Ekonomi Manşet

Hayırseverlik dünyasında pandeminin kazananları ve kaybedenleri

Geçtiğimiz 20 yılda uluslararası arenadaki hayırseverlik kurumlarının sayısı dramatik bir şekilde arttı. Bugün bilinen 260 bin kurumun dörtte üçü bu dönemde hayata geçirildi. Toplamda 1,5 trilyon dolarlık bir hazineyi kontrol eden hayırseverlik kurumlarının başını tahmin edileceği üzere ABD ve İngiltere çekiyor. Tek başına Bill & Melinda Gates Vakfı 2018 yılında 5 milyar doları “iyilik ekonomisi” için seferber etti. (Vakıf kurulduğu günden bu yana 45 milyar dolarlık hayırseverlik harcaması gerçekleştirdi.)

Bu veriler İsviçre menşeli finans kurumu UBS tarafından fonlanan ve Harvard Üniversitesi Hauser Institute for Civil Society araştırmacıları tarafından gerçekleştirilen The Global Philanthropy Report’tan. 2018 tarihli rapor, hayırseverlik sektörünün giderek büyüdüğünü, genç bir dinamizm kazandığını ve trendin bu şekilde devam etmesi durumunda büyük bir toplumsal ve ekonomik etkiye sahip olacağını ortaya koymuştu. (Rapor, aynı zamanda Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine ulaşılabilmesi için gerekli olan 5-7 trilyon dolarlık yıllık yatırımın büyüklüğü düşünüldüğünde, hayırseverlik kurumlarının bir network oluşturup ortak aksiyon planları doğrultusunda hareket etmelerini öneriyordu. UBS de bu kapsamda 2014 yılında Global Philanthropists Community’yi kurmuştu.)

İyilik ekonomisine yakın bakış

The Guardian yazarı Paul Vallely “How philanthropy benefits the super-rich” başlıklı makalesinde hayırseverliğe dair farklı bir hikâye anlatıyor. Öncelikle iyiliğe ayrılan bütçenin büyük bir kısmının sanat, spor ve diğer kültürel aktivitelere aktarıldığını, kalan yarısının da eğitim ve sağlık bakımına yönlendirildiğini paylaşıyor Vallely. 2019 yılındaki eğitim bağışlarının büyük bir kısmının halihazırda varlıklı kesimin çocuklarının eğitim gördüğü elit üniversitelere yapıldığını; 2007-2017 yılları arasında eğitim alanında yapılan 4,79 milyar sterlinlik bağışın üçte ikisinin yükseköğrenime, bu oranın yarısının da sadece iki üniversiteye (Cambridge ve Oxford) aktarıldığını belirtiyor. Aynı dönemde sanatsal faaliyetlere 1,64 milyar sterlinlik bağış yapılırken, yoksullukla mücadeleye 222 milyon sterlin bağış yapılmış. Birçok devletin hayırseverliğe yapılan yatırımları vergi indirimleriyle ödüllendirdiğini biliyoruz. “Dolayısıyla,” diyor Vallely; “zenginlerin hayırseverlik için ayırdıkları bütçeler tam anlamıyla kendilerine ait bir para sayılmaz. Vergi indirimleri, sıradan vatandaşların, yani kamunun parasının, zengin bireylerin seçtiği amaçlar için kullanılması anlamına geliyor”.

Hayırsever trendlerin neden olduğu “toplumsal ve ekonomik” risklerden bir diğeri de toplumsal önceliklerin geri plana itilebilmesi olabiliyor, özellikle de eğitim ve sağlık bakımında. Vallely şöyle diyor: “Bill Gates bugüne dek 2,5 milyon çocuğa aşı ulaştırarak global çocuk felci vakalarının yüzde 99 oranında gerilemesini sağladı… Ancak bu yaklaşım problemli olabilir. Gates’in spesifik problemler konusunda aksiyon alması, bu problemin tüm toplumlar için öncelikli bir sorun olduğu anlamına gelmez. Dünyanın tüm ülkeleri için sağlık alanının en büyük sorunu çocuk felci değil. Gates, benzer yaklaşımı ABD’deki eğitim alanındaki bağışlarında da sergiliyor.

Bill Gates, eşiyle birlikte kurduğu Bill & Melinda Gates Vakfı ile bugüne dek 45 milyar dolar hayırseverlik harcaması gerçekleştirdi.

Son yıllarda çalışmalarını ‘ABD’deki dersliklerin büyük olduğu’ mesajı üzerinde sabitledi ve bu sorunun aşılması için mücadele ediyor. Bu nedenle, derslik boyutunun öncelikli sorun olmadığı mahallelerin sorunları göz ardı edilmiş ve kamu harcamaları öncelikli sorunların çözümünden başka alanlara kaydırılmış oluyor.” Zengin bireylerin seçtikleri amaçlar da toplumun geri kalanının öncelikleriyle aynı olmuyor her zaman.

Northwestern Üniversitesi’nden Benjamin I. Page ve Jason Seawright ile Vanderbilt Üniversitesi’nden Larry M. Bartel, 2013 yılında yayınladıkları “Democracy and the Policy Preferences of Wealthy Americans” (Demokrasi ve Zengin Amerikalıların Siyaset Tercihleri) başlıklı makalelerinde ABD’nin en zengin yüzde 1’lik diliminde yer alanların ekonomik regülasyon, vergi sistemi ve yoksullar için refah programları konusunda, halka nazaran daha tutucu olduklarını; servetleri 40 milyon doları aşan yüzde 0,1’lik kesimin çoğunluğununsa sosyal güvenceler ve sağlık bakımında kamu bütçelerinin azaltılması gerektiğini savunduklarını ortaya koymuşlardı. Asgari ücretlerin yükseltilmesi ve büyük şirketlerin, ilaç şirketlerinin ve Wall Street’in regüle edilmesi gibi başlıklarda da isteksiz görünüyordu varlık sınıfı.

