Ekonomi

Hepsini biz istemeyiz: Kurda, kuşa, aşa…

Hepsini biz istemeyiz: Kurda, kuşa, aşa…

Çok yıllar önce çiftçi bir kadınla toprak ve su ile ilgili bir konuşma yapmıştık. Bu çiftçi kadın anneannemdi ve ektiği toprağı sulamak konusunda sıkıntıları vardı. Her sene, yeterince sulayamadığı için suladığında alabileceğinden daha az verimle eve ürün götüren bu çiftçi kadına, yaşadığı bölgede bulunan kuyu ve tulumbaları hatırlayarak, tarlasının altında bir yer altı su kaynağı olup olmadığını sormuştum. “Vardır,” demişti. “Komşu tarlanın altında var, burada da vardır.” O zaman tarlasına bir kuyu açtırırsa tarlayı sulayıp daha fazla verim alabileceğini söylemeye cüret edebilmiştim. Aldığım cevap çok netti: “Olur mu öyle şey, su herkesindir.” Onun yaşadığı yerde ve zamanda toprak, su ve hava, üretim ve üretilen ve mahsulle pişen herkesle paylaşılırdı ve herkese de yeterdi.

Bu konuşmanın üzerinden çok zaman geçti. Bu konuşmanın geçtiği yerde, ekilen topraklar azaldı. Turistik işletmeler çoğaldı. Gençler ya şehre gittiler ya da çoğunu dışarıdan gelenlerin açtığı ya da işlettiği turistik tesislerde işçi oldular. Bakkallar, sonra süpermarketler açıldı. Yaşlı çiftçi kadınların çoğu göçtü gitti. Kalanlar küçülen tarlalarına ya da evlerinin bahçelerine çekildiler. Torunlar daha sık bakkala gider oldu.

Birleşmiş Milletler verilerine göre kırsal nüfus artışı durdu. Dünya Bankası verilerine göre bugün dünya nüfusunun yüzde 55’i kentlerde yaşıyor. Dünya nüfusunun yüzde 14’ünün sadece dünyadaki 11 metropole yığıldığını söylemek bile bu ölçüde kentleşmenin etkilerini gözler önüne serebilir belki. Bu oranın yakın bir gelecekte yüzde 70’lere yükselmesi bekleniyor. Kentlerdeki nüfus artışı meselenin bir yanı. Öte yanda ekilebilir tarım alanlarının, su kaynaklarının küçülmesi, yerel çiftçiliğin azalması duruyor. Bu durum toprak kullanımı ve biyolojik çeşitliliğin korunmasının önem kazanmasına da neden oluyor. Buradan hareketle, yerel tarım ve çiftçilikle ilgili olarak kendisi de bir çiftçi olan Mustafa Alper Ülgen’le konuştuk.

Mustafa Alper Ülgen, Çanakkale Bayramiç’teki Süleymanköy’de atalık tohumlarla buğday, domates, biber, susam ile başka tahıllar ve sebzeler yetiştiriyor. Ektiklerinden başka, yeri olmadığı için ekemediği çok sayıda çeşidi gelecek kuşaklara kalabilsin diye muhafaza ediyor, yerel çeşitlerin tohumlarını çoğaltarak köylüyle paylaşıyor, İstanbul’daki bostanlara ya da takas organizasyonlarında tohum meraklılarına veriyor. Mesleği inşaat mühendisliği, onu şimdi yaptığı haliyle taşçılık olarak tanımlıyor. Yaşadığı köyde, yazın 2 ay açık olan, “köyde yetişen gıdaları yemeğe çeviriyoruz” diye tanımladığı bir restoranı var. Kendi ifadesiyle gündüzleri taşçılık ve çiftçilik, akşamları da aşçılık yaparak hayatını geçiriyor.

Funda Tuğrul: Yaptıklarınızın çokluğuna bakınca günlük programınız çok yoğun görünüyor ama bu şehirdeki gibi bir yoğunluk değildir muhtemelen?

