İnsan

Göç ve zihin sağlığı

Göç ve zorunlu yer değiştirmenin, ekonomik ve toplumsal etkileri kadar bu deneyimi yaşayanlarda oluşan psikiyatrik ve psikolojik sonuçları da dikkate almalıyız. 2017 yılından –ki bu güncel bir veri sayılır- Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi istatistikleri, dünya genelinde zorla yerinden edilmiş 68,5 milyon insan olduğunu gösteriyor. 2018 verileri, bu insanların 40 milyonunun yaşadıkları ülke içinde yer değiştirdiğini; 25,4 milyonunun mülteci ve 3,1 milyonunun da sığınmacı olduğunu işaret ediyor.

Birleşmiş Milletler’in raporlarına göre, bu mültecilerin ve ülkeleri içinde yer değiştirmek zorunda kalanların büyük bir çoğunluğunun Suriye, Afganistan, Sudan, Myanmar ve Somali gibi sınırları içerisinde bugün de devam eden ihtilaflara sahip ülkelerden ayrıldığını söyleyebilmemiz mümkün. Ayrılanların göç ettiği ev sahibi ülkelerinse İran, Lübnan, Türkiye, Pakistan ve Uganda olduğu görülüyor. Mültecilerin çoğu genellikle depresyon, anksiyete, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) ve panik durumları gibi psikolojik sorunların gelişimine katkıda bulunduğu bilinen çeşitli dengesizlikler ve stresli yaşamsal durumlar yaşıyor.

Toplumsal istikrarsızlık ve belirsizlik deneyimi milliyet, kültürel arkaplan ve sosyoekonomik sınıftan bağımsız bir şekilde tüm insanlar için huzursuzluk kaynağı olsa da yer değiştirmek durumunda kalan mülteciler için bu sorunlar nüfusun diğer bileşenlerinin karşılaşmadığı bambaşka toplumsal sorunlarla eklemleniyor. Örneğin dil ve iletişim bariyerleriyle karşılaşıyorlar. Aileyi geride bırakma, eğitim olanaklarının eksikliği, işsizlik ve geçmiş yaşam deneyimlerinden gelen travmatik durumlar; mültecilerin yoğun olarak yaşadıkları sorunlar arasında. Bu sorunlar da genellikle depresyon ve travma sonrası stres sendromları başta olmak üzere ciddi psikiyatrik durumlara yol açıyor.

İlaç önerilerinin ötesine geçen toplumsal müdahaleler

Depresyon, duygu ve davranışlardaki ani olumsuz değişikliklerle kendini belli eder. Bir kişi iki haftadan daha uzun bir süre boyunca kendini çoğunlukla kötü hissedebilir. Ayrıca, normalde zevk aldığı şeylere daha az ilgi gösterebilir. Diğer psikiyatrik bozukluklarda olduğu gibi, depresyon hafif ila orta ve şiddetli belirtiler arasında değişen bir spektrum hastalığıdır. Şiddetli depresyon, belirli bir süre boyunca, kişinin işlevsiz kalabildiği, gündelik rutin işlerini yapmakta bile isteksiz olabildiği bir durumu ifade eder.

Bu durum bazı insanlar için, haftalar, aylar, hatta yıllar boyunca basit görevleri yerine getirmenin bile güçleşebileceği seviyelere varabilir. Nadiren de olsa, şiddetli depresyon yaşayanlar intihar düşünceleri geliştirebilirler. Hayatlarının bir değeri olmadığını ve ölmenin yaşamaktan daha iyi olduğuna kanaat getirebilirler. Özgüvenlerini yitirir ve dünyadaki hiçbir şeyin onları tekrar mutlu edemeyeceğine inanabilirler. Dünyadaki herkesin kendilerini terk ettiği hissiyle, hissettikleri tüm acıları geride bırakarak dünyaya veda etmenin daha iyi bir fikir olduğunu düşünebilirler.

Mülteci nüfusuyla yapılan epidemiyolojik çalışmalar, ani bir taşınma, sık sık yer değiştirme ve yaşamsal kayıplar nedeniyle karşılaşılan yüksek depresyon oranlarının yoğunluğuna işaret ediyor. Sevilen bir mekânın kaybı, aşina olunan yaşamın kaybı, kişisel aidiyetlerin yitirilmesi ve mesleki statü kaybı gibi etkenlerin, ev sahibi ülkede yaşanan kültürel sorunlar ve belirsizliklerle birleşmesi psikolojik kırılganlıklara katkıda bulunuyor. Bu bağlamda yaşanan sıkıntı ve zihinsel sorunlar, gündelik hayatta yaşanan birtakım duygusal düzensizliklerin ötesine geçip çok daha geniş bir sosyopolitik anlam kazanıyor. Diğer bir deyişle, yaşanan kayıplar ve travmatik olaylar, mülteci gruplarında artan zihinsel sağlık problemlerinin niteliğine katkıda bulunan faktörler arasında yer alıyor.

Bu amaçla, mültecilerin zihinsel sağlıkları için ihtiyaç duydukları çözümleri karşılayabilmek, özellikle ağır koşullar söz konusu olduğunda, çok daha kapsamlı klinik önlemler ve siyasi çözüm önerileri gerektiriyor. Sonuç olarak, hem orta hem de şiddetli zihinsel sağlık sorunlarına sahip olan mülteciler için psiko-sosyal müdahaleleri hayata geçirmek gerekir. Bu müdahalelere ilaç kullanımı gibi pratik sağlık çözümleri de eklenebilir ancak bu pratik çözümler psiko-sosyal müdahaleler gibi daha kapsamlı ve uzun vadeli sağlık teşvik uygulamalarını arka plana atmamalıdır.

Göçmenlik öncesi travmatik deneyimler ve göçmenlik sonrası kültürel stresler yaşayan mültecilerin terapötik ihtiyaçları, istihdam hizmetleri, eğitim programları, sosyal aktiviteler, kapsayıcı entegrasyon politikaları ve destek sistemleri aracılığıyla karşılanabilir.

Nasir Warfa, Akademisyen

Benzer Yazılar

Yeni sevdamız: Komplo teorileri

Ad Hoc

Suç ve ceza ve balıklar ve Shakespeare

Ad Hoc

İnsanlığın yarısını hesaba katmayı unutanların hikâyesi

Ad Hoc