Manşet Tematik

İletişim, dil ve mizah üçgeninde ‘kadın’

İletişim, dil ve mizah üçgeninde ‘kadın’

Cinsiyet açısından iki farklı perspektif olarak kalması gereken biyolojik olgular dile ve kültüre yansıyınca, toplumsal cinsiyet rollerinin başlamasına neden olur. Cinsiyetin “toplumsal”lıkla oluşturduğu bu tamlamanın geçmişine bakınca da bu ayrımın farkına varabiliriz -ki biyolojik belirlemenin ötesinde toplumsal açıdan dayatılmış cinsiyetler arası bölünme olarak tanımlanır. Bahsi geçen zihniyetin oluşumundaki dilin tamamlayıcı rolüne, kadının bedeni/erkeğin aklı temsiline, eril dilin gelişimine, kişilerarası iletişime ve hatta mizah sandığımız komedilere kadar uzanan toplumsal bir dayatılıştan bahsederek dilin kültür etkisini mercek altına alabiliriz.

Fiziksel ve biyolojik şartları temel aldığımızda ikinci plana itilen kadın, önyargılarla ve şiddetin pek çok türüyle savaşmak ve/veya mücadele etmek zorunda kaldı. Hak ve özgürlük arayışlarının sonundaysa şiddetin ve eşitsizliğin öğrenilebilir olduğunun kanıtını, bugüne ulaştırdı. Bugün dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bile toplumsal cinsiyet rolleri tartışılırken, toplumun kadına bakış açısına ve kadının objeleştirilmesine henüz bir çözüm bulunabilmiş değil. Dil, kültür ve eril iktidar biçimleri değişmeden de bu eşitsizliğin giderilebilir olmayacağı pek çok uzman tarafından tartışılıyor. Tabii toplumun kadına bakış açısını da belirleyen iletişim biçimlerimizi bile yeni yeni değiştirebiliyoruz. Yüzyıllar boyunca kadına beden, erkeğe akıl atfedilmesiyle erkeğin iktidar alanının arttığını ve aralarındaki hegemonyanın tamamen bozulduğunu söylemek mümkün.

Dilin suçu, kültürün getirisi

Dilin, öznenin kendini kavraması için geliştiğini ve toplumsal yaşamın iletişim formlarına sembolik anlamlar yüklediğini görürüz. Jacques Lacan’ın psikanalitik kuramlarının temel ilkesi ve yaklaşımlarının esası, bilinçdışının dil gibi yapılanması üzerine. Her şeyin sembollerden ibaret olduğunu, öznenin kendini dille kavradığını, dilin nesneleri toplumsal cinsiyet bakımından olduğu gibi bir şekilde simgeleştirdiğini ve kültürün tamamlayıcısı olduğunu öne sürer. Jacques Lacan gibi Jacques Derrida’nın ifadeleri de bu eşitsizlikteki dilin işlevini gözler önüne serer nitelikte.

Derrida’nın “yapısöküm” adını verdiği kavramda erkek/kadın, akıl/doğa, söz/ resim, görme/dokunma gibi bazı denklemlere dikkat çeker. Zira Derrida’ya göre felsefe, bu ayrımlar ve onların dengesi üzerine kurulu. İlkini ikincisinden üstün kıldığımızda, yani ötekileştirdiğimizde diğerine karşı sadakatimizi artırırız. Herhangi bir fikre olan aşırı sadakatimizi parçalara ayırma ve o fikrin karşılığında gömülü bulunan hakikati görme ise “yapısöküm”ün ta kendisi olarak karşımıza çıkar. Ve haksız/faydasız bir şeyi ayrıcalıklı kılma fikri, kadınların özgürleşme hareketine katkı sağlayan bir yol niteliğinde görülür. İkili zıtlıkların ters çevrilmesini, bu zıtlıklar üzerine kurulu düzenin yıkılması olarak görür, Derrida. Yazmanın, okumanın, söylemlerin olduğu yerde dilin; dinin, kültürün ve ideolojinin aktarımını sağlayan bir araç olduğunu düşündüğümüzde ise eril sistemden ve ataerkillikten gelen sonrasında kültüre kodlanan bu karşılaştırmaları daha net ölçebiliriz.