Mustafa Alper Ülgen: Değil. Bunlar çok geniş zamanlarda yapılan işler. Koşturarak yapılan işler değil. Profesyonel aşçılık sadece yazın, 2 ay. Onun dışında evde aşçılık yapıyorum. Bunun dışında çiftçi, taşçı ve toplayıcıyım. Mantar ve ot topluyorum. Bir de çevre mücadelemiz var burada. Bulunduğumuz her yerde maden projeleri olduğu için mecburen çevre koruma mücadelesi veriyoruz. Doğal bir ortamda yaşamak istiyorsanız mecburen bir çevre koruma mücadelesi vermek zorundasınız. Çünkü gelinen süreçte bütün doğal yaşam alanları her türlü talana açık halde. Hiç şansınız yok. Dağın başında yaşıyorum deme şansınız yok, birden bir rüzgâr gülü geliyor ya bir altın madeni geliyor ya bir kurşun madeni, cıva madeni geliyor. Mutlaka bir şey tebelleş oluyor. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, her şeyden kâr elde etmeye çalışan bir dünya ve sistem var. Ve doğaymış, dereymiş, yaban hayatı, toprak, temiz su, endüstriyel tarım ve bu sistemin politikacılarının hiç umurunda değil. Sadece oradan gelecek para önemli onlar için. O yüzden mecburen bulunduğumuz yerde yaşamımızın büyük bir bölümünü de çevre koruma mücadelesi alıyor.

FT: Söylediklerinizden devam edersek, ekilebilir topraklar sermayenin de ilgisini çekiyor. Çünkü orada toprak var ama sadece toprak değil, madenler ve su kaynakları da var. Siz bu yaşam alanını korumak için neler yapıyorsunuz?

MAÜ: Toprak tek başına ele alınmamalı, bunu hava, su ve toprak olarak bir bütün halinde değerlendirmeliyiz. Hatta o topraklarda yaşayan kadim kültürlerden de bahsetmeliyiz. Bunların bir bütünü bizim yaşadığımız çevreyi oluşturuyor. Tek başına toprak dediğimizde söylemimiz biraz zayıf kalıyor. Çünkü sermaye dediğiniz, karşımızda sadece kârı ve büyümeyi önüne koymuş, dünyanın geleceğini, suyu, havayı, toprağı ve üstünde yaşayan canlıları hiçe sayan politikacılar ve bilim insanları. Bunlar topyekûn bir savaş açmış durumdalar. Savaşı sadece top, tüfek olarak değerlendirmemek lazım. Sözü şuraya getirmek istiyorum: Onlar bu kârı elde edebilmek için, düşündükleri yatırımları yapıp hedefledikleri parayı kazanabilmek için her şeyi gözden çıkarabilirler. Örnek vereyim: Endüstriyel tavukçuluk. Milyonlarca tavuğu karanlık kümeslere tıkıp, 45 günde büyütüp piyasaya et olarak satıyorlar ve birtakım bilim insanları da diyor ki, bu olmazsa biz insanları doyuramayız; o yüzden endüstriyel tavukçuluk gereklidir, başka türlü insanların protein ihtiyacını gideremeyiz. Şimdi buradan bakınca söylem haklıymış gibi görünüyor ama bunun bedelini de yine biz insanlar ödüyoruz. Neden mi? 45 günde büyüyen o tavuklar birincisi sağlıksız, ikincisi lezzetsiz, üçüncüsü çok miktarda ilaç ve antibiyotik kullanılarak üretiliyor. Endüstriyel tarım uğruna yapılan orman kesimleri de var. Örneğin Amazon ormanları soya için, mısır için kesiliyor ve kesilince yaban hayatı sıkışıyor, insanların (öncesinde) izole olmuş yabani hayvanlarla karşılaşması kolaylaşıyor ve dolayısıyla ormanlarda izole olmuş bir sürü virüs de insanlar aracılığıyla modern dünyaya aktarılıyor. Bunun da sebebi endüstriyel tarım ama yaşadığımız sorunların üstünü örtmek için, endüstriyel tarımın yarattığı bu yıkımın bedelini karşılamamak için olayı saptırıyorlar.

