Ekonomi

İyi insanlar ve muhtaçlar ekonomisi

İyi insanlar ve muhtaçlar ekonomisi

Duke Üniversitesi mimarlık tarihçilerinden Caroline Bruzelius, Foreign Policy dergisine 16 Nisan tarihinde verdiği söyleşide 40 yıl kadar önce Notre Dame’ın ziyarete açık olmayan bölümlerini gezdiğini, katedralin özellikle ahşap kısımlarının yüzyıllar içinde ne kadar zayıfladığına tanık olarak acil bir restorasyon ihtiyacı duyduğunu aksi halde güzelim tarihin avuçlarımız arasından kayıp gidereceğini açıkladığını hatırlatıyordu. Güçlendirme çalışmaları 40 yıl gecikmeli başlamıştı zira aradan geçen yıllar içinde pek çok devlet gibi, gelip geçen Fransız hükümetleri de kültür ve sanata ayrılan ödenekleri azaltmıştı. Kaynak harcamalarının değişen yönleri alışık olduğumuz bir hikâyeydi ancak geçtiğimiz haftalarda yaşanan trajedi bu tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Katedralde çıkan yangınların toplumsal vicdanlarda açtığı yara fazlasıyla derindi; Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu köklü kültür mirasını beş yıl içinde yeniden hayata döndürme sözü vermesinin hemen ardından yaklaşık bir milyar euro’luk bağış toplanması ise yüreklere su serpmişti. Ancak cömert bağışçılar, vergi indiriminden faydalanmak için bu hazin süreci avantajlarına çevirdiklerine yönelik
eleştirilerle karşılaşınca, restorasyon sürecine 100 milyon euro’yla katkıda bulunan (Gucci, Saint Laurent, Balenciaga, Bottega Veneta ve Alexander McQueen gibi moda evlerinin çatı şirketi) Kering grubunun CEO’su François-Henri Pinault ve eşi oyuncu Salma Hayek, holdingin bu bağış karşılığında bir vergi indirimi talep etmeyeceğini duyurdu.

Üst sınıflar bir kez daha sosyal sorumluluk projeleriyle dünya sorunlarının yarattığı yıkımdan zarar görenlerin imdadına yetişiyordu ancak bu sorunların oluşmasındaki sorumluluk, en başta kaynak yönetiminin, vergilendirme süreçlerinin, hatta dayanışma ve yardımlaşma kavramlarının yıllar içinde yaşadığı dönüşümde değil miydi?

Dünya üzerinde yeni bir hayalet: Marjinal vergi

Dünya Ekonomik Forumu (WEF)’nun 2019 buluşmasının medyada en çok ilgi gören oturumlarından birinde, Belçikalı tarihçi Rutger Bregman, Sir David Attenborough’un dünyayı ne kadar kirlettiğimiz üzerine konuşmasını dinlemek ve onunla aynı fikri paylaştıklarını belirtmek üzere Davos’a gelen yüzlerce milyarderin, yolculuk için özel jetlerini seçmelerindeki ironiden dem vurmuştu. “10 yıl önce bu forumda toplumsal bir infiali önlemek için endüstrinin yapması gerekenler konuşulmuştu. Yıllardır hep eşitlikten, şeffaflıktan, katılımcılıktan bahsediyoruz ama artık hayırseverlik çalışmalarını bir kenara bırakıp vergilerden bahsetmemizin zamanı geldi.”

Aslında vergilere dair gündemi yaratan Rutger Bregman değil, WEF’i önceleyen günlerde kazanca göre artış göstermesi beklenen marjinal vergi tartışmalarını başlatan ilerici siyasetçi Alexandria Ocasio-Cortez’di. Meşhur yüzde 1 için yüzde 70’lik bir vergi sorumluluğunu dile getirmişti genç siyasetçi; öneriye yüzde 1’in verdiği yanıtsa bu zorunluluğun yatırım ve istihdam oranlarını azaltacağı olmuştu. Bu alışılmış argümanı da savuran tarihsel bir gerçek vardı hâlbuki. MIT’li ekonomist Erik Brynjolfsson’ın hatırlattığı üzere yüksek vergi dilimleri 1960’lara kadar ABD’de geçerliydi ve bu dönem hem refah hem de ekonomik büyüme açısından ülkenin en parlak dönemlerinden biri olarak kayıtlara geçmişti.

