Kültür Manşet

Hayatı sırtına sığdıranlar: Backpacker’lar

Hayatı sırtına sığdıranlar

Konfor alanını terk etmek ya da etmemek… Aslında tüm meselemiz bu olabilir mi? Öyleyse bir hikâyeyle başlayalım!

Ormanda yürürken kaybolan bir adam, hızla yolunu bulmaya çalışırken bir ev görüyor. Biraz su içmek, belki biraz dinlenmek için bu evin kapısını çalıyor. Ev sahibinin bir de köpeği var. Köpeğin durmadan ulumasına anlam veremeyen adam, ev sahibine sebebini soruyor. Ev sahibi ise bir çivinin üzerine oturduğunu ve canının acıdığını söylüyor. Adam şaşırıyor haliyle ve “Yerini değiştirebilir, neden orada oturuyor?” diyor. Köpeğin sahibi ise şu an sadece canının acıdığını ama oturduğu yerin onun en rahat ettiği alan olduğunu belirtiyor: “Bu yüzden ancak onun için katlanılamaz duruma geldiğinde yerini değiştirecek.”

Her şeyin tam da istediğimiz gibi olmadığı durumlarda bile konfor alanlarımızdan uzaklaşamadığımızı ifade etmek için bu hikâyeye sıkça başvurduk bugüne dek. Hatta konu psikologların ve nörobilimcilerin araştırmalarına dahil oldu. Gitmek ya da yola çıkmak da değil, bir yer değiştirme düşüncesinin bile kimileri için imkânsız olabileceğini anlamış olduk. Hepimiz birbirimizden farklıydık. Risk almak ya da mevcut durumu değiştirmekten çekinerek bazen keşfedebileceğimiz hayatı kaçırabiliyorduk. Dünyaya sadece oturduğumuz yerin penceresinden bakmak gibi… Ya da hayatın sadece bulunduğumuz yerlerden ibaret olmadığını anlamak için yola çıkmak ve ufkumuzu genişletmek üzere tüm riskleri göze almak gibi.

Platon’un mağarada yaşayan insanlardan bahsederek konfor alanına değinen ilk isim olduğu söylenir. Üstelik Platon’a göre, insanların başka bir hayatın var olduğunu anlamaları ancak mağaradan dışarıya çıkmalarıyla ve dünyanın bu kadar küçük olmadığını görmeleriyle mümkün olabilir. İnsanlık tarihinden bu yana anlatılan göç hikâyelerine ve yol efsanelerine bakarsak insan hep bir arayışta. Bu bir toprak parçası da olabilir bir ev de anlam da… Bulabilmenin yolu da arayışları eyleme dökmekten geçiyor.

Karar bizim

Konfor alanlarımız konusunda önemli olan nokta, olumlu bir anlam taşıyor gibi görünen bu durumun aslında tekdüze bir yaşamı ifade etmesi. Zira bu alanın rahat ve güvenli olmasına karşın öğrenmenin minimum seviyede olacağı söyleniyor. Yaratıcılığımızı sınırlayan ve performansımızı baskı altına alan bu alan dışına çıkmadığımızda ise “öğrenme alanı” denilen diğer çerçevenin var olduğunu bile bilemiyoruz. Belki de aramıyoruz. Zira arayanların yolları bir yerde kesişiyor.

Konforu değil yeniliği arayanlar olarak tanımlayabileceğimiz seyyahlar… Bir şekilde yola çıkan ve sahip oldukları çoğu şeyi geride bırakmayı göze alanlar… Hayatı bir sırt çantasına sığdıranlar yani “backpacker”lar. Sırt çantasını alıp yola çıkmaları, geri dönmeleri, hiç dönmemeleri, dünyayı evi görenleri hatta evi dahi aramayanlarıyla insanın bir başka halini bizlerle tanıştıran backpacker’lar, 1600’lü yıllarda ortaya çıkıyor. Mısır’dan başlayarak Anadolu’ya ulaşan; ardından Kudüs, İran, Hindistan ve Küba’yı gezerek Avrupa’ya döndüğü iddia edilen Giovanni Francesco Gemelli de ilk backpacker olarak biliniyor.

Dünyaya gönderiliş amacı “arayış” olanlar

Rotalar değişiyor. Dünyanın çok daha büyük olduğu o tarihlerden sonra anlaşılıyor. 1940’lardan sonra hiç durmadan büyüyen bir kültür haline geliyor. Ve birbirlerini belki de hiçbir zaman görmeyecek olan insanlar, benzer duyguları kilometrelerce ötede, uzak kıtalarda yaşıyor. Amerika’da ayrı, Avrupa’da ayrı, Hindistan’da apayrı -ki Hindistan’ın, yolda olmanın anlamı ve inancını masalsı bir dille sunarak kültürel bir uyanışı başlattığını biliyoruz. Tabii zamanla backpacker’ların ulaşmak istediği bir hayale dönüştüğünü de…

Londra’da başlayan “Rock’n Roll” ve dönemin popüler “psychedelic” akımının, New York’taki Beat çevresiyle birleşiminden sonra backpacker kültürü giderek yayılıyor. Ülkelerini, işlerini, evlerini, ailelerini, hatta aşklarını bile dünyayı görmek ve yolda olmak için terk edenler olarak biliniyor klasik backpacker’lar. Merkezlerine koydukları arayış arzusunun da herhangi bir tarifi olmadığını ifade ediyorlar. Sanıyoruz ki; Jack Kerouac’ın 1951 yılında yazmaya başladığı ve 1957 yılında yayınlanan kitabı On the Road’un çok ses getirme nedenlerinden biri de budur. Kerouac da ne zaman sevdikleri ve yol arasında kalsa; yolu seçerek göze aldığı risklerin nasıl bir tutkuya dönüştüğünü anlatırdı. Zamanla sadece backpackerlar’ın değil, içindeki özgür ruhu hissedenlerin bile öncüsü haline geldi. Ve Beat kuşağını, fikirlerini bu eserle tüm dünyaya ifade etme ve yayma şansı buldu. Hatta Bob Dylan’ın da bu kitabı okuduktan sonra hayatını değiştirmeye karar verdiği iddia edilmişti.

