Manşet Tematik

İmkânsızı istemek neden gerçekçidir?

İmkânsızı istemek neden gerçekçidir?
İyimserlik kadar karamsarlığın da hüküm sürdüğü ilginç zamanlardan geçiyoruz. Bu ilginç zamanlar neyin mümkün neyin imkânsız olduğuna yönelik tüm düşünsel şemalarımızı güncellememizi gerektirebilir. Bu bir tehdit midir yoksa gerçekçi bir çözüme doğru ilk adım mı?

Geçtiğimiz haftalarda İngiliz Guardian gazetesindeki köşe yazılarından birinin başlığı, “Bu garip zamanlarda rahatlamak için 90’lardan daha iyi bir yer yok” şeklindeydi. Romantik komedilerin yükseldiği, Jurassic Park gibi görsel efektleriyle aylarca konuşulan yapımların görücüye çıktığı, Spice Girls ve Back Street Boys gibi güvenli grupların gençlerin enerjisini meşgul ettiği global -ve göreceli- olarak sorunsuz, tasasız ve olaysız yıllardı 1990’lar. Globalleşme, Asya toplumlarının yaşam standartlarını yükseltmeye başlamış, Batılı orta sınıfların ayarlarını ise henüz bozmamıştı. Her bakımdan ılımlı bir hava hâkimdi dünyaya.

Bugün içinde bulunduğumuz dönemi onyıllar sonra nasıl anacağımızı kestirmek şimdilik güç olsa da milenyum arifesinde vizyona giren Matrix’in düşündürdükleri, hemen ardından 11 Eylül saldırısı, önce dot.com balonunun patlaması, ardından 2008 finansal kriziyle gelen uzun süreli durgunluk ve son olarak da 2010’ların başından itibaren tüm uluslararası toplantılara damga vuran iklim krizi, göç krizi ve ekonomik adaletsizlikler… İnsan düşünmeden edemiyor: Sürekli bir krizde miyiz?

Yeni-iyimserlik

Bazılarına göreyse tarihin mümkün olan en iyi dönemlerinden birinde yaşıyoruz. “Tarihin en iyi yılı” unvanı da Batı demokrasilerinde artan popülizm dalgasının kristalleştiği 2016’ya aitti hatta. Aşırı yoksulluk içinde yaşayan global nüfus yüzde 10 oranında azalmıştı. Fosil yakıtların neden olduğu karbon emisyon oranlarının yükselişi durmuştu. İdam cezası ülkelerin çoğunda tarihe karışmıştı ve dev pandalar nesli tükenen türler listesinden çıkmıştı. İngiliz Times gazetesinin köşe yazarlarından Philip Collins’indi bu fikirler. Aynı yıl, New York Times’tan Nicholas Kristof da çocuk ölümlerinin 1990 yılındaki oranların yarısına düştüğünü ve her geçen günle birlikte 300 bin insanın elektriğe eriştiğini yazmıştı. 1972 yılında yalnızca 40 demokratik ülke vardı, 2000’lerdeyse Birleşmiş Milletlere üye 193 ülkenin 120’si demokratik bir rejime sahipti.

Bir de tabii neoliberal iyimserlik endüstrisinin en başarılı temsilcisi hatta kimilerine göre teorisyeni Harvard Üniversitesi profesörlerinden Steven Pinker’ı es geçmeyelim. Akıl, bilim ve hümanizmi birleştirerek 21’inci yüzyıl insanına ilham veren, Barack Obama’nın sık sık alıntı yaptığı, 2012 yılında “Doğamızın İyilik Melekleri: Şiddet Neden Azaldı” kitabı, 2018 yılında da Şimdi Aydınlanma kitabıyla Bill Gates’in okuma listesinden eksik etmediği Steven Pinker… “Steven Pinker size kapitalizmin savaşları nasıl engellediğini anlatıyor”, “Dünyanın çığırından çıktığını düşünebilirsiniz. Steven Pinker size bunun neden doğru olmadığını anlatıyor”, “İyimserlik tezi: Dünya geçmişten çok daha iyi durumda ve Steven Pinker bunu kanıtlayabilir”… Bunlar da 2015-2018 yıllarında dijital medya kanalı Vox’ta Pinker’a ithafen yayınlanmış makalelerden yalnızca birkaçı.