Kim olduğunuz, ne iş yaptığınız ya da ne kadar güçlü olduğunuz dilin şiddetinden kaçmanıza imkân vermiyor. Kadına yönelik şiddet öğrenilebilir; ancak unutulması ne yazık ki çok daha güç. Tam da bu sebeple, dille işlenen ve bir nevi suç olarak gördüğümüz bu şiddetin, duygusal ve psikolojik tarafına odaklanmalıyız. Kesinlikle meşrulaştırılamayacak bir neden; ancak bazen bazı insanların bunun fark etmediğini, unuttuğunu düşünerek uyarmak ve bir şekilde bunun şiddet olduğunu yeniden anlatmalıyız. Rebecca Solnit, 2008 yılında, kadınları sessizliğe iten nedenleri ve sosyal örüntüleri sorgulamaya başladığında şiddetin yanı sıra “sınırlanma” etkisinin de öğrenilebilir olabileceğinin altını çizdi ve dile işlenen eril iktidarlığın toplumsal cinsiyet rollerine yansıyan sebep sonuçlarını araştırmaya başladı.

Mansplaining ve kodlanan refleksler

Oxford Dictionary’de bir erkeğin, herhangi birine tepeden ve küçümseyici bir tavırla açıklama yapma, bir şeyi izah etme davranışı olarak geçen “mansplaining” kavramı; erkek ve açıklama kelimelerinin birleşiminden geliyor. “Kadın yapamaz, kadın beceremez” gibi ifadelerden tutun, tüm muhalif konuları izah etme yönündeki eğilimleri eleştirmek adına pek çok dile aynı anda giren bu kavram da Rebecca Solnit sayesinde gündeme geliyor.

Gün içinde çok da fark etmediğimiz ve fark etmeden maruz kaldığımız bu şiddet biçiminin sebebiyse kadınların herhangi bir alanda erkeklere oranla çok daha az söz sahibi oluşu. Herhangi bir ortamda -bu profesyonel, özel ya da kamusal bir alan olabilir- devre dışı kaldığınızı, birilerinin kendince doğru olanı kesin bir tavırla size aktarmaya çalıştığını hissediyorsanız ve fiziksel herhangi bir şey olmadığı için şiddet görmediğinizi düşünüyorsanız; öncelikle bunun bir şiddet olduğunu hatırlamalısınız.

Fiziksel olanın yanında dildeki şiddetin çözümüne harcanan çaba bir lüks olarak görülüyor ancak; konuşmaya başladığımız andan itibaren gelen alaycı tavır ve küçümseme, bugün kadınların susturulmasına, dövülmesine hatta öldürülmesine sebep olabiliyor. Tüm bunların bir bütün olduğunu; kültürün dili, dilin kültürü şekillendirdiğini unutmadan yaratılan farkındalık sayesinde bunu diğer şiddet türleri üzerinde de uygulayabiliriz.

Mizahta her şey mübah mı?

Kadın bedeninin metalaştırılması, kadının susturulması, kadının aşağılanması ya da sayabileceğimiz diğer tüm eşitsizlikleri komedi unsuruna çevirdiğimiz bir kültürün içinde yaşıyorsanız; dünyada bunu kısmi de olsa değiştirebilen ülke örneklerine bakın. Onların sözlüğüne, kavramların açıklamalarına, hatta komedi unsurlarına…

Dilin tıpkı diğer işlevlerinde olduğu gibi mizah için kullanıldığında da çok güçlü bir iletişim aracına dönüşebildiğini biliyoruz. Bu açıdan baskı ve kontrol aracı olarak kullanılabilen kabulleri ve yargıları içeren mizah içeriklerine ve onun algıları nasıl değiştirdiğine odaklanmamız gerek. Çizgi romanda, karikatürde, film ve dizilerde olduğu gibi bir yerde bir şekilde karşımıza çıkan, kadını aşağılayan ya da uygunsuz söylemlere mizahi unsurlar ekleyerek buna gülen ve gülünmesini isteyenleri kastediyoruz aslında. Geçtiğimiz yıllarda kadın sinema yazarları, taciz ve tecavüz gibi unsurları komedi olarak kullananlara karşı bir bildiri yayınladı.

Mizahın toplum genelindeki eksik ve aksak tarafları konu alarak insanları güldürmeyi amaçladığı, cinsel ve etnik azınlıklara yönelik kullandığı dili bir nefret unsuru olarak gören kadın sinemacılar, “Artık yeter” diyerek konuşmaya başladı. Türkiye’de son yıllarda vizyona giren filmlerin sınırını aşması üzerine, toplumun bu denli hassas olduğu bir konuya bakış açısının değişmesi gerektiğini savunan sinemacılar, taciz ve tecavüz kültürünü besleyen bu espriler karşısında sessiz kalmanın trajikomik olduğunu ifade etti. Zira dil gibi sanatın ve sinemanın da bir toplumu yeniden inşa edecek güce sahip olduğunu unutmak sığ ve zararlı komedi anlayışına sebep.

Benzer Yazılar

Sakinliğin keşfi

Ad Hoc

Mobil uygulamaların önlenemez yükselişi

Ad Hoc

“Şaşırtma sanayii ile yaratıcılığı ayrı tutmalıyız”

Ad Hoc