Ekonomi

İş, daha fazla iş…

İş, daha fazla iş…

Bugünlerde çoğu insan, John Maynard Keynes’in 1930’lu yıllarda yaptığı, teknolojinin yüzyılın sonuna doğru gelişmiş ülkelerde haftalık çalışma süresini 15 saate düşürecek şekilde gelişeceği öngörüsünün tam olarak ne zaman gerçekleşeceğini merak ediyor olsa gerek. Keynes, fabrikalarda otomasyonun yaygınlaştığına, kitlesel üretimin artışı ve yoğunlaşan elektrik, buhar ve kömür kullanımıyla ABD’deki verimliliğin 1919-1925 yılları arasında yüzde 40 oranında arttığına tanık olmuştu. Bu verimlilik yaşam standartlarının yükselmesini ve çalışma hayatının radikal bir şekilde değişmesini beraberinde getirmişti. Verimlilik ilerleyen yıllarda da, bir kez daha teknolojik gelişmeler sayesinde- artmaya devam etti.

Londra menşeli Centre for Economic and Business Research (CEBR) ve O2 Business’in 2013 yılında yayınladığı “Individual Productivity” (Bireysel Verimlilik) raporuna göre, 1972 ve 2012 yılları arasında bireysel çalışan verimliliği, mobil telefonlar, e-posta ve iş yazılımları gibi enformasyon ve iletişim teknolojilerinin katkısıyla saatlik yüzde 480 oranında, yani yaklaşık 5 kat arttı. 1970’li yıllarda bir gün süren iş aktiviteleri, bugün 1,5 saatte tamamlanabiliyor.

Peki, haftada 15 saat çalışmak yerine neden daha fazla çalışıyoruz?

Pandemik hallerimiz

İş hayatı kalıcı olduğu düşünülen büyük dönüşümlerden geçerken belirli olasılıkları dikkate almakta fayda var. Özellikle uzaktan çalışmanın anaakım hale geldiği pandemi sürecinde, yapılan araştırmalara göre günlük çalışma süresi ABD’de 3 saat; Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve Kanada’da 2 saat; Hollanda, Danimarka, Belçika ve Avusturya’da 1 saat artış göstermesi, geleceğe dair üzerinde düşünülmesi gereken gelişmelerden bazıları.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nün Temmuz ayında yayınladığı “Teleworking during the Covid-19 pandemic and beyond” raporu, pandemi öncesinde de uzaktan ya da evden çalışanların genellikle profesyonel ve özel hayat ayrımını ortadan kaldıracak şekilde daha fazla çalışma eğiliminde olduğunu işaret ediyordu. Örgütün, pandemi sürecinde gerçekleştirdiği anketlere göre de uzaktan çalışmaya geçiş yapan katılımcıların yüzde 38’i daha fazla; her 4 çalışandan biri (yüzde 27) şirketlerinin taleplerine yetişebilmek için boş zamanlarında çalışıyor, günlük resmi çalışma saatleri dışında kalan sabah ya da akşam saatlerini de çalışarak değerlendiriyor.

ABD menşeli Ulusal Ekonomik Araştırmalar Bürosu (NBER)’nun Kuzey Amerika, Ortadoğu ve Avrupa’da 21 bini aşkın şirketten 3 milyonun üzerinde çalışanla gerçekleştirdiği araştırmalara göreyse, bu dönemde yüzde 5 daha fazla e-posta gönderdik, gönderdiğimiz e-postalara yüzde 3 daha fazla yanıt aldık. Pandemi sürecinde toplantılarımız ve toplantıya katılan kişi sayısı yüzde 13 artış gösterdi.

Daha az çalışmayı değil, daha çok tüketmeyi seçtik

Çalışma süresinin neden düşmediğine yönelik sorunun ekonomik olduğu kadar tabiatı itibarıyla politik yanlara sahip cevapları var. Yıllar içinde artan verimlilik, daha fazla verimlilik artışı talebine dönüştü. Bu talep, daha fazla iş ve daha yüksek ücret vaatleri olarak sundu kendini. (Oysa Keynes’in aklındaki daha az iş, daha kısa çalışma saatleri ve bunlara bağlı olarak daha yüksek ücretler üzerine kurulu bir ekonomiydi.) Bu taleplere karşılık sunulan vaatlerin ne kadar gerçekleşebildiği de bir başka bir tartışma konusu.

