Kültür Manşet

Görünüyorum, o halde varım

Bu köşeyi izleyenler biliyor. Başladığımız günden beri bisiklet dolayımıyla bir şeyler söylemeye çalışıyoruz. Geçen ay -deyim yerindeyse- biraz minder dışına çıkmış, Avustralya yangınlarından “tuhaf zamanlara” dair uçuşa geçmiştik. Yazının bir bölümü Tour Down Under olarak bilinen sezonun ilk bisiklet yarışına dairdi. Ondan sonrası, malum.

2020 TDU’nun sloganı “Be safe been seen” Görünür ol, güvende ol idi. Son yıllarda bisiklet kullanıcılarının güvenliğiyle ilgili yapılan çalışmaların merkezinde “görünürlük” yer alıyor. Her gün çok güçlü aydınlatma sistemleri, reflektif kıyafetler, GPS uyarıcıları vs. geliştiriliyor. İnovasyon sitesi Kickstarter’da bu alana dair onlarca taze fikir/icat görmek mümkün.

Bunlar içinde en tutulan, hayli destekçi bulan ve 2017’de prestijli tasarım ödülü Red Dot’u da alan Lumos marka kask olsa gerek. Poliüretandan imal edilen kaskın önü ve arkasında toplam 48 LED ampul bulunuyor. O ampuller sayesinde bisikletçi günün her saatinde görünürlük sağlıyor. Gidondaki kablosuz kumanda sayesinde -aynı motorlu araçlar gibi- sol/ sağ sinyaller verilebiliyor, fren yapınca ışıklar daha parlak yanıyor…

(Daha detaylı bilgi isterseniz, internet arama motoruna “Lumos Helmet” yazmanız yeterli.)

Görüldüğünü görme

Ama bu yazının asıl konusu bisikletteki görünürlük değil. Çok daha geniş bir sahada top koşturacağız.
İki ay önce yine bu köşede iki roman karakterinin adı geçmişti. Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası’ndaki Bihruz ile Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü’ndeki Bayram’dan söz ediyorum. (Kendi yazdıklarını kaynak göstermenin tuhaflığını fark etmemek mümkün değil. Ama yapacak bir şey yok.)

Ne diyorduk? Bihruz ile Bayram…

Onların da bir “görünme” derdi vardı. (İfade zayıf oldu. Bütün dertleri buydu. Sadece görünmek.) Araba onlar için ulaşım sağlayan bir nesneden ziyade kendilerini gösterdikleri bir camekândı. Aradan geçen 150 yıldan sonra araba halen bir camekân vasfını korusa da, artık yeni camekânlarımız var.

Narkissos’tan Üvey Anne’nin aynasına

Onlara geleceğiz. Önce meselenin geçmişine kısa bir göz atalım.

Görünür olmak bugünün olgusu değil şüphesiz. Sadece mitolojiye kabaca göz atmak bile yeter. Rahmetli Narkissos’un hikâyesini bilmeyenimiz var mı? Güzelliğiyle müsemma, mitolojik kahraman, suda suretini seyretmeye doyamaz ve o nehrin kenarında eriyip toprağa karışır. Öldüğü yerde çıkan çiçeğe de Nergis adı verilir. Kendine aşık fanilere “narsisist” denmesinin kaynağında bu mit yatar. Narkissos’un ardından gelen zirilyon tane “hikâyede görünmek, göstermek, teşhir, temaşa” üstüne mesel anlatılır.

Bunlar içinde bana en ilginç gelen Pamuk Prenses’in üvey annesinin kullandığı ayna… Her sabah, kraliçesine “dünyadaki en güzel kişi” hakkında rapor veren bir ayna size de çok fantastik gelmiyor mu?