Yol bir metafor

Yine benzer bir tutkuyu da Into the Wild filmi sayesinde tanımıştık. Modern yaşamdan ve konfor alanlarımızdan kaçışın, doğaya dönüşün kahramanı sayılan Alexander Supertramp, bugün bile birçoğumuz için ulaşılmak istenen arayışı temsil ediyor. Gerçeği bulmak için insana dayatılan yaptırımları reddeden 23 yaşındaki Chris çıktığı yola Alexander Supertramp olarak devam ediyor. İki yıl boyunca çoğu zaman yürüyerek dünyayı dolaşan bu adam, aynı tutkuyu arayan binlerce ismin inancı oluyor. İnsanlar ve karşılaştığı hikâyeler çok daha fazlasını tanımaya itse de onu, “aşktan, paradan, inançtan, ünden, adaletten öte gerçeği ver bana” diyen Supertamp, hayali olan Alaska’ya ulaşıyor en sonunda. Mucize minibüsü ve doğanın sessizliğiyle anlam arayışlarını sürdürüyor.

Tıpkı bu örnekler gibi yol aslında yüzyıllara yayılan evrensel bir metafor olarak karşımıza çıkıyor. Zira hedefe varmak değil hiçbir zaman esas olan, hedefe ulaşmak için yola çıkmaktı. Ve yol bir araç olmaktan çıkınca asıl amacın sembolüne dönüştü. İster İpek Yolu olsun isterse Route 66. Hatta yol Zen’in olsun, o yolu Obi-Wan Kenobi yürüsün.

Tüm arayışların kesiştiği bir nokta olduğu gibi çıkılan yolların da birleşeceği yerler vardı elbette. Beat Kuşağı’nın temeli sayılan Wilhelm Reich, Zen felsefesinin kapılarını araladı. Ardından Zen inancı Beatles ile dünyaya yayıldı. Kerouac’ın arayışı edebiyata, sonra bir yaşam tarzına ulaştı. 1960’lı yılların buhranı pek çok gencin yola çıkma nedeni oldu. Rota ise önceden çizilmişti. Arayışın başladığı yere, Hindistan’a gidilecek!

İnsanın evi, ailesi ve kökleri olmadığında

İnsanlığın var oluşundan bu yana var olan ortak yaşam fikrinin son zamanlarda yeniden anlam kazanması, “co-living/co-working” alanlarının artmasıyla mümkün oldu diyebiliriz. Pek çok insanın umudu yeniden yeşerdi. Ve dolayısıyla herkesin üretime katkı sağlaması, çevre dostu fikirlerin artması ve bireysel çıkarlardan, egodan uzaklaşma düşüncesi yeniden büyük bir kitlenin arayışı haline geldi. Konuya geri dönecek olursak backpacker kültürü ve komün yaşamın geçmişinde de ortak amaçlar ve arayışlar görmüştük. Yine edebiyatın ve müziğin etkisiyle… Kerouac da “Desolation Angels” adlı otobiyografik romanında tek gerçeğin müzik olduğunu, müziğin evrenin kalp atışına karıştığını ve beynin atışını unuttuğumuzu söyleyerek bu birlikteliği anlatmıştı. Ve ortaklıkta rol oynayan isimlerden bir diğeri de Gary Snyder’di elbette. Edebiyatın özellikle şiirin gücünü kullanarak yıllar içinde elit bir okur kitlesi edinen Snyder, alternatif yaşamın var olduğunu anlattığı eserleriyle 60’lı yıllarda ortak yaşamın mümkün olabileceğini büyük bir kitleye aktardı. Ve bireysel çıkarların, egonun olmadığı komün hayata geçişi hızlandıran isimlerden biri oldu. Bu yeni yaşam biçiminde ekolojik uyumun, dostluğun, barışın ve sevginin arandığını biliyoruz, ancak bunun sağlanması için de kişisel çıkarların ve egonun kontrol altına alınması gerek.

Adeta bir manifesto olarak görülen Allen Ginsberg’in Kiddish adlı şiir kitabına gelelim. Gingsberg’e göre bilincin katı halinden ve egoların gücünden uzaklaşıp dünyaya anlam yükleme sezgiselliğine ulaştığımızda evi de aileyi de kendimizi aradığımız yolları da yeniden bulabiliriz. Yol ve ev metaforunu anlama kavuşturan ve anlattığımız tüm düşünceleri birleştiren nokta diyebileceğimiz bu kitapta, evrenle kopardığımız bağların ancak bütünleşmeyle yeniden oluşabileceğinden söz edilir. Tıpkı 50 yıl önce gerçekleşen görkemli Woodstock Festivalinde 500 bin kişinin bir araya gelmesinin arkasında yatan tutku ve inanç gibi…

Benzer Yazılar

Sanat ve tasarımın mükemmel birlikteliği: OMM

Ad Hoc

Ofansif mizahın yükselişi

Ad Hoc

Dünyanın sonunu dijital mi getirecek?

Ad Hoc