FT: Endüstriyel tarım ve geleneksel tarım arasında hem üretilen ürün hem de üretim süreçleri açısından ne gibi farklar var?

MAÖ: Çok fark var ama temel olanlarından söz edelim. Öncelikle endüstriyel tarım mono kültürdür, tek tip tavuk, tek tip sığır, tek tip domates, mısır gibi biyoçeşitliliğin yok edildiği tek tip tarım yapar. Hayvansal üretimde de bitkisel üretimde de böyle davranır. Haliyle endüstriyel tarım biyolojik hastalıklara, iklim değişikliklerine karşı çok hassastır, dayanamaz. Düşünsenize, binlerce sığır, tek bir boğanın sperminden döllenerek yapılıyor. Ama doğa çok çeşitlidir, çok çeşitli olduğu için kendini koruyabilir. Çok çeşitliliğin olduğu bir kümeste, hastalıklar bütün tavukları aynı anda yok edemez. Belli cinsleri yok edebilir, belli cinslere daha az etki edebilir. Aynı şey sığırcılıkta da geçerlidir. Bir ovaya tek tip mısır ektiğinizde zararlılar bütün mısırlara gelebilir ama yerli çeşitler öyle değil. Yüzlerce çeşidin geniş alanlarda ekildiği tarımda hastalıklar fazla sorun yaratmaz. Mono kültürler endüstriyel tarımın yöntemidir, geleneksel tarımda ise müthiş bir çeşitlilik vardır ve haliyle hem tat, koku, renk ve lezzet bakımından daha iyidir hem de birçok insan ürettiği için toplamda çok büyük bir üretimden bahsedebiliriz. Şu anda dünyayı doyuracak, kurtaracak yegâne tarım, geleneksel küçük köylü tarımıdır. Bütün dünyada küçük köylü tarımı geliştirilmelidir ve endüstriyel hayvancılık ve bitkisel üretim derhal durdurulmalıdır.

FT: Türkiye’de durum nasıl?

MAÜ: Türkiye’de endüstriyel tarımın bu kadar büyümesinin nedeni 40 yıl önceye dayanıyor. 40 yıl önce öyle politikalar ürettiler ki şu anda köylerde gençler kalmadı. Köy okulları kapatıldı, köyü destekleyen kurumlar kapatıldı, köyün alt yapısı düzeltilmedi. Benim sizinle konuştuğum şu köyde bile nüfusun yüzde 90’ı 60-65 yaşın üzerindedir. Bu da yok olan bir köy yapısından bahsettiğimizi kanıtlar. Arkadan gelen genç kuşakları da yoktur. Önümüzdeki yıllarda Türkiye’de ve dünyada köylü nüfusu, yani geleneksel, kadim tarımı bilen nüfusun yok olmasından, tamamıyla endüstriyel tarım yöntemlerine mahkûm edilecek bir dünyadan bahsediyoruz. Onu tersine çevirmenin zamanı tam da şimdidir. Bu son virüs ve salgın olayı bunu bize kanıtlıyor. Biz geleneksel tarıma, ufak ufak sebzeciliğe, ufak ufak meyveciliğe tekrar dönmek zorundayız. Ufak hayvancılığa, küçük küçük çiftliklere, küçük küçük köy üretimlerine tekrar dönmek zorundayız. Başka da bir kurtuluşumuz yok.

FT: Dünya Gıda Örgütü’nün raporlarında köylüleri yerinde desteklemenin, gençlerin köylerinde kalmalarının ve tarım eğitiminin önemine dikkat çekiliyor.