Konunun çok daha dolaylı bir başka yönü de mevcuttu. The Wharton School’dan Benjamin Lockwood, Kellogg School of Management’tan Charles Nathanson ve Princeton Üniversitesi’nden E. Glen Weyl’nin Journal of Political Economy’de yayınlanan Taxation and the Allocation of Talent makalesi vergi indirimlerinin genç kuşağın kariyer tercihlerinde de değişimlere yol açtığını ortaya koyuyordu. Reagon döneminde gerçekleşen vergi indirimleriyle, 1970’lerin sonuna kadar genellikle öğretmenlik ve araştırma alanlarına yönelen Harvard mezunlarının 1980’lerle birlikte finans ve muhasebeye kayması arasında bir ilişki olduğunu gösteriyordu. Yani, ülkenin en parlak zihinlerinin tercihleri giderek toplum faydası gözetmekten uzaklaşıyordu.

Harvard Üniversitesi mezunlarının kariyer tercihleri 1980’lerle birlikte finans ve muhasebeye kayıyor.

Tüm güçler ayrılığına hükmeden yeni bir güç

Oscar Wilde’ın “Sosyalizm ve İnsan Ruhu” kitabında altını çizdiği şu cümleler, belki de tarihte Dorian Gray’in Portresi kahramanlarından Lord Henry’nin hedonist ve estet bir yaşam rehberi olduğu düşünülen
meşhur “Sarı Kitap”ı kadar merak yaratmamıştır: “En kötü köle sahiplerinin kölelerine iyi davrananlar olması ve bunların kölelik yüzünden acı çekenlerin köleliğin korkunç iç yüzünü görmelerini engellemeleri gibi, hâlihazırdaki İngiltere’deki gidişat içinde, en büyük zararı verenler de en çok iyilik yapmaya çabalayanlardır.” Oscar Wilde’ın kitabı 1891 yılında yayınlanmıştı, sosyal sorumluluk fikrinin yeni yeni ortaya çıkmaya başladığı günlerde. Aynı tarihlerde, modern sosyal sorumluluk
fikrinin doğuran bir fikir de dolaşıma girmişti. Sanayici Andrew Carnegie, 1989 yılında Wealth isimli makalesini yayınlamış ve zenginlerin kazandıklarını topluma iade etme stratejisi üzerine kurulu hayırseverlik modelini paylaşmıştı. Andrew Carnegie çalışanlarına yüksek ücretler ödemeye ya da sendikal faaliyetleri desteklemeye çok sıcak bakmıyordu ancak onlar için örneğin bir kütüphane inşa etmeyi ya da sanat müzesi kurmayı ateşli bir şekilde savunuyordu.

TIME dergisi editörlerinden Anand Giridharadas, geçtiğimiz Ağustos ayında yayınlanan Winners Take All kitabında modern sosyal sorumluluğun çelişkilerine dikkat çekiyor. NY Times çok satanlar listesindeki yerini uzun süre koruyan kitap, basit bir matematik probleminden bahsediyor. Toplumdan alınanı topluma iade etme modeli üzerine kurulu bir hayırseverlik anlayışı hiçbir surette aldığı kadarını geri vermiyor. Kronik bağımlılıklar doğuran ilaçları üreten ilaç şirketlerinin neden oldukları ekonomik ve sosyal maliyetlerinin yükünün KSS’lerle giderilemeyeceğini ya da göçten toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dek pek çok modern sorunu doğuran küresel iklim krizinin baş aktörlerinden petrol şirketlerinin üstlendikleri müze sponsorluklarının krizleri geri döndüremeyeceğini hatırlamak faydalı olabilir.

