İnsan

İstanbul’un kent kültüründe sokak köpekleri

Kültürün Hayvan Kökenleri kitabının hemen başında Fransız etolog ve filozof Dominique Lestel doğa-kültür ayrımını eleştirir:

“Klasik Batı düşüncesinde doğa ile kültür temel ve birbirine indirgenemez iki karşıt terimdir. İnsan, özü itibariyle ‘kültürlü hayvan’dır; bu tanım onu tüm diğer hayvanlardan ayırt etmekle kalmaz, onu diğerlerinden öyle bir ayırır ki insanı hayvan olmaktan da çıkarıverir. İnsana dair bu kavrayış hayvana ilişkin belli bir tasavvurla da paraleldir; buna göre hayvan az çok zeki olabilir fakat her halükârda önceden programlanmış bir nevi özerk robottur.” (Lestel, 2004). Oysa, yine Lestel’e göre, bugün artık bu kavrayışın çok ötesindeyiz. Son 30-40 yılda özellikle etolojinin açtığı yeni perspektifler doğa/kültür, insan/ hayvan gibi en klasik teolojik ayrımları terk etmeye zorluyor bizi. İnsan dışındaki canlıların kendilerine mahsus evrilen, gelişen, çeşitlenen yaşam kültürleri olduğu; hayvanların pek çoğunun bu itibarla özne olarak değerlendirilmeleri gerektiği artık bilimsel kabuller olarak kendilerini dayatıyor. Haliyle insan kültürlerinin de belirli türden bir hayvanın ürettiği, türettiği, bozup yeniden kurduğu ve çetrefilleştirdiği kültürler olarak okunması gerekiyor.

Lestel’in, fazlasıyla kapsamlı olduğundan bu kitabında ele alamadığını itiraf ettiği temel bir mesele, insanlar ile çeşitli hayvanların birlikte oluşturdukları ve işledikleri kültürler. Bizimse hemen elimizin altında, gözlerimizin önünde canlı bir örneği bulunuyor bunun: İstanbul’un sokak köpekleri.

17’nci yüzyıl İstanbul panoraması. Matthäus Merian, Constantinopolitanæ Urbis Effigies Ad Vivum Expressa Quam Turcæ Stampoldam Vocant. AD 1635

“Çok-türlü” bir kent kültürü

İstanbul’un sokak köpeklerinin kendilerine mahsus kentli bir “kültürleri” vardır. Kentli ahaliyle (insanlar, kediler, kuşlar…) özgür ve kişisel ilişkiler kuran, sevdikleriyle görüşüp sevmediklerini dışlayabilen, çeşitli renklerde birbirine benzemeyen ahbaplıkları olabilen bireylerdir. Kent yaşamında, kimsenin mülkiyet nesnesi olmaksızın anlam örgüsünün oluşumunda etkin özneler olarak yer alırlar, halk tahayyülünde de etik ağırlıkları vardır. Bu nedenle etolojiyi olduğu kadar ekolojiyi, kent sosyolojisini ve temel kavramlar üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kıldığı ölçüde felsefeyi de ilgilendiren bir olgudur bu.

Ogier Ghiselin von Busbecq
(1522-1592). Kanuni Sultan
Süleymen zamanında, 1555-
1556 yıllarında Osmanlı
payitahtında Habsburg elçisi
olarak görev almış, buradaki
izlenimlerini 1589 tarihli
Legationis Turcicae Epistolae
Quatuor adlı kitabında
aktarmıştır.
(Gravür: archive.org)

İstanbul’un köpek sakinlerinin bu kendilerine mahsus kültürünün çeşitli veçhelerini, insan kentlilerle ilişkilerinin
geçirdiği aşamaları, yönetim mekanizmalarının müdahalelerini, köpeklerle insanların bunlar karşısında kimi zaman spontane kent kültürü oluşturan İstanbul’daki sokak köpeklerinin yaşamı hemen İstanbul’un fethini izleyen yıllardan itibaren Batılı seyyahların dikkatini çekmiş ve hatıra yazılarına konu olmuş. Ulaşabildiğimiz en eski kaynak, Kanuni Sultan Süleyman zamanında Habsburg Elçisi olarak 1555-1556 yıllarında İstanbul’a gelen Baron von Busbecq’in 1595 yılında yayımlanan Türk Mektupları oldu. Aynı dönemde İstanbul’a gelip izlenimlerini yazan pek çok kişiyle benzerlikler taşıyan bu gözlemleri ilk olması sıfatıyla aktarıverelim.

