Ekonomi

“İş”te ihtiyaç – değer ya da erdem ilişkisi

Yapılan her işin her çalışmanın her bir türünün belli bir insan ihtiyacına, insanla doğrudan ya da dolaylı bağlantısı içinde, günümüzdeki moda deyimle “ekosistemin” işleyişine şöyle ya da böyle yanıt verdiği hepimizce bilinir. İnsan ihtiyaçlarının neredeyse her geçen gün arttığı ve çeşitlendiği günümüz dünyasında, bununla koşutluk içinde çalışmanın da türce çeşitlendiğine tanık olmaktayız. Yeni iş türleri, alışılmış bir deyimle yeni iş kolları, yeni meslekleri, yeni insan eylemlerini, yeni insan ilişkilerini de beraberinde getiriyor.

Tam da burada sormak gerekiyor: Bir işi yapmak, bir insan başarısının öznesi olmak, daha farklı bir anlatımla bir değer üretmek ya da yaratmak, insan – insan ya da insan – insan olmayan ilişkisinde bir ihtiyacı karşılamak, yapısı gereği sadece ve sadece ihtiyacın karşılanması anlamına mı gelir? Burada işin her aşamasında düz ya da başka bir deyişle, mekanik ya da sadece teknik bir yapılanma mı söz konusudur? Daha günlük bir anlatımla, işin öznesi ya da sahibi olarak bir işi yapıp geçer gider misiniz; yoksa daha ilk adımdan itibaren, daha işe başlarken, “özenli düşünme” diyebileceğimiz bir düşünme modelinin eşliğinde; işin, işle doğrudan bağlantılı yapıp etmenin kendisi üzerinde de düşünür müsünüz? Hatta öyle ki, yapılan işe katılan herkesin, her öznenin de işle ilgili yapıp etmesinin, eyleminin, pratiğinin üzerinde düşünmesi gerekmez mi?

Sürekli yaratıcı, yenilikçi ve girişimci olmak

İş dünyasında “yaratıcılık”, “yenilikçilik”, “girişimcilik” her an dillerde… İşin bir tarafından tutan herkes bu üç insan faaliyetinden sürekli olarak söz edip duruyor. Çalışanlar ya kendilerinden gelen bir iç sesle yaratıcı, yenilikçi, girişimci olmak için çırpınıp duruyorlar ya da işi beraber kotardıkları kişiler onları sürekli olarak yaratıcı, yenilikçi, girişimci olmaya teşvik ediyorlar.

Düz bir mantıkla işleyen yaratıcılık, yenilikçilik ve girişimcilik yukarıda dikkati çekmeye çalıştığımız gibi, teknik olarak, sadece çözüm getirmek, kazanmak tutkusuyla ve hatta hırsıyla, ne olursa olsun sadece belli bir ihtiyacı karşılamaya yönelik olanla buluşuveriyor. Sonuç ne öyleyse? Var olan ve farkına varılan bir ihtiyacın, özensiz, niteliksiz bir biçimde karşılanması; yaratılan ya da üretilen bir değerin, bir insan “başarısının”, aslında bu sözde başarının, kısa ya da uzun erimde başarısızlık olarak yeniden insana geri dönmesi, hatta insana, tümüyle insan dünyasına zarar vermesi…

Öyleyse yapılması gereken ya da üzerinde ayrıntılı olarak durulması gereken ne? Belli bir ihtiyacı karşılamaya yönelik olarak yapılan işin sadece ihtiyacı gidermekle yetinmemesi, bununla sınırlanmaması; söz konusu ihtiyacın karşılanması ya da giderilmesi için yapılan işin, sadece insan dünyasında bir anlamı olan “değer” ya da “erdem” ile birlikte gitmesi. Çalışanlar, iş dünyasında sürekli olarak karşılaşanlar, toplumun bir bakıma taşıyıcı temeli olan işbölümünün bileşeni olarak çalışma eyleminin öznesi olan kişiler bu nokta üzerinde ne ölçüde özenli bir biçimde düşünüyorlar?

Etik değerleri “iş”e katmak

Üretim ya da hizmet sektöründe bir değer ya da ürün – hizmet üreten, yaratan çalışanın kişi olarak, yarattığı ya da ürettiği bu değer üzerinde, elde ettiği insan başarısı üzerinde düşünmesi, bir insan ihtiyacını karşıladığının farkına varması, yaptığı bu işi değerli kılanın, hem kendisiyle hem de yöneldiği insanlarla bağlantılı olarak, etik değerlerle, etik ilkelerle bağlantısının olduğunun farkına varması gerekir.

İnsanın iş dünyasındaki bir “birey” ve özellikle değer yaratan bir “kişi” olarak yapacağı, hatta yapmakta olduğu işin, eylemin kalkış noktası olarak niyetinin, amacının insan dünyasına özgü etik değerlerle olan bağı üzerinde düşünmesi son derece önemlidir. Öyleyse buradaki ihtiyaç – değer ilişkisinin, işteki eylemin, çalışmanın, verilen emeğin başlangıç noktasıyla, yürüyüş yoluyla ve varış noktasıyla, ulaşılmak istenen amaçla bağlantısı içinde, etik değerlerle ya da erdemlerle doğrudan ilintili olduğunu özenli düşünmenin katkısıyla ancak açıkça görebiliriz.

Buraya kadar yaptığımız çözümlemeyi belki de en iyi anlatan, neredeyse bir özdeyiş olarak yinelenen, Ortaçağ’da en çok Petrus Abælardus’un dile getirdiği “iyi yapmak, iyiyi yapmak” (bene facere, bonum facere) deyimidir. Yapmak: Bir değer, bir başarı elde etmek; ancak onu iyi bir şekilde; temel erdemleri, temel etik değerleri, ilkeleri gözeterek yapmak gerçekten önemlidir; insanca olan, olması gereken de budur.

Nedir bu temel değerler ya da erdemler? Yerine göre “temkin”, “basiret” (phronesis, prudentia) olarak çevirebileceğimiz; daha serbest bir çeviriyle de sağduyulu, sağgörülü olmakla bağlantısı içinde ele alabileceğimiz “özenli düşünme” ve özenli düşünme üzerinde ancak yükselebilen “adalet”, “cesaret”, “ölçülülük”, “sorumluluk”, “yükümlülük”, “saygı” gibi etik değerler ya da erdemlerdir.

Bundan sonraki yazılarımızda bunların her birinden somut örnekler çerçevesinde söz edeceğiz.

Betül Çotuksöken, Öğretim Üyesi

Benzer Yazılar

Duvarları yıkmak mı gerekli inşa etmek mi?

Ad Hoc

İş dünyası ve temel erdemler: Temkin

Ad Hoc

Uykusuz geceler

Ad Hoc