MAÜ: Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Örgütünün çok iyi raporları, önerileri var. Onun için çalışan çok iyi bilim insanları, aktivistler, çeşitli ülkelerden insanlar var ve bunlar küçük köylülüğün yaşatılması için kampanyalar yaptılar. Hatta 2016 yılı olsa gerek, Dünya Küçük Köylüler Yılı ilan edildiğinde Türkiye’de bununla ilgili hiçbir şey yapılmadı. Brezilya bu konuda çok şey yapmaya çalıştı. O zaman daha sosyal demokrat bir iktidar vardı Brezilya’da. Dünyanın birçok yerinde küçük köylülüğü destekleyici kampanyalar yapıldı. Endüstriyel tarımın dünyayı bu kadar zorladığı dönemde bile hâlâ dünyayı önemli ölçüde küçük çiftçiler doyuruyor. Veya dünyadaki açlığın sorumlusu küçük çiftçiler değil, bizatihi endüstriyel tarımın kendisi. Çünkü endüstriyel tarım aynı zamanda tohumları yok ediyor, mülkiyetini ele geçiriyor.

FT: Tohum mülk konusu olabilir mi?

MAÜ: Türkiye’de de kabul edilen tohumculuk yasasıyla yerel çeşitler hızla yok olmak üzere ve yerine endüstriyel çeşitler, hibrid çeşitler, biyoçeşitliliğin yerini bir kerelik o kısır tohumlar alıyor. Düşünsenize pazarda herkesin peşinde koştuğu Çanakkale domatesi diye bir domates var ve bunlar kısır tohum. Antalya Kumluca’da fide yapılıyor, o getiriliyor burada ekiliyor, asla tohumu alınamıyor, 20-25 kere ilaç atılıyor. O zehirli, kırmızı şeyleri Çanakkale domatesi diye İstanbul’da, Ankara’da satıyorlar. Endüstriyel tarım bu işte, insanları hasta eden, hasta ettikçe daha çok para kazanan bir sitemden bahsediyoruz. Çünkü tohum meselesinde dünyadaki tohum şirketlerinin en büyük beş tanesi, tohum piyasasında ciro ve kapasite olarak en önemli firmalar. Bu firmalar aynı zamanda bol miktarda tarım ilacı da üretiyorlar. Aynı zamanda kanser ilacı da üretiyorlar. Yani tohum veriyor, tarım ilacını veriyor. Sen o tohumdan çıkan şeyi yiyorsun veya üretirken o ilaçların etkisiyle kanser oluyorsun. Önemli değil ki, kemoterapi ilacını da veriyor. Her şeyden para kazanıyorlar, sizin hasta olmanızdan da para kazanıyorlar. Sizin hasta olmanızdan para kazanan bir şirket hiç sizin hasta olmanızı engelleyici bir şey yapar mı? Bu açıdan baktığınızda dünya ülkelerinde tarım politikalarının ya da tarım politikalarının yapılmasına etki eden dev uluslararası şirketler haliyle bizdeki köylünün bitmesini istiyorlar, köylü nüfusun azalmasını istiyorlar. Çünkü onlar azalınca aynı zamanda biyoçeşitlilik azalacak ve her halükârda uluslararası şirketlere mahkûm olacaksınız. Şimdi şehirlerdeki insanlar marketlerde ürün olmazsa aç kalmak durumundalar. Bunun önüne geçmenin yolu yeniden küçük küçük, şehirlerin kenarında, köylerde tarımı yeniden örgütlemek. Yeniden gençleri, insanları eğitip köylere ve kırsal alandaki tarımsal üretime sevk etmek. Bunu yapmamız lazım. Bununla dünyamızı düzeltebiliriz, kendimizi düzeltebiliriz, topraklarımızı onarabiliriz, ilişkilerimizi onarabiliriz, eski kadim kültürlerin devamını sağlayabiliriz.

FT: Endüstriyel tarımda ürünün zarar görmemesi için ilaçlama yapıldığını söylediniz. Geleneksel tarımda ürünün tarım zararlılarından korunması için nasıl bir mücadele veriliyor?