Su ya da ayna. Her ikisinde de görüntüler kalıcı değil; anlık. Kayda geçmiyor. Batı toplumlarında görüntünüzün kayda geçmesi için ya aristokrat olmanız lazım ya da aziz(e). Resim onların dünyasının bir ayrıcalığı. Doğu toplumlarına geldiğinizde işler daha da farklılaşıyor. Perspektifin ihmal edildiği, birbirine çok benzeyen figürlerin, izleyene değil, boşluğa baktığı minyatürler, Tanrı’nın yarattığı âlemin tasviri değil, iki boyutlu bir başka dünyanın temsilidir.

Hasbelkader Levni’nin ya da Nakkaş Osman’ın kaleminden çıkmış bir minyatürü gören bir Osmanlı esnafı “Aaa üstad burada beni çizmiş” deme şansına sahip değildir. Çünkü o minyatürlerde bütün esnaflar birbirinin aynısıdır. Esnafı geçtim, minyatürü yapan kişinin “bunu ben yaptım” deme şansı bile pek yoktur. Zira -istisnalar hariç- minyatüre imza atılmaz, ona göz nuru döken kişinin adı anılmaz. Bugün anladığımız anlamda bir “sanatçı figüründen” söz edilemez. Nakkaş, anonim üretimin sürecinin isimsiz parçasıdır. (Bunu anlatan en popüler eser Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı adını taşıyan kitabıdır sanıyorum.)

Fotoğraf makinesi icat olur, ondan sonrası muamma

Tarihin motorunu hızlandıralım ve 19’uncu yüzyılın başına gelelim. Dünya tarihinde büyük devrimleri yaratan bu “uzun yüzyıl”, fotoğraf makinesinin doğuşuna da tanıklık etmiştir.

Fransız mucit Nicéphore Niépce’in 1826’da çektiği kare, fotoğrafın başlangıcı kabul ediliyor. Bundan sonrasını üç aşağı beş yukarı hepimiz biliyoruz. Kamerayla aşkımız taşkın bir enerjiyle devam ediyor. Artık “kayıt altındayız”. Narkissos’a ve Pamuk Prenses’in üvey annesine Instagram’dan nanik yapıyoruz.

Bir gün herkes 15 dakika ünlü olacak

Andy Warhol’un bu muazzam öngörüsünün gerçekleştiği zamanlardayız. Sadece öngörünün kendisi değil vecize de çok ünlü artık. O kadar çok yerde gönderme yapılıyor ki şaşırmamak elde değil. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu anlattığı İki Cihan Âresinde kitabında Cemal Kafadar şöyle yazıyor: “Gözünü yükseklere dikmiş birçok akıncı, adeta Andy Warhol’un meşhur sözünü hatırlatırcasına, gözden kaybolacakları ya da güçlü birinin nüfuzu içinde eriyecekleri ana kadar, on beş günlük ya da on beş senelik zaferlerin tadını çıkarıyordu.”

Warhol’un bütün dünyada dolaşıma giren kehaneti kadar bilinmeyebilir ama bizim ülkemizde de bugünleri öngören yazarlar çıktı. Nurdan Gürbilek, Amerikalı sanatçının dünyayı terk ettiği yılın (1987) ertesinde yazdığı makalenin başlığını Vitrinde Yaşamak olarak koymuştu. Yazarın 1992’de yayımlanan kitabı da aynı başlığı taşıyordu. Alt başlık olarak 1980’lerin Kültürel İklimi tercih edilmişti. Aynı yıllarda yayımlanan Can Kozanoğlu imzalı Cilalı İmaj Devri ise o vitrindekilerin cilasını söküyordu. Elbette bu iki ismin yanına -hatta önüne- konması gereken bir isim daha var: Ünsal Oskay. Popüler kültürün bir başka şifre kırıcısı Tayfun Atay, hocasını kapımızı erken çalan “postacı” olarak nitelendiriyor. Onun Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri yapıtını çığır açıcı buluyor.

Vitrinde yaşamak

Nurdan Gürbilek söz konusu makalesine Walter Benjamin’in 1926’da, Moskova’da kaldığı bir oteldeki gözlemini aktararak başlar. Otelin bütün kapıları aralıktır. Benjamin, bu odalarda hayatları boyunca kapalı bir mekânda kalmamaya yemin etmiş Tibetli rahiplerin kaldığını öğrenir ve bu “ahlaki teşhircilikten” çok etkilenir. Bunu devrimci bir erdem olarak görür.

