Teknoloji

Görünmez olma hakkı erirken…

Görünmez olma hakkı erirken…

İngiliz Guardian gazetesinin deneyimli kalemlerinden John Harris, Mart ayında kaleme aldığı “The global battle for the internet is just starting” makalesinde dijital geleceğimizi elinde tutan -görünüşte farklı- iki rakip vizyonun aslında birbirine fazlasıyla benzer olduğunu düşündüğünü paylaşmıştı. Bu 21’inci yüzyıl hikâyesinin olası versiyonlarından biri Çin’de, diğeriyse ABD’de yazılıyor: “Çin’de kullanılan sistem derya deniz miktarlarda kişisel veri üretiyor ve bu veriler devlet gözetiminin ve sansürün malzemesi haline geliyor. Bu model, egemenliklerini kısmen Çin tüketiminin eski moda plastik kartlardansa akıllı telefonlar tarafından yapıldığı gerçeğine borçlu iki dev yaratık üzerinde yükseliyor. 1 milyardan fazla insana ödemeden sosyal networking’e, mesajlaşmadan seyahat planlamaya ve oyun oynamaya kadar pek çok şeyi yapma imkânı tanıyan bu iki dev Alibaba ve Tencent. Modern dijital savaşın diğer yanında da Google ve Facebook etrafında dönen ve giderek gezegene yayılan internetin Batı’da geliştirilmiş versiyonu duruyor. Bu devler de dağlar kadar kişisel veriye sahipler ancak kendilerini, bugün gözetim kapitalizmi denen sosyal model olarak sunmaktansa, bireysel özgürlüklerin ve liberal değerlerin vücut bulmuş hali olarak konumlandırıyorlar.”

2016 seçimlerindeki Rus müdahalesi dolaylı yoldan üçüncü bir dijital model ihtimalini düşündürmüş olsa da henüz etkileri yalnızca siyasetle sınırlı kaldı. Ancak Mayıs ayında kullanılmaya başlanan, Rusya menşeli pek de bilinmeyen bir şirkete ait FaceApp uygulaması, Washington’da ve özellikle Demokratik Ulusal Komitesi’nde bir mahremiyet tehdidi olarak adlandırıldı. Geçtiğimiz ay milyonlarca kullanıcı tarafından yüklenen fotoğrafları yapay zekânın yönlendirdiği bir filtre üzerinden bu bireylerin yaşlılık hallerine dönüştüren uygulama, ABD’nin suçlamalarından bağımsız olarak dijital geleceğimizde yukarıdaki modellerden farklı bir işleyişi ya da güzergahı temsil etmiyor elbette. Zira yol açtığı sorunlar özgün değil. Bugün yüz tanıma teknolojileri neredeyse her yerde kullanılıyor ve bu teknolojilerin elde ettiği bilgilerin ne tür madencilik hedefleri için kullanılacağı, nasıl manipüle edileceği, satışa sunulup alıcı bulacağı yönündeki düzenlemeler fazlasıyla sınırlı.

Askeri örgütler, kolluk kuvvetleri ve ticari şirketler bugün kanunların sınırlamakta yetersiz ya da yavaş kaldığı bu alanda geniş hareket alanlarına sahipler. FaceApp gelen eleştiriler üzerine “çoğu” fotoğrafın 48 saat içinde silindiğini; uygulamayı geliştiren Wireless Lab de kullanıcıların yükledikleri fotoğrafların silinmesini talep etme hakkına sahip olduğunu iddia etse de bu iddiaların hukuki bir garantiye sahip olup olmadığı belirtilmedi.

New York Times, soğuk savaş dönemi retoriğini anımsatan “Russians Now Own All Your Old Photos” manşetli bir haber yayınlamış olsa da 21’inci yüzyılda özel sektör, devlet ve “big tech” arasındaki derin ilişki, Batılı demokrasilerde bile bireysel özgürlükleri ve mahremiyeti sınırlayacak şekilde işliyor.

Gizliliği bizler ne kadar önemsiyoruz?
Sorunun dünyanın hangi coğrafyasında yaşandığının bir önemi yok. Ancak teknoloji şirketlerine bireylerin mahremiyetlerini korumak yönünde hayli sorumluluk düştüğü ve mahremiyete dair sahip olduğumuz hakların çerçevesini dijital sonrası dünyada yeniden kurgulamamız gerektiği gibi sonuçlar çıkarmak için fazlasıyla neden var. Elbette teknoloji şirketlerinin gizlilik politikalarında kullanıcı merkezli revizyonlar yapmaları, çok daha büyük sistemik problemleri çözmeye yetmeyecek zira toplumlarımız bugüne dek öncelikli olarak bireyleri koruyan bir mahremiyet geliştirmek konusunda başarılı adımlar atamadı.

