Kültür Manşet

Haydarpaşa’ya konan gurbet kuşları

4 Ağustos 2020’de Beyrut Limanı’nda yaşanan feci patlama sonrasında çekilen görüntüler, aklıma 75 yıl evvel yaşanan Hiroşima faciasını getirdi. Liman etrafındaki bütün binalar yerle bir olurken, karnı patlamasına rağmen ayakta kalan buğday silosu, Hiroşima’daki Sergi ve Ticaret Merkezi’ni hatırlatıyordu. Bombardıman sonrası Hiroşima da yerle bir olmuş, sadece Sergi Merkezi ayakta kalmıştı. Zaten sonradan Barış Anıtı olarak o haliyle bırakıldı.

Patlamadan bir kaç hafta; pandemiden aylar sonra bindiğim vapur, Haydarpaşa Limanı’nın önünden geçerken zihnime Beyrut kareleri düştü. Jurassic Park’ın dinozorlarına benzeyen görkemli vinçler, üst üste dizilmiş konteynerler, vızır vızır dolaşan forkliftlerin yanı başında aynı Beyrut’takiler gibi buğday siloları sıralanıyordu.
İnsan ister istemez burada da Beyrut’taki gibi bir patlama olsaydı, sonuç ne olurdu diye düşünmeden edemiyor. Allah göstermesin diyeceğim ama… Haydarpaşa, Beyrut’takine benzer bir patlama yaşamıştı. Hayır, hayır, Independenta’dan söz etmiyorum.

15 Kasım 1979’da yaşanan o facia çoğumuzun zihninde tazeliğini koruyor. Yaklaşık 100 bin ton ham petrol taşıyan Romen tankeri Independenta, sabahın köründe Yunan kuru yük gemisi Evriyali’ye çarpmış, bütün İstanbul korkunç bir patlamayla uyanmıştı. Yaklaşık bir ay süren yangında elliye yakın denizci hayatını kaybetmiş, büyük bir ekolojik ve ekonomik yıkım yaşanmıştı. Tankerin enkazı, yıllar boyu, bir korku filminin unutulmuş dekoru gibi, Boğaz girişinde yatmıştı.

Independenta

Independenta büyük bir faciaydı ama Haydarpaşa’nın tarihindeki en büyük facia değildi. 6 Eylül 1917’de, o zamanki adıyla Cihan Harbi sürerken, Yıldırım Orduları’na gönderilmek üzere garda tutulan mühimmat infilak etmiş, yaklaşık bin asker şehit olmuştu. Üstelik patlama bir değil -aynı Beyrut’taki gibi- iki kez olmuştu. Nedeni konusunda halen spekülasyonlar yapılan patlama, klişe deyimle tarihin tozlu sayfalarına gömülmüştü.

Otto Ritter ve Helmuth Cuno adında iki Alman mimarın eseri olan gar binası 1908’de hizmete girmişti. Liman ve buğday siloları da yakın tarihlerde inşa edilmişti. (O patlamaya dair elimizde bir miktar fotoğraf var. Bunlar daha çok garın durumunu gösteriyor. Liman ve siloların durumunu gösteren bir kare aradım fakat bulamadım.) Biliyorsunuz, Haydarpaşa Garı’nın çatısı ve üst katları 10 yıl evvel yine yandı. Aylardan yine kasımdı. (İstanbul’un görkemli kapısına, sonbahar ve kış, pek uğurlu gelmiyor sanki.) Edebiyatın Haydarpaşa’sı Bütün bu felaketler dâhil olmak üzere, Haydarpaşa Garı muhtemelen memleketin hikâyesi en bol binasıdır. Edebiyatta ve sanatta kapladığı alana bakmak bunu anlamanın en kestirme yoludur.

Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları buradan başlar mesela: “Haydarpaşa garında / 1941 baharında / Saat on beş/ Merdivenlerin üstünde güneş/ Yorgunluk / Ve telaş…” (…) “Garın saati / Üçü beş geçiyor / Siloların orda / Buğday yüklüyorlar / İtalyan bandıralı bir şilebe.” Sadece Nazım değil, “Kutup Yıldızı” Ahmet Hamdi Tanpınar’dan “Balıkçı” Sait Faik’e, “Kaptan” Attila İlhan’dan “Koca Çınar” Yaşar Kemal’e kadar onlarca edebiyatçı bu bitmez tükenmez membadan beslendi. Ama kitapla başı pek hoş olmayan Türk halkının zihnine Haydarpaşa Garı’nı sinema sanatı nakşetti. 2009’da yapılan bir çalışmaya göre 69 yılda 69 filmin içinden Haydarpaşa geçti. 1940’da Muhsin Ertuğrul’un Şehvet Kurbanı ile başlayan bu macera 2009’da televizyon dizisi Ezel’e kadar devam etti.

