İnsan Manşet

İyilik nereden gelir?

İyilik nereden gelir?

Yüzyıllar öncesine oranla herkesin çok daha fazla iyilik, mutluluk, bereket ve şans beklentisine girdiği ancak her birine ulaşmanın çok daha zor olduğu zamanlardayız. Bu kavramlar, insanlar için farklılaşıp değişiyor ve onlara ulaşmak sandığımızdan çok daha zor olabiliyor. Peki geçmiş, bizlere iyiliğin nereden geldiğini hatırlatmak için bazı yollar sunabilir mi? Şansın cismani halini bizlere aktaran Roma tanrıçalarından Fortuna, bugün mitolojiden izler kalmamasına rağmen yol gösterici bir anlam taşıyabilir mi?

Roma paralarının arka yüzünde ince kumaştan elbise giyen, bir elinde boynuz diğer elinde dümen taşıyan bir tanrıça, Fortuna. Yunan mitolojisinde Tyche’ye denk gelen bu tanrıça, insani güçlerin ötesinde, insana kimi zaman mutluluk kimi zaman kör bir talih yaşatan bir kuvvet olarak betimleniyor. Antik Roma’da hayatın bir aldatmaca olduğuna inandıran Fortuna, iyiliğin peşi sıra kötülüğün de var olabileceğini anlatıyor. Bu aldatmacayı sunarken; iyi talih (Fortuna Bona), kötü talih (Fortuna Mala), değişen talih (Fortuna Brevis) ve müphem talih (Fortuna Dubia) gibi kendine sıfatlar eklemekten de geri kalmıyor.

Shakespeare’in de oyunlarında sıkça karşımıza çıkan Fortuna’dan ilham aldığını söyleyebiliriz. Ancak Fortuna’ya atıfta bulunurken kendi özümüze bakmamız gerektiğini de ekliyor. Zira Shakespeare’e göre hayatımızın sorumluluğunu bir başkasına ya da Fortuna’ya atamayız. Tüm sorumluluk içimizde, kendimizdedir. Kısmete, kadere ve şansa havale edilmiş bir hayat, sığ ve aldatıcıdır. Fortuna hikâyelerine rastladığımız tek yer burası da değil üstelik. Alain de Botton önceleri bereket tanrıçası olarak bilinen Fortuna’nın hikâyesini kaleme aldığında, elindeki boynuzun ve dümenin anlamlarını aktarmıştı bizlere.

Fortuna

Botton, İtalya’da her yıl 25 Mayıs’ta gerçekleşen bir geleneğe değiniyor ilk önce. Çocuğu olmayanların tapınaklara gittiği bu tarihte, yağmur dileyen çiftçilerin bereket beklentilerine dikkat çekerek zamanda Fortuna’nın güç sahibi olduğu alanların arttığını ifade ediyor. Kariyer, para, aşk, sağlık… Önceleri sadece berekete işaret eden bir tanrıçanın arttırdığı iyilik beklentileri boynuzu, dümen ise kötü bir gücü işaret ediyor. Yani Fortuna, bizleri önce iyiliğe, sonra tam tersine döndürdüğü dümeniyle kötülüğe sürüklüyor. “Siz boğazınıza kaçan bir kılçık yüzünden boğulurken o haince gülümserdi” diyerek, acımasız tanrıçanın tehditlerini akılda tutmamız gerektiğini hatırlatıyor, Botton. Çünkü ona göre başımıza her an gelebilecek felaketleri akılda tutmamız gerektiğini anlamak için bugün bile Fortuna’dan ilham alabiliyoruz.

Bir yaşam meselesi: Stoacılık

İyiliğin ve kötülüğün nedenlerini sorguladığımızda, geçmiş zaman düşünceleri ve yine benzer döneme uzanan başka fikirler de akla gelebilir. Dünya üzerinde bugün sorulan sorularda geçmişe iz bırakan düşünceleri hatırlarız. Antik Yunan ekollerinin iyiliğin nereden geldiğini aramaktan tutun da kötülüğün sebeplerine kadar ilerlettiği sorular gibi. Çünkü pek çoğumuzun bildiği gibi bugün bile güncelliğini koruyan bir düşünce biçiminin temelleri bu dönemde ortaya atılmıştı: Bir yaşam meselesi olarak adlandırdığımız Stoa felsefesi ya da Stoacılık.

Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius gibi dönemin pek çok büyük ismine ilham olmasının yanı sıra, yakın tarihte Adam Smith, Nelson Mandela gibi isimlerin de bu felsefenin etkisinde kaldığını belirtelim. Ve söze öyle başlayalım.

Stoa felsefesinin başlangıcı çok eski zamanlara, M.Ö. 3’üncü yüzyıla dayanıyor. İlaç üretimi sağlayan ve asıl işi doktorluk olarak Zeno’nun gemisi batıyor. Hastalıkların tedavisi için hazırladığı çalışmalar, ilaç ve kür tarifleriyle birlikte bir anda yok oluyor ve Zeno kendi hayatını bile zar zor kurtarıyor. Karşılaştığı olumsuzluğa karşı gösterdiğini sakinliğin onu bir düşünce biçimine sürüklediği söylüyor Zeno, onu filozof olmaya iten şeyin ise kaderi olduğunu ekleyerek. Yaşanan bu olayın ardından bir verandada ders vermeye başlayan Zeno’nun fikirleri, veranda yani “stoa”dan dolayı Stoa felsefesi olarak kaynaklara ekleniyor.

Zeno; dünyadaki olayların öngörülemez olması, kendi dışımızda yaşananları kontrol edemeyişimiz ve mutluluklarımızı bu olaylara endeksleyemememiz üzerine kurulu ana fikirler belirliyor ilk etapta. Stoa felsefesinin, bugüne uyarlayabileceğimiz bu ana fikirlerine ek, dört temel öğretisi daha var. Karmaşık teoriler üretmek yerine harekete geçmemiz ve aksiyon almamız gerektiğini söyleyen Zeno, ilk elementi “bilgelik” olarak belirliyor. Mantığa dayalı düşünmenin ardından, aşırı ve duygusal tepkilerden kaçınmamız gerektiğine inararak ikinci elemente “ölçülülük” diyor. Her durumda adil davranmamız gerektiği için “adalet”i; ve koşullara karşı vereceğimiz tepkiler için “cesaret”i de ekleyerek tamamlıyor ilkelerini.

‘Kimse sana senden daha iyi öğüt veremez’

Zeno’nun ölümünün ardından öğretilerini günümüze taşıyan ve kendi ifadelerini ekleyerek düşünceleri adeta taçlandıran üç büyük isim daha var. İnsanın huzuru yakalayabilmesi ve dış dünya etkilerinden soyutlanabilmesi için yarınların olumsuzluğundan kurtulmamız gerektiğini öğütleyen isimler… Sonuçta ne olduğunu bilmediğimiz yarınların bizlere ne getireceğini de bilemiyoruz.

Seneca

Seneca ve Marcus Aurelius gibi ünlü düşünürlerin şekillendirdiği felsefenin Zeno’dan sonraki ilk temsilcisi Epiktetos. İnsanların yaşanılan felaketlerin ardından kendini huzursuz ettiğini düşünen Epiktetos, bu huzursuzluk sebebinin başkaları olmadığını söylüyor. Zira kendimizle bağdaşamadığımızda ve kendimizi tanımadığımızda bunların hiçbiri hayatımızı etkileyen büyük sorunlar haline gelmeyecek. Mutluluğa giden yol ise irademiz dışında gelişenler yüzünden kaygılanmayı bırakmamızdan geçiyor. Stoa felsefesinin temelleri arasında sayabileceğimiz bu yolda en büyük ihtiyacımız da kendimize vereceğimiz öğütler Epiktetos’a göre. Yine Stoa felsefesinden etkilendiğini bildiğimiz Cicero’nun da ifade ettiği gibi, eğer bu düşünceyi benimsiyorsak kimsenin bize bizden daha iyi öğüt veremeyeceğini unutmamamız gerekiyor.

Epiktetos’un öğrencileri arasında yer alan ancak ona oranla dış dünyayla biraz daha fazla ilgilenen Seneca ise bir acıyı düşünmenin çekilen acıdan çok daha acı olabileceğini ekliyor. “Eğer hangi limana doğru seyrettiğimizi bilmiyorsak hiçbir rüzgâr bizim için uygun değildir” diyen Seneca, literatürlere pratik bir Stoacı olarak geçiyor. Bizse onu daha çok Lucilius’la birbirlerine yolladıkları mektuplardan tanıyoruz. Bu mektuplarda büyük bir inanışın resmi çiziliyor adeta. Ve erdemlerin insan hayatında ne kadar önemli olabileceğine değinen Seneca’nın akla verdiği önemi görebiliyoruz. Zira Seneca’ya göre aklın gözünde iyi olan şey, özünde de iyidir ve iyilik tam olarak buradan gelir. Tüm erdemler tek bir kaynaktan yayılır, o kaynak ise akıldan başka bir şey değildir.