“Sorun işçilerine kötü davranan ya da açgözlü, kötü kalpli olan bir avuç zengin bireyle ilgili
değil,” diyor Giridharadas ve ekliyor, “Sorun, benimsediğimiz hayırseverlik modellerinin aslında servet birikiminin çok daha sorunlu bir sistemik, kültürel ve değerler krizine yaslanması. KSS projelerine imza atan şirketlerin bir kısmı, bu sorunun doğmasına yol açan şirketler. Bir başka neden de bu projelerin uzun vadede demokrasilerimize zarar vermesi. Kâr elde etmek için vergi indirimleri ve hükümetin sizi rahat bırakmasını talep ediyorsunuz. Devlet de kaynakları azaldığı için ekonomik ve toplumsal sorumluluklarını yerine getiremiyor ve sağlık sorunlarından yoksullaşmaya pek sorun baş gösteriyor. Sonra zenginler devreye giriyor ve ‘benim bu sorunları çözecek param var’ diyor. Demokratik hayatın tasarımında toplumsal sözleşmede yer almayan dördüncü bir güç gibi hareket ediyorlar.”

The Guardian ve Bureau for Investigative Journalism’in 2017 yılında ortaya çıkardığı bir skandal da doğrudan sosyal sorumluluk çalışmalarıyla bağlantılı olmasa da ekonomiden siyasete; devlet, toplum ve özel sektör arasındaki ilişkilerin güncel durumuna dair bir soru işareti barındırıyor. Habere göre, aralarında British Airways, Porshce ve Royal Bank of Scotland’ın da olduğu bazı büyük şirketler kendi operasyon alanlarını tehdit edebileceklerini düşündükleri çevrecileri ve politik aktivistleri özel
istihbarat şirketleri tarafından izlettiriyor. Hatta İngiliz emniyeti, bu gruplar arasında sivil polisten çok özel şirket ajanı olduğuna dair şüphelerini dile getiriyor.

İyiliğin taşeronlaşması

2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya sisteminde, Birleşmiş Milletler öncülüğünde barışın tanımı ve global ekonominin prensipleri belirlendiği gibi, toplumlar arası yardımlaşmanın da kuralları belirlenmişti. Birleşmiş Milletler, dünya nüfusunun neredeyse yarısının yardıma muhtaç olduğuna
yönelik raporlar yayınlıyor, bu sorunlar karşısında harekete geçmeleri için toplumlara ve bireylere çağrıda bulunuyor. Birikim dergisi yazarlarından Ela Birgen, bu çağrıların özellikle güncel dönemde yepyeni bir eğilim kazandığı fikrinde: “Toplumsal sorunlara toplumsal çözüm yerine, tek tek bireyler tarafından ve bir kurumsal yapı aracılığında çözüm aranması. Bir sivil toplum kuruluşuna düzenli bağış yapmak, otomatik ödeme talimatlarıyla yardımlaşmak yeni edindiğimiz bir alışkanlık… ‘Merhamet sahiplerini’, mağdurun durumunu takip etme, onu dinleme, onunla alakadar olma, yaşamaya birlikte devam etme zahmetinden kurtarıyor.”

“Acımaya dayalı merhamet” olarak adlandırıyor bunu Birgen. Yüzlerce sivil toplum kuruluşunun sosyal medya hesaplarında ve raporlarında yayınladığı acıklı görseller hepimizi üzüyor ve tek bir hamlede fazla ilgi ve zaman harcamadan dünya sorunlarına yönelik kısmi sorumluluğumuzu kurumlar aracılığıyla
taşeronlaştırıyor. Üstelik merhamet ve yardımlaşma pratiklerini pornografikleştiriyor; ihtiyaç sahibini “acınacak” statüsüne indirgiyor. Dünyanın sorunları ise ikna edici bir gerileme göstermiyor. Bu da bizi aslında çok daha radikal bir soruya itiyor: Dünya sorunlarıyla, yani sonuçlarla mücadele etmektense neden bu sorunlara yol açan nedenlerle mücadele etmiyoruz?

Benzer Yazılar

Yeşil ekonomiden sonra bir de mor ekonomiyi tanıyın

Ad Hoc

Orta sınıfta neler oluyor?

Ad Hoc

Gig ekonomisi: Dost mu düşman mı?

Ad Hoc