MAÜ: Geleneksel tarımda böyle bir mücadele yoktur. Çünkü binlerce yıldır iklim şartlarına, böceklere uyum sağlamış bu tohumlar böyle bir mücadeleye de ihtiyaç duymuyorlardır. Örneğin 10-12 çeşit domatesi bahçenize ektiğinizde yanına biraz fesleğen, biraz marul, biraz horozibiği, biraz kadife çiçeği ektiğinizde zaten burada bazı bitkiler böcekleri kokularıyla uzak tutuyor, bazıları da renkleri ve tatlarıyla böcekleri üstüne çekiyor. Örneğin horozibiği sineği üstüne çekiyor, domates temiz kalıyor. Yani bu tür kadim bilgilerle zaten siz zararlılarla uğraşmıyorsunuz. Hiç olmayacak bir coğrafyada tutup kivi ya da portakal yetiştirmeye kalkarsanız bu sefer zararlılar o ürünün olmasına engel oluyor ve ilaç kullanmak zorunda kalıyorsunuz. Onu başkası eksin. Daha yüksek bir coğrafyada, daha serin bir yerde patates ektiğinde kurt gelmiyor ama ovada ektiğinde kurt geliyor ve kurt için ilaç kullanıyorsun. Neyi nerede ekeceğini bilmek de kadim bir bilgi. Biz mesela havuç ekemiyoruz, havuç olmuyor. İlle havuç ekeceğim dediğinizde bunun bir bedeli var, o bedeli ödemenin anlamı yok. Havucu başkası eksin, biz de burada güzel domates üretelim. O havuç versin, biz domates verelim, sorunu çözelim. Endüstriyel tarım petrole ve ilaca mahkumdur ama geleneksel tarımın böyle bir ihtiyacı yoktur. Küçüktür, başa çıkabilirsin. Yüzlerce dönüm domates bahçen yoktur, ufacık bir domates bahçen vardır, onu kollayabilirsin. Gerekirse geleneksel ilaçlar vardır, ısırganla, acı biberle yapılmış. Çok sıkışırsan onları püskürterek tırtılı, böceği uzaklaştırırsın, bu kadar basit.

FT: Eskiden yerli olarak üretilen şimdi dışarıdan aldığımız tarım ürünlerini o bölgelerdeki yerli üreticilerden mi alıyoruz?

MAÜ: Gıdanın nasıl, hangi yöntemle, hangi tohumla üretildiği önemli. Üretilirken ne kadar zehir kullanıldığı… Bir de o gıdanın bir yerden bir yere ulaşırken bıraktığı karbon izi önemli. Bunun dışında o ürünü üreten insanlar hakkını adil bir şekilde alabilmiş mi, o da önemli. “Slow food” hareketinin çok güzel bir sloganı vardı: İyi, temiz ve adil. İyi, çünkü yerli tohum, çevreye zarar vermeden üretiliyor. Temiz, çünkü üretiminde hiç ilaç kullanılmıyor. Adil, çünkü herkes hakkını alıyor. Bir de çok uzak bir çevreye gitmiyor, yerelde tüketiliyor. Bunlara önem vermek zorundayız. Öbür türlü Afrika’da, Çin’de, Hindistan’da susamı ürettirmiş, getirmiş Türkiye’de susamın üzerine attırmış. Bu ne kadar kötü bir şey. Bu kadar toprak varken, bu kadar insan açken, bu kadar insan işsizken bunu burada örgütlemek lazım. İstanbul’un marulu niye Mersin’den gidiyor? İstanbul’un çevresinde üretilemez mi? Çok kolay üretilebilir. Ama bunların hepsi planlamayla, bütünlüklü bir çalışmayla ilgili.

FT: Yerel olarak üretilen ürünler yerli halkı doyurmaya yeter mi?