Gelişmiş dünyada iş kavramının geçtiğimiz yüzyılda radikal bir paradigma değişikliğine maruz kaldığı bir gerçek. Öncelikle sanayi ve tarım endüstrilerinde çalışanların sayısının dramatik bir şekilde düştüğünü ve hizmet sektöründe ciddi bir yoğunlaşmanın gerçekleştiğini teslim etmek gerek ki hizmet sektörü artık mağazalarda, restoranlarda ya da temizlik ve bakım gibi alanlardaki istihdamla sınırlı değil. Danışmanlık, çağrı merkezleri ve muhasebe gibi endüstrilerdeki artan çalışan sayısını da kapsıyor. Yalnızca ABD’de 1910 ve 2000 yılları arasında idari işler, ofis/büro işleri, satış ve servis işlerinde çalışanların toplam istihdamdaki yeri dörtte birden dörtte üçe yerleşti.

Keynes’in ütopyasının neden gerçekleşmediğine antropolog David Graeber’in verdiği yanıt, tüketimdeki muazzam artışın hesaba katılmamış olması. “Daha az saat ile daha fazla oyuncak ve zevk arasında seçim yapma imkânı göz önüne alındığında, toplu olarak ikincisini seçtik. Bu güzel bir ahlak dersi sunuyor… Evet, 20’li yıllardan beri sonsuz çeşitlilikte yeni işlerin ve endüstrilerin yaratılmasına tanık olduk, ancak çok azının suşi, iPhone veya şık spor ayakkabı üretimi ve dağıtımı ile ilgisi var…” diyor Graeber. Kısaca, Keynes’in kehanetinin öngöremediği şey, kapitalizm oldu. Keynes, belli başlı temel ihtiyaçlarımız ve bazı arzularımız tatmin edildiğinde, çalışmaya ara vereceğimizi düşünmüştü belki de. Ancak biz, sosyo-ekonomik durumumuza bağlı olarak, sürekli yeni ihtiyaçlar icat eder olduk. Bu ihtiyaçları temin edebilmek için verdiğimiz tavizse daha fazla çalışmak oldu.

Çalışma süresindeki artışların, teknolojik ilerlemelerden ve tüketim kapitalizminden -kısmen- bağımsız gerçekleştiği bir mekân olduğunu da eklemeliyiz: ev içi, yani Sisifos-vari aktivitelerin yegâne üretim yeri. Tarihçi Ruth Cowan 1983 tarihli “More Work for Mother” kitabında, 20’inci yüzyılda belirli teknolojik cihazların eve girmesinin kadınların boş zamanını artırmadığını yazıyor. Evet, halı temizleme elektrik süpürgesiyle birkaç dakikaya indi ya da çamaşır makinesi çamaşır yıkama zahmetini ziyadesiyle azalttı ancak bir ev kadınının domestik işleri yine de bitmek bilmedi. Zira ev işlerinin tabiatı değişse ve verimlilik yükselse de, toplumun temizlik ve ev-içi düzenine yönelik beklentileri ve standartları da artış gösterdi. Ev hayatına çeki düzen verenlerin omuzlarındaki yükler de…

Çalışmaya dair hangi senaryoyu tercih edersiniz?

Geleceğin çalışma modellerini düşünmek, toplumsal örgütlenmenin geleceğini düşünmekle eşdeğer zira sanayi devriminden itibaren geleceğe dair senaryolar üretirken bünyesine çalışmanın geleceğini de ekleyen çoğu ekonomik ya da edebi eser, toplumdaki kadın-erkek ilişkilerinden suç oranlarına, iktisadi gelişmişlik ve servet dağıtımından adalete kadar çoğu olgunun akıbetinin de çalışma modeline göre şekilleneceğini öngörmüştü.