Sinema tarihimizin ilk iç göç filmi

Bu filmlerden bir tanesi Haydarpaşa denince akla gelen ilk örnek oldu: Sinema tarihimizin ilk iç göç filmi olarak kabul edilen Gurbet Kuşları. Halit Refiğ’in yönettiği, Orhan Kemal’in yazdığı 1964 yapımı filmin başrollerinde Cüneyt Arkın, Tanju Gürsu, Filiz Akın gibi oyuncular boy gösterir. Gurbet Kuşları, Maraş’tan İstanbul’a göç eden Bakırcıoğlu Ailesi’nin hikâyesini anlatır. Hikâye Haydarpaşa Garı’nda başlar ve yine aynı yerde biter. (Kahramanmaraş, 1973’te “Kahraman” unvanını aldığı için filmde “Maraş” olarak geçer.) Ailenin reisi Tahir Bakırcıoğlu trenden iner inmez: “Gözünü sevdiğimin İstanbul’u. Taşına toprağına kurban. Allah’ın izniyle İstanbul’a şah olacağız şah…” diye bir cümle kurar.

Bakırcıoğlu Ailesi İstanbul’da

Bakırcıoğlu çiftinin yetişkin üç erkek ve bir kız çocuğu vardır. Her biri İstanbul cangılında hayatta kalma mücadelesi verecektir. En büyük oğul Selim’i canlandıran Cüneyt Arkın henüz kariyerinin en başındadır. Hatta Fahrettin Cireklubatur olan asıl ismini geri plana itip ona Cüneyt Arkın diyen kişi filmin yapımcısı Recep Ekicigil’dir. Kariyerinın o kadar başındadır ki, “Cüneyt Arkın’ın sesi” olarak tanıdığımız, Toron Karacaoğlu bu filmde ona değil, Özden Çelik’e sesini vermiştir. Selim ve Murat (Tanju Gürsu) babalarıyla birlikte oto tamirciliği yapmaya başlar.

Halit Refiğ imzalı Gurbet Kuşları, 1964.

Ailenin en “bitirim” ferdi Murat bir süre sonra sıkılır ve taksi şoförlüğüne geçer. Onun gözü ailece yerleştikleri Suriçi’nde değil, karşı kıyıdaki Pera’dadır. (Edebiyatın ve siyasetin pek sevdiği Fatih – Harbiye gerilimi olarak da okuyabiliriz bu durumu.) En küçük oğul Kemal (Özden Çelik) ise tıp eğitimine başlar. Burada kendi gibi tıp okuyan “kentsoylu” Filiz Akın’la bir gönül ilişkisine girer. Ama sınıf farkı kısa bir süre sonra hayatın bir hakikati olarak karşısına dikilir. Evin en küçük bireyi Fatma’nın hikâyesi en trajik -ve en basmakalıp- olanıdır. Yıllar sonra bu film hakkında yazıp çizenler, senaryoya hâkim olan eril dili çok eleştirir.

Hazır laf senaryoya gelmişken, okuru karışık bir konuda bilgilendirmek gerekiyor. Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları adındaki romanı bu filmden kısa bir süre önce yayımlanmıştır. Ama roman ile film arasında hayli fark vardır. Senaryo yine Orhan Kemal’e aittir ama filmin jeneriğinde Turgut Özakman’ın Ocak adlı oyunundan uyarlandığı yazmaktadır. Fakat diyaloglar yine Orhan Kemal’in kaleminden çıkmıştır. Sokaktaki insanın dilini yakından tanıyan büyük yazar, nefis cümleler kurar.

İstanbul’da tutun(ama)mak

Film, Türkiye’nin inanılmaz bir hızla kentleştiği yıllarda, bir tür “kamu spotu” gibi ilerler. Hatta bazı eleştirmenler, eserin iç göçü engellemek için çekildiğini bile iddia eder. Bakırcıoğlu Ailesi yaşadığı bir dizi trajediden sonra yeniden memleketlerine dönme kararı alır. (Spoiler vermiyorum sevgili okur. “Dönüyorlar” demedim dikkat edersen.)