Bizler bugün dünyadaki sorunları çözmek için çabalarken ve kendimizce bunun için adımlar atarken yeterince erdemli olabiliyor muyuz tartışılır; ancak Stoa öğretilerine göre iyi işler yaptığımızda iyiliğin içinde bir teselli bulabiliriz. Farklı zorluklar farklı erdemleri ortaya çıkaracak ve iyilikle karşılaşmak da çok daha mümkün olacak. Anın değerini anlayıp geçmişe ve sorunlara takılmadığımızda kendimizi tanır, sınırlarımızı bilirsek olaylara karşı bakış açımızı da değiştirebiliriz.

Zorlukların üstesinden gelmek mümkün

Birbirinden beslenen her disiplin gibi psikolojinin de felsefeyle örtüşen noktalarına bakarak iyiliğin nereden geldiğini sorgulayabiliriz. Her ikisinin ortak yaklaşımı olan “logoterapi” de bizden bağımsız ilerleyen süreçlere nasıl yaklaşmamız gerektiğini anlatılıyor. Türkçe karşılığı “anlam” olan Yunanca “logos”tan gelen logoterapinin temelleri psikiyatr ve nörolog Victor Frankl tarafından oluşturuluyor. “Üçüncü Viyana Okulu” olarak da bilinen logoterapi yöntemlerinde ilk iki okuldan farklar mevcut elbette. Freud’un hazza, Adler’in güce odaklı yaklaşımı Victor Frankl’ın öğretisinde anlam arayışlarıyla karşılığını buluyor.

1905 yılında Viyana’da doğan ve erken yaşlarında tıp ve doğa bilimlerine duyduğu ilgiyle kendini geliştiren Frankl, Auschwitz ve Dachau dahil dört ayrı Nazi toplama kampında yaşayarak hayata dair sorgulamalarını zor şartlar altında yaptığını ifade ediyor. Hatta en çok bilinen kitabı “İnsanın Anlam Arayışı”nı da soykırım döneminde yazmaya başlıyor. “Koşullardan bağımsız her şart altında insanın en temel motivasyon kaynağı anlam arayışıdır” diyen Frankl, odağımızın yaşadığımız deneyimler olması gerektiğini çok açık bir biçimde iletiyor. Zira insan tuhaf ve acı dolu koşulları bile bu anlam arayışı ekseninde tamamlayabilir. Eksiksiz bir hayatın varlığı kendini bu şekilde hissettirebilir. Dolayısıyla insanın tabii olduğu tüm koşullar, beklentilerini karşılayacak biçimde şekillendirilmelidir. Hayatımızdaki tüm hedefler tükendiğinde kendi sorumluluğumuzu alacaksak tehditlere ve iç çatışmalara karşı da hazırlıklı olmalıyız. Yani tüm kötü koşullarda ve korkunun hakim olduğu tüm deneyimlerimizde, hayata asılmak için sebepler bulmalıyız. Bunun yolu ise yaşamı hatta ölümü dahi anlamlı kılacak nedenleri ve anlam biçimlerimizi sorgulamaktan geçiyor. Hatta yoksa var etmek ve varoluşsal boşluklardan kurtulmaktan…

Anlam arayışları içinde kendi anlamını bulduğuna inanan Frankl gibi her şeyini, hatta tüm değerlerini kaybedenlerin bile yaşamını sürdürmesi için bir amaca ihtiyacı olacak. Tüm acımasızlıklara rağmen iyiliğin geldiği yolları önce kendi içimizde keşfedebilirsek zorluklarla başa çıkmamız da mümkün olabilir. İyi hissetmek, mutlu olmak, zor şartlarda bir amaç bulmak ve diğer tüm olumlu şeyleri bunlara ekleyebiliriz. Ancak iyiliğin nereden geldiğini geçmiş, psikoloji ve felsefe de açıklamıyor. Sorunun cevabı bizde, içimizde!

Benzer Yazılar

Kısa bir toplumsal cinsiyet eşitliği tarihçesi

Ad Hoc

İmkânsızı istemek neden gerçekçidir?

Ad Hoc

Platform’dan kurtulmak mümkün mü?

Ad Hoc