Çağımızın istatistiklerini yüzyıllar öncesiyle kıyaslayarak çok daha iyi durumda olduğumuzu iddia edenlerin ıskaladıkları bir ayrıntı olabilir mi? Gelmiş geçmiş en iyi istatistikleri barındıran 2000’li yıllar geçmişe nazaran daha katlanılabilir bir insanlık durumuna işaret ediyor olabilir ancak bu, olması gerekenin ne kadarını kapsıyor? Söz gelimi, bugün iklim krizini ya da açlığı sonlandırabilecek ekonomik ve teknolojik tüm imkânlara sahipken bunları yapmamayı seçişimiz; 200 yıl öncesinin sefaletini geride bıraktığımız gerçeğiyle telafi edilebilir mi? “The Antidote: Happiness for People Who Can’t Stand Positive Thinking” (Panzehir: Olumlu Düşünceye Katlanamayan İnsanlar için Mutluluk) kitabının yazarı Oliver Burkeman’ın gayet basit bir metodolojik itirazı daha var iyimserlere karşı: Yargıda bulunurken neden belirli bilgi parçalarını ayıklayıp diğerlerini kapsama dahil ediyoruz? Örneğin argümanınızı Avrupa’nın kent sokaklarında çürüyen veba mağdurlarından hareketle oluşturursanız, günümüz koşullarının şahane olduğu sonucuna varmanız gayet doğal olur. Ancak başlangıç noktanız kuraklıklara son vermek ya da küresel ısınmayı tersine çevirmek olsaydı bambaşka bir sonuç yargısına ulaşacaktınız.

İnsanlığa uzay boşluğundan bakmak

Burkeman’ın endişelerinden bir diğeri de gezegendeki insan yaşamının, ortalamada, giderek daha iyi standartlara eriştiği, bu ilerlemenin de bize kendimizi iyi hissettirmesi gerektiği yönündeki dayatmaların mutluluğun temel dinamiklerini ihmal etmesi: “Dünyaya dair yargılarımız kendimize ilişkin, yaşamımızı yakından ilgilendiren belirli kıyaslamalar sonucunda oluşuyor. İyimserleri eleştiren Cambridge Üniversitesi Siyaset Profesörü David Runciman’ın ifadesiyle ‘uzay boşluğundan kendimize bakarak’ değil. Küçük bir Amerikan kasabasında yaşayıp, eskisinden çok daha kırılgan ekonomik koşullara sahip olduğunu düşünüyorsan ya da hiçbir zaman ev sahibi olamayacağını bilen genç bir İngiliz isen Çinli orta sınıfların giderek zenginleştiğini öğrenmek pek de teselli gibi görünmeyebilir.”

Çinliler demişken, onların da dünya tarihine iyimserlikle yaklaştıklarını not düşelim. Collins, Kristof ve Pinker’ın görüşlerinin milyonlarca alıcıya ulaşmaya başladığı dönemlerde, 2015 yılında, YouGov’un hayata geçirdiği bir anket, Çinliler dışında dünyanın daha iyiye gittiğini düşünen bir ülke olmadığını ortaya koymuştu. Fransa, İngiltere, ABD, Malezya, Avustralya, Almanya, Norveç… Hepsi için dünya giderek daha da kötü bir hal alıyordu çalışmaya göre.

En az iyimserler kadar tekno-ütopistlere de benzer eleştiriler yöneltilebilir. Teknolojik gelişmelerin dünyanın tüm sorunlarına çare olabileceği ve dünyayı daha bağlantılı hale getireceği ancak en ufak bir hatanın aynı bağlantılı dünyayı yerle bir edebileceği, aynı paradigma içinde bir arada durmaması gereken olasılıklar gibi durmuyor mu?

3. Perde: Ve umut girer

2015 yılında bir kitap daha girdi sahneye: Türkçesiyle “İyimser Olmayan Umut”. Terry Eagleton şu sözlerle iyimserlerden farkını ortaya koyuyordu: “Hani şu meşhur bardağın yarısını boş gördüğü yetmiyormuş gibi diğer yarısının da tadı berbat, ölümcül bir sıvıyla dolu olduğundan neredeyse emin biri olarak, umut üzerine yazmak için biçilmiş kaftan değilim muhtemelen. Bir yanda hayat felsefesi ‘ye, iç, eğlen, yarın öleceğiz nasılsa’ cümlesiyle özetlenebilecek olanlar var, bir yanda da kendime çok daha yakın hissettiğim, ‘yarın öleceğiz’ diyenler. İnsanı dertlere salan bu eğilimlere rağmen bu konu üzerine yazmayı seçmemin bir nedeni, umudun, Raymond Williams’ın deyişiyle, ‘geleceğin kaybının hissedildiği’ bir çağda merak uyandırıcı biçimde ihmal edilmiş bir kavram olması”.