MAÜ: Yeter tabii. Biliyorsunuz Güney Afrika üzümleri İngiltere’nin daha 1900’lü yılların başında sömürmeye başladığı bir yer. Oraya ilk altın madeni, elmas madenleri açmaya giden İngiliz şirketler çalışacak işçi bulamıyorlar. Çünkü o kadar zengin bir çeşitliliğe sahip ki. Halkta para yok ama paraya ihtiyaç da yok, çünkü her şeyi üretiyorlar. Gidenler bir rapor hazırlıyorlar, bizim bu insanları madenlerde çalışmaya ikna edebilmemiz için kıtlık falan olması lazım, bir problem olması lazım ki bu insanlar çalışmaya ihtiyaç duysunlar. Kültürel olarak da böyle çalışmaya hazır değil bu insanlar. Birkaç kabile reisini satın alıyorlar, madenlerde çalışmak karşılığında birkaç yıl içinde zenginlik vaat ediyorlar. Öyle olmuyor tabii, o madenlerde çalışanlar bir yıl içinde silikozis hastalığından ölüyorlar, sakat oluyor, acı içinde ölüyorlar. Çok ilginç, bir yaz kıtlık oluyor, o kıtlıktan sonra ipin ucu kaçıyor. Kabilelerden bir sürü insan bu madenlerde çalışmaya gidiyor. Ondan sonra da geçen on yıllar içinde ne tohum kalıyor ne de hayvan kalıyor. Birkaç kuşak sonra, tohumun kalmaması önemli değil, o bilgi de kalmıyor. O kadim bilgi kuşaktan kuşağa aktarılmadığı için. Afrika’nın pek çok yerindeki açlık bundan ortaya çıkıyor, oranın imkânsızlıklarından değil. Oranın susuz veya çöl olması değil, Afrika’nın pek çok yeri çok verimli vahalara sahip. Buradaki insanlar 1900’lü yılların başında “beyaz adamın” yaptığı sömürgeci hareketlerle kendi kadim bilgilerini kaybediyorlar. Asırlardır devam eden, kuşaktan kuşağa geçen küçük hayvancılık, küçük çiftçilik, kendi kendine yeten küçük aile çiftçiliğini unutuyorlar, bilmiyorlar artık. Belli bir kuşak sonra, Türkiye’ye uyarlayalım, hiç kimse koyun bakmasını, koyun sağmasını, koyun kırpmasını, süt elde etmesini, peynir yapmasını bilmeyen bir kuşak düşünün. Nasıl yapacaksın bunu? Yapamazsan, aç kalırsın. Afrika’da uygulananların aynısı, bizde de uygulanıyor. Nasıl Anadolu’nun kadim bilgilerinin, kültürlerinin, tohumlarının yok edildiğini, halıcılığın, kilimciliğin, tiftik keçiciliğinin, koyunculuğun nasıl yok edildiğini, yerel çeşitlerin nasıl yok edildiğini tarih yazacak. Bedeli ağır olsa da yaşanan süreçte bizim dediklerimizi tasdik eder bir noktaya geliyoruz. Şu yaşanan süreçte yerel üretim yapmanın, tohumuna sahip çıkmanın, kendi kendine yetebilmenin ne kadar değerli olduğunu daha iyi anlıyoruz.

FT: Tohumuna sahip çıkmak ne anlama geliyor, neden önemli?

MAÜ: İş bir kurumun tohumu alıp bankada saklaması anlamına gelmiyor. Tohumuna sahip çıkmak o tohumu geniş halk kitlelerinin kullanabiliyor olmasını gerektiriyor. Yani bir tohum çok fazla insan tarafından ekilebiliyor ve ondan bir ürün alınabiliyorsa siz o tohuma sahip çıkıyorsunuz demektir. Yoksa götürüp gen bankasında saklarsanız bu tohum zaten yok olmuş, ölmüş demektir. Tohum tek başına bir anlam ifade etmiyor, toprak da öyle. Toprak, hava, su ve o coğrafyada yaşayan bütün kadim kültürlerin bir arada olmasıyla bir anlam ifade ediyor. Tohum da o tohumu yaşatacak olan küçük çiftçilerin var olmasıyla bir anlam ifade ediyor. Yoksa bir şirketin envanterinde, bir devletin tohum bankasında tek başına bir anlamı yoktur.

FT: Geleneksel tarımda kadınların tohumla özel bir bağı var. Geleneksel tarımda kadınların yeri nedir?