Pandemi günlükleri

Gelelim günümüze… “Sıkı çalış, eğlen, tarih yaz!” 2014 yılında Silikon Vadisi gazetecilerinden Marcus Wohlsen’in WIRED için kaleme aldığı, Amazon’un 1500 çalışana ev sahipliği yapan Phoenix’teki deposuna herkese nasip olmayacak bir ziyareti anlatan yazısında okumuştuk bu altı kelimeyi. “Amazon’un hayalleri gerçek kılma makinesi”nin kamuoyuna yansımayan yüzünü oluşturan devasa depolardan birinde asılıydı bu duvar yazısı. Her gün binlerce işçiye motivasyon kaynağı oluyordu. 2019 yılından bu yana her gün, çalışma koşullarının yetersizliğiyle ya da saatlik asgari ücretlerin düşüklüğüyle bir medya haberine hikâyesiyle konu olan işçilerden bahsediyoruz. O işçilerin CEO’su Jeff Bezos, 200 milyar dolarlık servetiyle bugün dünyanın en zengini. Küçük bir düşünce deneyine göre, bugün 876 bin çalışanının her birine 105 bin dolarlık ikramiyeler verdiğinde bile hâlâ en zenginlerden biri olmaya devam ediyor. (Amazon’un, yıllara yayılmış tartışmaların ardından, saatlik asgari ücreti 15 dolara çıkarmayı 2019 yılında kabul ettiğini ekleyelim.)

Deney, aslında Oxfam’ın Eylül ayı başında yayınladığı Power, Profits and the Pandemic (İktidar, Kârlar ve Pandemi) raporundan. Rapora göre Bezos’un serveti, Dünya Sağlık Örgütü’nün COVID-19 salgınını pandemi olarak tarif edişini takip eden beş aylık süreçte, yani 18 Mart ve 20 Ağustos tarihleri arasında, 92 milyar dolar arttı. Pandeminin tek kazananı Bezos değil elbette. Borsada işlem gören en yüksek piyasa değerine sahip 100 şirket, pandeminin altıncı ayı itibarıyla 3 trilyon dolar daha değerli. Kuruluş, Ağustos ayında da Dignity Not Destitution (Yoksulluk Değil Haysiyet) raporunu yayınlamış, global nüfusun yüzde 6 ila 8’ine tekabül eden yarım milyar insanın, pandemi kaynaklı ekonomik durgunluk nedeniyle yoksulluk sınırının altına düşeceğini paylaşmıştı. Dünya Çalışma Örgütü istatistiklerine göreyse, Mart ayından bu yana 400 milyon insan işini kaybetti, 430 milyon insansa kaybetmek üzere.

Şirketler çoğunluğu düşünmeyi unuttu mu?

Oxfam raporu; pandemi döneminde yaşanan adaletsiz uygulamalara dair birçok ülkeden farklı veriler sunuyor. ABD’li gıda şirketi Tyson Foods’un 8 bin 500 çalışanına coronavirus pozitif tanısı konurken, şirket yönetiminin fabrikaların kapanmaması yönünde lobi yapması; Hindistan’da COVID-19 karantinaları nedeniyle çay tarlalarının boşaltılması ve tarım istihdamının büyük bir bölümünü oluşturan kadınların aylar boyunca herhangi bir ücret almaması; Chevron’un yılın ilk çeyreğini yüksek kârlılıkla geçirdiği halde 45 bin kişiden oluşan global insan kaynağını yüzde 10 ila 15 oranında azaltacak olması; Nijerya’nın en büyük çimento şirketi Dangote Cement’in bir yandan 2020’nin yüzde 136’lık kârını hissedarlar arasında pay ederken diğer yandan 3 bin çalışanının işine nedensiz ya da ön bildirimsiz son vermesi… Her biri, şirketlerin ekonomik hasarlarla başa çıkma süreçlerinde önceliği hissedarların aldığı bir plan izlediğini ve çalışan refahının ikinci plana itildiğini ortaya koyuyor.

2020 yılının son çeyreğine girerken, daha adil ve sürdürülebilir bir ekonomi yönündeki çağrıların giderek daha yüksek sesli hale geldiğini görüyoruz. Pek çok şirket hissedarların öncelikli olduğu bir paylaşım modelinden uzaklaşacağını belirtiyor. Pandemi kaynaklı hayırseverlik verilerinin oran ve kapsamlarını ise önümüzdeki yıllarda öğreneceğiz. Kurumsal dünyanın, güven ve onay tazelemek ve elbette süreçteki sorumluluğunu unutturmak için hayırseverlik çalışmalarına hız verdiği 2008 Global Finansal Krizi’ni hatırlatan söylemsel bir hava var bugünlerde de. Tarih sık sık tekerrür edebilir ancak kurumsal iyilik ekonomisinin dünyanın bekleyen sorunlarını çözmekte yetersiz kaldığı ortada.

Yine bir kriz sonrasında yaralar sarılmaya çalışılırken; pandeminin kazananları ve kaybedenleri arasındaki ekonomik adaletsizlikleri uzun vadede daha fazla artırmayacak çözüm önerilerine başvurulmalı. Zenginler sınıfı bunu tercih edecek mi, göreceğiz…

Benzer Yazılar

B2Bee: Bir iş planlama hikâyesi

Ad Hoc

Sosyal karmaşa: Deneyim telaşı, anı yakalama ve mahremiyet sorunu

Ad Hoc

Dışlanmışların uzayına hoş geldiniz: Philip K. Dick

Ad Hoc