Kültür

Hard kapitalizm iftiharla sunar: Storytelling

Hard kapitalizm iftiharla sunar: Storytelling

Son yılların en revaçta, öyle ki, aşırı kullanıma bağlı olarak klişe sıfatını hak eden kavramlarından birisi “storytelling” ya da Türkçe deyişle “hikâye anlatıcılığı”, “hikâyeleştirme”. Geleneksel kültürün asli unsurlarından biri olan hikâye anlatıcılığının geçmişi aslında insanlık tarihiyle eş sayılabilir. Her toplum kendi anlatı geleneğini yaratmış, kendi meddah kültürünü doğurmuştur. En arkaik sözlü iletişim araçları olan hikâyeler, masallar, destanlar geçmişten günümüze bu sayede gelebilmiştir.

Toplumsal olanın sözel yollarla kuşaktan kuşağa aktarılmasını, bir nevi kültürel aktarımı sağlayan bu gelenek son yıllarda farklı anlamlar ve işlevler yüklenerek özellikle de iş dünyasının -pazarlama ve reklam dünyası başı çekiyor- kalbine oturdu ve profesyonel modern kölelerin diline pelesenk oldu. Heyecanını kaybeden, her saniye yüzlerce mesaj bombardımanına maruz kalan ve dikkat seviyesi neredeyse saliselere düşen kitleleri etkilemek ve üzerine toprak atılmış duyguları harekete geçirmek için başvurulan bir taktiğe dönüşen ve “dünyayı değiştirme gücü” atfedilerek sonsuz biçimde yüceltilen hikâye anlatıcılığı hakkında tonla şey yazılıp çizilmesine, konferanslarda konuşulmasına, sık sık atölyeler düzenlenmesine ya da YouTube’daki storytelling videolarının milyonlarca kez izlenmesine şaşmamalı.

Gerçeklerden kaçmanın dayanılmaz hafifliği
İçinde bulunduğumuz tarihsel çağ her birimizi modern birer meddah olmaya itti. Peki, ne oldu da hikâyelere böylesine ihtiyaç duyar olduk? Cevabı basit aslında. Refah seviyemiz arttıkça ancak buna karşılık tüketmekten duyduğumuz haz her geçen gün azalıp, her birimiz yaşayan ölülere dönüştükçe hayatla tekrar bağ kurmamızı sağlayacak şeylere ihtiyaç duyar olduk. Hatta öyle ki bağımlılığa dönüşür oldu deneyim ve hikâye gereksinimimiz. Kimilerimiz modern seyyah oldu, kimilerimiz ise modern meddah. Her ikisi de belli ölçüde hayatımızı süsleyip renklendiriyor belki ama özne yok eden sistematik düzeni ve anlatıların ardındaki ideolojiyi gizliyor: “Hard kapitalizm”.

Günümüzde kimse gerçeklerle ilgilenmek, gerçeği duymak istemiyor. Zira gerçek can sıkar, bezdirir, yorar, hırpalar çoğu kez. Bu nedenle, modern çağın ve iş hayatının karmaşasından usanmış, kendine yabancılaşmış günümüz insanı can sıkıcı, keyif kaçırıcı tatsız gerçeklerden ziyade ilham verici, iç açıcı hikâyelere ihtiyaç duyuyor. Ruhsuz iş toplantılarının, sıkıcı konferansların, samimiyetsiz gündelik ilişkilerin boğuculuğundan kaçan huzursuz bireyler hikâyelere giderek daha fazla muhtaç hale geliyor. Tüm bunlar, tıpkı çocukluğumuzdaki gibi hayata dair her şeyin bir oyundan ibaret olduğu günlere dönmeye çalışma ve homo ludens özelliğimizi geri kazanma arzusunun bir ispatı. Zira yeryüzünde insana ait her şeyin başlangıcında oyun vardı.

Günümüz “hard kapitalizm”i, bize kaybettirdiği, her türlü maddi çıkardan ve yarardan uzak olan oyun eyleminin ve ihtiyacının yerine yanlış bilinç (yani Karl Marx’ın ideoloji olarak tanımladığı ve sınıf bilincinin oluşmasındaki en büyük engel olarak gördüğü şey) üreten fantazya pompası hikâyeleri ve egzotik deneyimleri koymaya çalışıyor.

Anlatılan kimin hikâyesidir?
Peki, hikâye nedir? Aksu Bora, “Personadan kahraman olur mu?” makalesinde şöyle diyor: “Hikâyeler öyle şeylerdir bilirsiniz, anlatırken kurulurlar, dinlenirken yeniden kurulurlar, değişirler, yayılırlar. İçinde yaşadığınız kocaman hikâyelerin içinde, kendi küçük hikâyenizi anlatarak onlarla ilişkilenirsiniz. O büyük hikâyelerin kahramanları hep başkalarıdır zaten, siz değil. İlk gençliğimde, hikâyelerden değil de ideolojiden söz edilirdi daha fazla – şimdi pek edilmiyor. Gerçekliğin onu biçimlendirme gücü olanlar tarafından anlatıldığına işaret eden ‘yanlış bilinç’ lafıyla birlikte.”

İdeolojilerin yerini alan hikâyelere kulak tıkamaya, hatta hikâye anlatanlara “Bana hikâye anlatma!” demeye mecburuz. Roland Barthes’ın “Çağdaş Söylenler” çalışmasında dediği gibi “Günümüz kültürünün nasıl yapaylığı doğallık, yüzeyselliği derinlik, geçiciliği sonrasızlık olarak gösterdiğini” kavramak ve hikâyelerin ardındaki çarpıtılan ideolojiyi ifşa etmek hepimizin tarihsel görevi olmalı çünkü hikâyeler her koşulda anlatıcının perspektifinden, mensubu olduğu sınıfın maddi koşullarından, hâkim kültür ve muktedirler tarafından inşa edilmiş dilin kurallarından nasibini alır. Tam da bu noktada dil ve ideoloji arasındaki ilişkiyi tekrar düşünmek gerekir.

Gençler İçin Hayat Bilgisi El Kitabı’nın yazarı Raoul Vaneigem’e kulak verelim: “İdeoloji dilin yalanı, radikal teori dilin hakikatidir… İnsanların yaptıkları ve bozdukları her şey, dilin dolayımından geçer. Anlambilim alanı, yaşama istemi ile teslimiyet ruhu arasındaki mücadelenin ana cephelerinden biridir. Adil bir dövüş değildir bu. Sözcükler insanlardan çok, iktidarın işine yarıyor; ona birçok insandan daha sadık ve başka dolayımlardan (uzam, zaman, teknoloji…) daha dürüst bir şekilde hizmet ediyorlar. Zira tüm aşkınlık dile dayanır ve bir göstergeler ve simgeler sistemi (sözcükler, dans, ayin, müzik, heykeltıraşlık, mimari vb.) aracılığıyla gelişir.”
Peki, hikâye anlatıcılığının post-truth dönemiyle bu kadar çakışması tesadüf mü? Bunu bir düşünün derim.
Ve şimdi yazı biter. Gökten üç elma düşer; biri kapitale, biri sermayeye, biri de proletere…

Cansu Karagül
Beyaz Yakalı Sosyolog 

Benzer Yazılar

100’e 4 kala bir yazar portresi: Hıfzı Topuz

Ad Hoc

Bir ‘medarı maişet motoru’ olarak bisiklet

Ad Hoc

Gerçeğin izdüşümü: Rotoskopi

Ad Hoc