Busbecq, ülkede yaşayanların bütün hayvan türlerine karşı fevkalade merhametli olduklarını belirtiyor. İslam’a göre “pis” sayılan köpeklerin evlerde beslenemediklerini, ancak sokaklarda belirli bir sahipleri olmaksızın bazı mıntıkalar dâhilinde yaşadıklarını ve ahali tarafından düzenli olarak
beslendiklerini, kendisinin ise bu diğerkâmlığı ve alicenaplığı epeyce abartılı bulduğunu hissettirerek anlatıyor.

Busbecq’in hayvanlara gösterilen diğerkâmlığı “abartılı” bulmasının başlıca nedeni, aynı davranışların insanlara, bilhassa Müslüman olmayanlara göstermekte daha çekinik davranılması. Anlaşılan kendisine yapılan açıklama şu oluyor: Cenab-ı Hak, insana kendi maişetini sağlamak için her türlü olanağı vermiş, bu biçare hayvanlar ise bir küçücük canları, bir sıkımlık nefesleri ile ancak insana muhtaçlar yaşayabilmek için. Adil olan, insanın onları beslemesidir, vesselam.

Nitekim yüzyıllar boyunca kente gelen seyyahlar da İstanbul ahalisinin köpeklerin beslenmesini bizzat
örgütlediklerini, yetmiyormuş gibi ölümlerinden sonra da besledikleri hayvanlar aç kalmasınlar diye vakıflar kurup, bir miktar para bağışladıklarını, İstanbul’da sokak kedi ve köpeklerine her akşam yemek vermekle mükellef vakıflar, hayvan hastaneleri bulunduğunu, kışın barınacakları kulübeler yapıldığını, doğum yaptıkları zaman zengin fakir demeden mahalle sakinlerinin loğusanın başına toplanıp kiminin yemek verdiğini, kiminin altına battaniye serdiğini hayretler içinde anlatır dururlar.

Gravürler Tek-Esin
Vakfı Koleksiyonu’ndan
alınmıştır.

Ekrem Işın, “Dört Ayaklı Belediye” başlıklı yazısında İstanbul’un sokak köpeklerini, kentin dinî simgesel yaşamının bileşkesinde bizzat kentin sokaklarının yarattığını, kentli köpeklerin bu örgü içinde merhametle yaklaşılan canlılar olduğunu, fakat bunun yanı sıra kentte çöpleri ayıklamak, sokakları kollamak gibi işlevler
üstlendiklerini, toplumsal yaşama aktif olarak ve doğrudan doğruya müdahil olduklarını söyler.

Görülen o ki, İstanbul’un kent kültürü çok-türlü (multi-species) karakteriyle erken modern dönem seyyahlarının epey ilgisini çekiyor. Ancak en başlarda egzotik ve nevi şahsına münhasır bulunan bir kültüre duyulan ilgi, merak, hatta bir nevi gıptayla yazıldığı yer yer hissedilebilen metinlerin tonu yüzyıllar ilerledikçe değişmeye,
perspektifler çeşitlenmeye başlıyor…

Yazı: Ali Bilgin, Felsefeci; Kiraz Özdoğan, Sosyolog

Benzer Yazılar

Bana bu dansı lütfeder misiniz? Ya da daha fazlasını…

Ad Hoc

Derin bir bilgi ve şifa kaynağı olarak beden

Ad Hoc

Suya yapılan yolculuk

Ad Hoc