Ekonomi

“İş”te “karşılaşma” ve “karşılama”

Kendimizi her yere taşıyoruz. Kendimizde ne var öyleyse? Şöyle bir düşünelim: Bedenimiz, bedenimizin durumları, halleri, dürtülerimiz; onun iyi oluşu, az iyi oluşu, olmayışı, kendimizi duyumsamamız, hissetmemiz; alışkanlıklarımız, mizacımız, özelliklerimiz, tepki verme biçimlerimiz… Geçen defa üzerinde durduğumuz gibi, olağan ve olağandışı durumlar karşısında geliştirdiğimiz duruşlar, çoğun kendimize yönelik koruma-korunma mekanizmaları, düşünme alışkanlıklarımız, yalanlarımız, kaçışlarımız, kaçınmalarımız, dili kullanma biçimimiz, sıkça dile getirildiği gibi, söylemimiz, anlama tarzımız, önyargılarımız, toplumsal-tarihsel-kültürel değerlerimiz, değerlendirmelerimiz, yorumlamalarımız… İşte, iş dünyasında ve onun uzantısında hep bunların arasında değil miyiz? Burada saptadıklarımızın hepsi de aslında ben-öteki, ben-başkası, ben-iş arkadaşım, ben-ekip arkadaşım, ben-yöneticim, ben-yönettiğim kişi/kişiler, ben-işim, ben-iş ortamı arasındaki ilişkileri göstermiyor mu? Durum gerçekten karmaşık ve “ben” çalışan olarak, üstelik hem yüz yüze hem sanallık içinde bu karmaşıklığı sürdürüyorum, farkına varayım ya da varmayayım.

Davranışlar pozitivist bir kavrayışla açıklanabilir mi?
Günümüz dünyasında iş ortamında her biri tam bir tekillik içinde yaşanan özellikleriyle varlığını sürdüren “ben”ler, “insan”lar, “kimlik”ler, “kişilik”ler sürekli olarak karşılaşıyorlar. Hatta bu karşılaşmaların işle olan bağlantısı sürekli olarak kuruluyor ve temelde büyük bir iyi niyetle iş için, işi merkeze alarak bir bakıma, söz konusu karşılaşmaların en iyi şekilde başlaması ve sürdürülmesi için çok sayıda ön hazırlıklar yapılıyor. “İnsan Kaynakları Yönetimi” başlığı altındaki çalışmalar başka nasıl en kolay biçimde anlatılabilir ki? Uzmanlarca düzenlenen iş görüşmelerinin kişi-kişi, kişi-iş, kişi-iş ortamı karşılaşmasına odaklandığı ve özellikle de pozitivist bir kavrayışla, “davranış”ı ölçmeye odaklandığı açık.

Oysa insan kendisi ve kendisi olmayanla karşılaşmasını mekanik bir şekilde sürdüren bir varlık mı? İnsan; kişi olarak özellikle dar bir etki-tepki mekanizmasının içine sığabilir mi? Yukarıda sıraladıklarımızı ana çerçevelere yerleştirecek olursak, onun her an değişen bir bedeni, her an farklılaşan bir düşünme dünyası ve yine her an şöyle ya da böyle kendini ortaya koyan bir söylemi var; bilincinden başka bir şey olmayan, zamanlararası yaşayan bir varlık olduğunu gösteren kocaman bir belleği var, bu bellekte biriktirdikleri var! Her birimiz bu yapılanışımızın her bir ögesini bulunduğumuz her yere taşıyoruz, gittiğimiz her yere götürüyoruz, ister yüz yüze ilişkilerimizde olsun ister sanal dünyadaki ilişkilerimizde olsun. Her birimizin, moda tabirle “network”ü yok mu? Her birimiz aynı zamanda artan bir hızla ve oranla “ağdaş” (netizen) değil miyiz?

Gerekli koşullardan yeterli koşullara
İş dünyasının özneleri olarak ilkin kendimizle ve ardından da başkalarıyla, yaptığımız işin kendisiyle, iş ortamıyla ve bunların hepsini çerçeveleyen “iş iklimi”yle “karşılaşmamız” üzerine düşünmemiz; bunların hepsini nasıl “karşıladığımız” konusunda epeyce kafa yormamız gerekiyor. Karşılaşmalarımıza yönelirken, bağlantılı olduğumuz ya da bağlantılı olduğumuzu sandığımız durumları, olup bitenleri, birdenbire gelişen yeni durumları karşılarken kendimize yönelik çözümlemeler yapmak ve bu çözümlemeleri yalnızca, örneğin, “işletme” bilgisine ya da yine moda tabirle, “iş ve örgütsel psikoloji” bilgisine dayandırmak, işin yalnızca gerekli koşulu olarak kendini gösterir. Yeterli koşul ne öyleyse? “İş etiği” bilgisidir ve burada çok yönlü, öncelikli olarak “insanî” (tümel olarak) ve “bir insanı” (tekil olarak) tanımaya yönelik bir bilgilenmeye, incelikli bir düşünmeye gereksinim vardır.

O zaman da insan-dünya-bilgi/bilgi olmayan ilişkisini, insanı kesinlikle merkeze almamak üzere insan açısından anlamamızı sağlayacak olan insan-varlık bilgisine (antropontoloji) ihtiyacımız var. Genellikle insanın “insan” olarak nasıl bir varlık olduğunu bilirsek, “iş”teki özneleri, tek tek insanları da o kadar iyi anlayabiliriz. Hatta onların kendilerini anlamalarına da yardımcı olabiliriz. Ama bütün bunlar için ilkin kendimizle ve sonrasında da yine kendimizle karşılaşmayı elden bırakmamak üzere, başkalarıyla karşılaşmaya ve bu karşılaşmanın işleyişi üzerinde düşünmeye ihtiyacımız var. Bu konularda, burada kısaca verilen ipuçlarını değerlendirmek için var mısınız gelecek aya kadar bir Platon diyaloğunu okumaya, örneğin, Protagoras, Lakhes ya da Menon olabilir bu kitaplar… Sokrates (Platon) “karşılaşma”nın, “karşılama”nın ne demeye geldiğini, neredeyse tarih üstü bir kavrayışla ne de güzel sergiler bu yapıtlarda…

Betül Çotuksöken
Öğretim Üyesi

Benzer Yazılar

Uykusuz geceler

Ad Hoc

Arı varsa hayat, çiçek varsa bal var

Ad Hoc

Küresel eşitsizlikler devam edebilir

Ad Hoc