İngiliz Royal Society of Art, geçtiğimiz yıl yayınlanan “Four Futures of Work” araştırmasında, gerçekleşmesi eşit derecede muhtemel dört farklı senaryo üzerinden geleceğin çalışma koşullarını aktarmıştı. The Big Tech Economy (Büyük Teknoloji Ekonomisi) senaryosunda teknoloji öylesine gelişir ki, gündelik ürün ve hizmetlerin kalitesi artar, üretim maliyetleri düşer. Ancak politik ve iktisadi güç birkaç ABD’li ve Çinli devin elinde yoğunlaşır; işsizlik artar ve iş güvencesi azalır. Her şey o kadar hızla gelişir ki sendikalar ve işçiler bu değişime zamanında yanıt veremezler. The Precision Economy (Öngörü Ekonomisi) senaryosuysa gözetim mekanizmalarının radikal bir şekilde yaygınlaştığı ve değerin, milyarlarca sensörün izlediği nesne, insan ve çevreden elde edilen verilerin analiz edilmesiyle üretildiği bir gelecek tasvir eder. Gig platformları ve performans derecelendirme sistemleri yaygınlaşmıştır. Bazıları bu eğilimlerin istilacı olduğundan yakınır, diğerleriyse bireysel çabanın daha cömert bir şekilde ödüllendirildiği yetenek-merkezli bir sistem olduğunu düşünerek durumu kabullenir.
Üçüncü senaryo The Exodus Economy (Göç Ekonomisi) olur. Büyük bir ekonomik kriz sonucunda Ar-Ge çalışmalarına ayrılan kaynaklar tükenir, dolayısıyla düşük vasıflı, üretkenlikten uzak ve ücretlerin az olduğu bir ekonomi egemen olur. Kemer sıkma politikalarından fazlasıyla etkilenen işçiler, kapitalizmin yaşam standartlarını artırmayacağına ikna olur ve iki seçenekten birini tercih ederler: kendi kendine yeten, kentleşmemiş ve sanayileşmemiş bölgelere doğru göç etmek ya da kentlerde kalıp yoksulluk içinde yaşamak ve toplumun temel ihtiyaçlarını karşılamak için kurulan kooperatiflere bel bağlamak. Dördüncü senaryo, yani The Emphaty Economy (Empati Ekonomisi) aralarında en iyimser olanıdır. Sorumlu bir gelecek öngörür. Teknolojinin ilerlemesine halkın bilinçlenmesi ve şirketlerin toplumsal çıkarlara göre regüle edilmesi eşlik eder. Otomasyon ise işçiler ve sendikalarla ortaklaşa biçimde yönetilir. Eğitim, bakım ve eğlence gibi “empati sektörleri” herkes için erişilebilir hale gelir.
Bugün içinde bulunduğumuz sosyo-ekonomik düzen, ilk üç senaryodan izler taşıyor gibi görünüyor. Hayallerse dördüncü senaryonun gerçekleşmesinden yana. O güne kadarsa, ciddi bir iş dünyası sorunuyla baş etmemiz gerekecek: tükenmişlik.

ntüle

Çalışmanın geleceği tükenmekte mi?

Daha fazla verimliliğin daha fazla -Graeber’e göre gereksiz ve anlamsız- iş yaratması, enformasyon teknolojileriyle her an bağlantılı oluşumuz ve son olarak tüketim arzusunu tatmin edilebilir kılacak gelir beklentisine girmemiz derken, daha çok çalışıyoruz ve bunu yaparken anlamsızlık ve yetersizlik gibi hislerle boğuşuyoruz. İş dünyası bir süredir, tükenmişlik sendromunu gündeminde tutuyor. 2019 yılında Dünya Sağlık Örgütünün resmi hastalıklar sınıflandırmasında yer verdiği sendrom, “başarılı bir şekilde yönetilemeyen kronik işyeri stresinden” kaynaklanıyor. Enerji tükenmesi, kişinin işiyle olan zihinsel mesafesinin artması ve işiyle ilgili olumsuzluk duygusunun öne çıkması ve azalan mesleki verimlilik olarak tanımlıyor örgüt tükenmişlik sendromunu.

Korn Ferry’in 7 bin çalışanla yaptığı bir araştırma, pandemi döneminde ABD’li profesyonellerin yüzde 73’ünün tükenmişlik sendromunun etkilerini hissettiğini; yönetim danışmanı ve Time, Talent, Energy: Overcome Organizational Drag kitabının yazarı Eric Garton ise, pandemi öncesinde yaptığı araştırmalarda tükenmişlik sendromunun iş dünyasına maliyetinin, esenlik ve sağlık programlarıyla, yıllık 125 ila 190 milyar dolar olduğunu ortaya koyuyor.

İşyerinde zihinsel sağlık uzmanı Camille Preston, Pyschology Today dergisinde yayınlanan makalesinde tükenmişlik sendromunun nedenleri arasında şirketlerin çalışanlarına anlamlı ve ilham verici geri bildirimler ve çalışma koşulları sunmamasını ve kişilerin yaptıkları işin anlamı üzerine düşünecek zamana sahip olmamasını öne sürüyor. İş dünyasında tükenmişliği önlemeye yönelik projeler ya da çalışanların “esenlik ve iyi yaşam gurularının” öğretilerini bireysel hayatlarında uygulamaya yönelmesi, yaşanan kontrol kaybı ve belirsizlik hislerine ne kadar tatmin edici yanıtlar veriyor, bilemiyoruz. Ancak bu sorunun bireysel ya da özel sektör bağlamında çözümü oldukça zor. Biraz daha empatik bir iktisadi sisteme geçmek gerekiyor. Ve bunu hep birlikte yapmalıyız.  

Benzer Yazılar

Gastronomi ve festival ekonomisi

Ad Hoc

Yapay zekânın muhtemel etkilerinden hakikaten endişeli miyiz?

Ad Hoc

Gig ekonomisi: Dost mu düşman mı?

Ad Hoc