İyimserliği, yakın akrabası kötümserlik gibi, dünyanın farklılıklarını ve zenginliğini görmezden gelen, gerçekliğin güvenilir bir filtresinden ziyade kişinin mizacını yansıtan tek renkli bir meşrulaştırma jesti olarak tanımlıyor Eagleton ve ancak umuda sahip olanların yaşamın karanlık, bir o kadar da gerçek yüzüne bakma cesareti gösterebileceklerini savunuyor. Umut bir erdemdir, gerçekliğe yönelik aktif ve ahlaki bir yönelmeyi simgeler. Bu nedenle iyimserlik gibi dünyayı olduğu gibi kabul etmek istemez; dünyanın ne kadar çirkin olduğunu görür ve onu dönüştürmek için eyleme geçer. Umudun eylemi, sonunda adaleti getirmeyebilir ancak bu mücadeleye adanmış bir hayat takdire layık, onurlu bir hayattır.

Umutlu kişi arada kalmıştır: Elle tutulur ancak mükemmellikten uzak bir dünya ile henüz burada olmayan ancak cazibesiyle göz kamaştıran bir dünya arasındadır. Mevcut olana yönelik farkındalığı yüksek olduğu için sadece umut duyan kişi bambaşka ve yaşamaya değer bir gelecek yaratabilir.

Mümkün olan sınırların ötesi

Nasıl bir gelecek olmalı peki bu? Şimdiki zamanın işaret ettiğinden ya da organik devamından farklılaşan, bir kopuş şeklinde olmalı belki de gelecek. 1999 yılında yükselen “Başka bir dünya mümkün” sloganları eşliğinde yayınlanan, akademiden popüler kültüre ve iş dünyasına kadar geniş bir alanda yankılanan ve aylar boyunca -Türkiye de dahil- pek çok ülkede çok satanlar listesinden inmeyen No Logo kitabının yazarı Naomi Klein, Mart ayında Twitter hesabından bir video yayınladı ve konuşmasına serbest piyasa ekonomisinin önde gelen savunucularından Milton Friedman’ın bir sözünü anarak başladı. “Her yer ortalığa saçılmış fikirlerle dolu. Krizler vuku bulduğunda, atacağımız adımlar bu fikirleri temel alacak. Böyle durumlarda bizim en temel görevimiz hali hazırdaki politikalara yeni alternatifler geliştirmek, bu politikaları canlı ve erişilebilir kılmak; ta ki siyaseten imkânsız olan siyaseten kaçınılmaz haline dönüşene kadar”.

Söylemeye gerek yok; Naomi Klein dünyayı Friedman’ınkinden bambaşka bir konumdan yorumluyor ancak Nobel ödüllü ekonomistin kriz anlarında mümkün hale gelen imkânsız fikirler yaklaşımına da hak veriyor. Ancak kimin, hangi imkânsız fikirleri olacak bunlar? Daha fazla şok doktrini, kriz ve trajedi üreteceği geçmişten belli olanlar mı yoksa mümkün olduğunca çok insanın refahını ve güvenliğini sağlamak üzere tasarlanmış olanlar mı?

“Gerçekçi ol, imkânsızı iste” 1968 Paris’inde Sorbonne Üniversitesi duvarlarına yazılan bir slogandı. Bu sloganı duyan herkes imkânsızı istemenin nasıl gerçekçi olabileceği üzerine düşünmüştür herhalde. Sonrasında üzerinden yıllar geçer ve dünya dengelerinin nasıl işlediğini görürsünüz. Martin Luther King Jr’ın Birmingham Hapishanesi’nden kaleme aldığı mektubu okuduğunuzdaysa imkânsız ve gerçekçi olanın yakın ilişkisi biraz daha şekillenmeye başlar. Mektupta sivil haklar mücadelesinin önündeki en büyük engelin ılımlı beyazlar olduğunu yazar King. Yani, adalettense düzene inananlar; adaletin mevcut olduğu pozitif bir barıştansa, gerilimin olmadığı negatif bir barışı tercih edenler… Hâlihazırda yaşanan tüm adaletsizliklerin varlık zeminini oluşturan düzenin içinde kalmak mı gerçekçi bir sonuç üretebilir yoksa bu düzenin mümkün olarak tanımladığı ufkun ötesine geçmek mi? Düşünün…

Bu yazı ilk kez Ad Hoc Nisan 2020 sayısında yayımlandı.

Benzer Yazılar

Önyargının makine ve insan olarak portresi

Ad Hoc

Güzelliğin ardındaki cinsiyet yanılgısı

Ad Hoc

Aslan sofrası

Ad Hoc