Film, İstanbul’da tutunmanın yegâne yolunun alavere dalavere olduğu mesajını çok net verir. Hüseyin Baradan’ın şahane bir oyunculukla canlandırdığı “Haybeci” karakteri filme en başında çulsuz, parasız bir adam olarak dâhil olur. Film boyunca ara ara görünür. Her görünüşünde de sınıf basamaklarını tek tek çıkmaktadır: hamallık, dolmuş kâhyalığı, müzayedecilik ve gecekondu mahallesi sahipliği…

Lucania’dan Milano’ya Rocco ve kardeşleri

Bazı eleştirmenler Gurbet Kuşları filminin İtalyan yönetmen Visconti’nin Rocco ve Kardeşleri (Rocco e i suoi fratelli) filminden fazlasıyla “ilham aldığını” söyler. 1960 yapımı filmde, babalarını kaybeden Parondi Ailesi, anneleri Rosairo ile güneydeki yoksul Lucania’dan zengin Milano’a göç eder.

Gurbet Kuşları, Rocco ve Kardeşleri filminden epey esinlenmiş.

Onların hikâyesi de Milano Tren İstasyonu’nda başlar. Alain Delon’un canlandırdığı Rocco, beş erkek kardeşin ortanca olanıdır ve şaşırtıcı derecede Gurbet Kuşları’ndaki Cüneyt Arkın’a, yani Selim’e benzemektedir. Yanlış ifade oldu. Dört yıl evvel çekildiğine göre Selim, Rocco’ya benzemektedir. Bu benzerlik o kadar ileri düzeydedir ki, kafalarındaki kasket bile aynıdır. Bugün olsa telif davasından sıkıntı yaşanacak bu benzerlik film boyunca devam eder. Aslında mesele iki filmin benzerliğinden ötedir. İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük bir hezimetle çıkan İtalya ile savaşa girmese bile yoksulluk çemberini kıramamış Türkiye’dir benzer olan. Bölgelerarası eşitsizlikten, bol sıfırlı para birimlerine kadar çok sayıda unsuru benzerdir.

Her ikisi de Dünya’nın yeni patronu Amerika Birleşik Devletleri’nin Marshall Planı’yla bir kalkınma modeli denemiş, siyasi yapılanmaları da ona göre şekillenmiştir. Doğal olarak insan hikâyelerinde de benzerlik olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Parondiler, savaş sonrası Marshall Yardımı’yla Milano’da inşa edilen sosyal konutlara yerleşirken, Bakırcıoğlu Ailesi Tarihi Yarımada’da metruk bir konağı kiralar.

Luchino Visconti imzalı ‘Rocco e i suoi fratelli’, 1960.

Murat Bakırcıoğlu, heybetli bir Amerikan arabasında taksicilik yaparken, Ciro Parondi Alfa Romeo’da işe başlar. “Beyaz Türk” Ayla’yı canlandıran Filiz Akın İstanbul’u dolduran taşralılardan şikâyet ederken, Parondiler “Milano’yu dolduran güneyliler” olarak horlanır. Deyim yerindeyse Parondiler de Bakırcıoğulları da ekmeğinin derdindedir. Ekmeği buldukları anda da başka ihtiyaçlarının peşine düşerler. İşin içine kumar, alkol, şehvet girer. Gurbet Kuşları’nın bu fasıllarında karşımıza Önder Somer ve Sevda Ferdağ çıkar. Visconti’nin filminde Nadia rolünü üstlenen Annie Girardot ile Sevda Ferdağ arasındaki fiziki ve ruhsal benzerlik yine şaşırtıcıdır.

Haydarpaşa’dan son tren

Haydarpaşa’dan Anadolu’ya giden son tren 31 Ocak 2012’de gardan ayrıldı. O günden beri gar, kaderinin ne olacağını bilmeden bekliyor. Gar sahasında başlayan arkeolojik kazıların ne zaman sonuçlanacağı da belirsiz. “Haydarpaşa gardır, gar kalacak” adında bir yurttaş inisiyatifi ısrarla bu talebini dile getiriyor. Evet. Haydarpaşa gar olarak kalmalı ve içinde bir de sinema müzesi açılmalıdır. Rüyamız ve temennimiz budur.

Yazı: Çizer & Yazar Aydan Çelik

Benzer Yazılar

Mnemosyne’den Locke’a bilmek, anımsamak, unutmak

Ad Hoc

Suya adanmış gizemli bir şehir: Bath

Ad Hoc

Kent ve doğayı birbirinden ayıran ekomodernizm çare mi?

Ad Hoc