MAÜ: Kadın geleneksel tarımın merkezindedir. Çünkü aslında dünyadaki bütün kız çocukları potansiyel sebze üreticisidir, çiftçidir. Çünkü bütün kız çocukları anne adayı olduğu için ve anneliğin verdiği bir duygu olsa gerek, ben bunu bir erkek olarak ancak söyleyebilirim, anlayamam, çocuğunu doyurabilme kaygısı her koşulda bir şey üretebilme, bir şey toplayabilme becerisi var. Bugün tarlalara çıkın, ot toplayan kadınları görebilirsiniz, ot toplayan adam çok zor, göremezsiniz. Sebze üretiminde de küçük aile çiftçiliğinde, tohumu alan, saklayan, koruyan, sebzeyi üreten, o yatakları yapan kadındır. Çok basit bir örnek vereyim size: Şu anda bulunduğum Ayvacık Süleymanköy’de yaşları 65’in üzerinde, sanırım 26 tane dul kadın var. Aralarında 95 yaşında olan da var, şu anda bahçede çapa yapıyor. Bu kadınların hepsi köy yaşamında kendi kendine yeter. Tek başına yaşayan bir tane adam görmedim. Hiç birisi eşleri öldükten sonra daha uzun yaşayamıyor ya da köyde tek yaşayamıyor, başka yere, çocuklarının yanına gidiyor. Bu da başka bir şeyi kanıtlıyor bize. Bu kadınlar kadim sebze üretimi, halıcılık-kilimcilik, tohum, gıda üretimini sürdürebiliyorlar. Erkeklerin çoğu bunları, ot toplamayı, mantar toplamayı bilmiyor. Bu işleri kadınlar yapıyorlar. Ekmek yapımı gibi beslenmeyle ilgili birçok şeyi kadim kültürlerde kadınlar yönettiği için kadınlar köyde tek başlarına ve çok da rahat yaşayabiliyorlar. Çok net biçimde kadınlar geleneksel üretim biçiminin tam ortasındadır.

FT: Toprak sizin için ne ifade ediyor?

MAÜ: Toprak, bir bütün olarak, üzerinde temiz bir havanın, temiz bir suyun, ekilebilir mineralleri, canlı yapısı, döngüsü sağlam olan ve tabii ki onu işleyecek kadim kültüre sahip insanla birlikte bence bir mucizedir. Toprakla her şeyi yapabilirsiniz. İsterseniz ölebilirsiniz, toprak sizi kabul eder; isterseniz yaşayabilirsiniz, yine o toprak sizi kabul eder.

FT: Kentteki endüstriyel yaşam tarzı endüstriyel üretimi besliyor. Bunun merkezinde de zaman duruyor. Geleneksel tarım yapanların zamanla ilişkisi nasıldır?

MAÜ: Yerel üretim yapan insanın hayatı şehirdekinden çok daha yavaştır, daha tevekküllüdür. Kırsal yaşamda belli vakitlerde durursun, dinlenirsin. Koştur koştur iş yapmazsın. Seri bir şekilde iş yapmak yerel üretimin ruhunda yoktur. Yavaş iş yapacaksınız, yaptığınız işten keyif alacaksınız. Bedeninizi dinleyeceksiniz, gücünüze göre iş yapacaksınız. Yoksa hasta olursunuz.

FT: Son bir soru: Bir çiftçi tohumu toprağa attıktan sonra, neler geçer aklından?

MAÜ: Ben tohumu toprağa attıktan sonra “Kurda, kuşa, aşa“ derim. Hem topraktaki kurtlar hem uçan kuşlar hem de yaban hayvanları yesin, bize de kalsın. Bazen domuzlar yanlış anlıyor, hepsini yiyor, geçen sene öyle oldu. Biz de diyoruz ki, size de vermiştik, ama hepsini vermemiştik. Onlar yanlış anlıyor bazen. Toprağa tohum düşünce öyle deriz biz. Hepsini biz istemeyiz. Hepsi bizim değil zaten.

Funda Tuğrul
Araştırmacı

Benzer Yazılar

B2Bee: Bir iş planlama hikâyesi

Ad Hoc

Şu kuşaklar meselesini bir kenara mı bıraksak?

Ad Hoc

Bir kukla olarak dijital medya

Ad Hoc