Kullanıcıların kullanım alışkanlıkları da iyimser bir senaryoya işaret etmiyor. Örneğin, 2017 yılında York Üniversitesi’nden Jonathan Obar ve Connecticut Üniversitesi’nden Anne Oeldorf-Hirsch’ün yaptığı bir deney, internet kullanıcılarının “katıl butonuna basarak bizim koşullarımızı kabul ediyorsunuz” uyarısını dikkate almadan ve koşulları dikkatlice incelemeden web sitelerini ziyaret ettiklerini ortaya koymuştu. Obar ve Oeldorf-Hirsch NameDrop isimli bir sosyal network platformu yaratmışlardı ve “koşullar ve şartlar” metninin 2.3.1 numaralı paragrafına, platforma katılanların doğacak ilk çocuklarını NameDrop’a vermeyi kabul etmiş olacakları maddesini eklemişlerdi. 543 öğrencinin yalnızca dörtte biri bakmıştı bu metne. Elbette bakmak, okumak anlamına gelmiyor zira öğrencilerin tümü en sonunda platformun bir üyesi olmuştu.

Kullanıcılara farklı görsel tasarım ve çerçevelerde sunulan koşullar ve şartlar metinlerinin farklı davranışsal sonuçlara yol açabileceğine dair UC Berkeley’den Rainer Böhme ve Dresden Technische Universität’ten Stefan Köpsell’in araştırmaları başta olmak üzere birçok çalışma mevcut. Kullanıcılar birden fazla alternatife sahip olduklarında, kimileri bu fırsatları değerlendiriyor ve okumanın saatlere mal olduğu bu dokümanları inceleyebiliyor.

Bir başka enteresan araştırma da Montclair State University’den Stanislav Mamonov imzası taşıyor. Mamanov, yaptığı deneyde 400 kişiden dijital mahremiyete yönelik bir form doldurmalarını ve yanıtlarını güçlü bir parolayla destekleyerek kaydetmelerini rica etmişti. Bu formu onlara vermeden önce de yarısına okumaları için hükümetle ilgili sıradan makaleler, diğer yarısına da hükümet gözetimiyle ilgili makaleler vermişti. İkinci grubun çok daha sıkı parolalar tercih edeceğini varsayan Mamatov, öngörülerinin tam tersi bir sonuçla karşılaşmıştı. Bireyler, hükümetin kendilerini izlediğini düşündüklerinde güvenlikleri konusunda çok da korunaklı davranmıyorlardı.

Yeni mahremiyet ufukları
Peki, modern dünyanın bu sorunları nasıl yönetilmeli? Yale Law School’s Information Society Project üyelerinden Tiffany C. Li, mahremiyete yönelik kavramsallaştırmalarımızın, örneğin bir bireyin bir web sitesine kişisel bilgi girme ya da girmemeyle sınırlı kararı, bugünün teknolojileri düşünüldüğünde gerçekçi bir düşünme modeli sunmadığına işaret ediyor.

The Atlantic’te yayınlanan “FaceApp Makes Today’s Privacy Laws Look Antiquated” makalesinde şöyle yazıyor Li: “Her an, her yerde verilerimiz toplanıyor. Kimi zaman bireylerin fark etmesi bile mümkün olmuyor. Her trafik kamerasının bir mahremiyet politikasına sahip olmasını bekleyemeyiz. Tüm bunlar olurken de veri öbekleri sıklıkla üçüncü parti veri brokerları tarafından satın alınıyor, satılıyor ve dönüştürülüyor. Avrupa Birliği’nin GDPR düzenlemeleri, tüketicilerin verilerinin silinmesini talep etme hakkını içeriyor. Ama bu hak, verilerimiz yapay zekâ ve makine öğrenmesi sistemlerini eğitmek için kullanıldığında ya da yüzümüz bilgimiz dışında bir yüz tanıma setine dahil edildiğinde kaybolup gidiyor. Yüz tanıma teknolojilerinin, yapay zekânın ve diğer teknolojik ilerlemelerin ürettiği yeni riskleri dikkate alan yeni mahremiyet kanunlarına ihtiyacımız var… Şu anda içinde yaşadığımız veriye aç dünyada gizliliğe dair kavrayışımızı genişletmeden etkili kanunlar ortaya koyamayız. Sorun fotoğrafları editleyen aplikasyonlar ya da üçüncü parti geliştiriciler ya da Rus teknoloji şirketleri değil. Bugün toplum olarak karşı karşıya kaldığımız durum, yeni teknolojiler mahremiyete dair yerleşmiş fikirlerimizi zorladığında gizliliğimizi korumakta sistemik olarak başarısız kalmakla ilgili.

Benzer Yazılar

Yapay zekâ ve insan haklarında eksen kayması

Ad Hoc

Sanat için teknoloji, teknoloji için sanat

Sencer Uçar

Uzay kolonizasyonu ve hukuk

Ad Hoc