Gürbilek, 80 sonrasında Türkiye’yi kaplayan sis dağıldığında her şeyin net bir görüntü haline geldiğini, sözün kendisinin bir vitrine dönüştüğünü yazıyor. Bakılanla kurulan ilişkinin bir seyir ilişkisine dönüştüğünü, birçok şeyin gösterildiği için var olduğunu, seyredildiği kadarıyla değer kazandığını söylüyor. İnsanların yaşadıkları hayatın ancak seyredildiği ölçüde değer kazandığını düşündüklerini anlatıyor.

Ve bunları 32 yıl önce söylüyor. Bırakın Facebook’u, Instagram’ı; internet yok daha… Tuşlu telefonu devrim zannettiğimiz zamanlar.

Yazar, 1980’lerin Kültürel İklimi makalesinde, o dönemde sözün bastırılmasıyla, sözün patlamasının birlikte yaşanmasının çelişkisini vurguluyor. Reklam sektörünün büyümesini, kültürün piyasaya tabi olmasını masaya yatırıyor. Ve buradan özel hayatın nasıl kamusallaştığına geliyor.

İstanbul’un eğlence mekânlarının önünde soteye yatan, hangi ünlünün kiminle dışarı çıktığını “belgeleme” peşinde koşan magazin muhabirlerinin klişesi geliyor insanın aklına: “Kamuya mal olmuş kişilerin özel hayatı olmaz.” Instagram çıkalı bu meslek erbabın da işi azaldı. Zira “kamuya mal olmuş kişiler”, özel hayatlarını kendi kanallarından paylaşıyor artık.

Sadece onlar değil, şöhretin dayanılmaz cazibesine kapılan milyonlarca insan da mahremini buralardan faş etmek için yanıp tutuşuyor. Sosyal medyada “fenomen” olmak birincil hedef. “Influencer” olmak hayatın gayesi. Skor tabelasındaki “like” sayısı damarlardaki alvuyar…

Meşhuriyet Çağı

Dilimize Meşhuriyet Çağı deyimini kazandıran Tayfun Atay, 2017’de yayımlanan Görünüyorum O Halde Varım adını taşıyan ufuk açıcı kitabında birbirinden çarpıcı tespitlerde bulunuyor. Yazılı kültürden görsel kültüre, sözden seyre sıçramış bir toplumun şifrelerini anlamaya/anlatmaya çalışıyor.

“Meşhur olma isteği elbet her devirde mevcuttu. Ama böylesi kitlesel bir arzuya dönüşmüş olması, zamanımıza özgü” diyor mesela. Kemal Tahir’in Kurt Kanunu kitabına gönderme yapıyor ve “şöhrette düşeni yemek esastır” diyor mesela. Selfie için önerilen “özçekim” kelimesine itiraz ediyor. Onu “herkesin çehresine bir yönergeler seti doğrultusunda oturttuğu bir maskeli baloya” benzetiyor mesela. 300 sayfalık kitap boyunca böyle yüzlerce tespiti bulmak mümkün.

Kitabın -şimdilik- tek eksiği sosyal medya üstünde çok durmamış olması. Meşhuriyet Çağı’nın en ateşli mecrası Instagram’dan pek bahis yok. Tayfun Atay muhtemelen yeni baskılarda, bu ilginç mecradan bolca söz edecektir.

Merakla bekliyoruz.

Yazı: Aydan Çelik, Çizer & Yazar
Bu yazı ilk kez Ad Hoc Mart 2020 sayısında yayımlanmıştır.

Benzer Yazılar

Hasankeyf, Allianoi ve Zeugma’nın sessiz çığlıkları

Ad Hoc

Safranbolu’da duran zaman

Ad Hoc

Bir dünya masalı: Sınırlı kaynaklar ve sonsuz tüketim

Ad Hoc