Kültür Manşet

İzolasyon hali ve yaratıcılık

İzolasyon hali ve yaratıcılık

Fikirlerin ve diğer üretimlerin bireysel çabalardan çok grup çalışmasına endekslendiği bir dönemin ardından hep söylenilen ve beklenilen inziva vakti geldi çattı. Üstelik tüm dünyanın bunu kabul ettiği bir biçimde. Dikkat dağıtıcı öğelerin, kaosun, kalabalığın olmadığı ve kendimizi keşfedebileceğimiz günlere “merhaba” dedik.

Etrafımızdaki insanların çizdikleri sınırlara değil kendi sınırlarımıza meydan okumamız gerektiğini anladığımız yeni bir tanıyış bu. Ve toplum düşüncesinden uzak, iç sesimizi dinleyeceğimiz büyük bir şans… Peki kendimizi tecrit ettiğimiz zamanlarda nelerle karşılaştık ya da karşılaşabiliriz, hiç düşündük mü?

Yalnızlığın ve insanın kendiyle kalma ihtiyacının olumsuzluğu, belirlediği ve belirleyeceği düşüncelerden geçiyor. Son günlerde hepimiz kendini yalnızlaştırma çabasının umutsuz halinden değil umudu arayan halinden bahsetmek istiyoruz. Zira içimize döndüğümüzde keşfedeceğimiz yanların farkına vararak yaratıcılığımızı zirveye çıkarabiliriz.

Hepimizin bildiği üzere, 21’inci yüzyılın en büyük sorunlarından biri yalnızlık oldu bu zamana dek. Ve o söz konusu olunca araştırmalar da uzman görüşleri de sıraya girdi. Pek çok isme göre yalnızlık yaratıcılığı, orijinalliği ve farklılığı inşa edebilir.

Yalnızlığın sosyal geri çekilme durumunu inceleme altına alan Psikolog Julie Bowker da yaptığı araştırmanın ardından geri çekilme nedenlerini üçe ayırmıştı: sosyalleşmekten hoşlanmama, korku/endişe sebebiyle utangaç hissetme ve yalnızlık tercihinden dolayı sosyalleşmeme. Araştırma, sonuncu maddenin yani tercih edilenin yaratıcılıkla olan bağlantısına odaklanıyor. İnsanlar çoğu zaman kendi gücünü toparlamak, toplum memnuniyetsizliklerinden uzaklaşmak ve genel kalıplardan bağımsız düşünebilmek için kendini izole edebiliyor. Tabii bir de buna, tarihin tozlu sayfalarından bu yana var olan izolasyon dönemleri ekleniyor.

Üstelik imkânlarımız çok daha fazla

Yılın üçüncü ayında, Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı açıklamadan sonra hayat tüm dünyada seyrini değiştirmeye başladı. Fiziksel, zihinsel, mekânsal tüm algılarımızı bir yere bıraktık ve dünyayı karantinaya aldık. Bu denli büyük bir izolasyon şekli görmeyen dünya, yine bu kadar imkâna da sahip değildi. Küreselleşmenin etkisi bugün hepimize benzer sonuçlar doğuruyor ya da farklı imkânlar tanıyor olabilir. Ancak tarihi göz önüne almak önceliğimiz haline geldiğinde bu süreçten elde edeceğimiz verimin de verimsizliğin de elimizde olduğunu fark ediyoruz. Dünyadan haber alabilir, üretkenliğimizi sürdürebilir, kendimizi geliştirebilir ve yaratıcılık sınırlarımızı zorlayarak o beklediğimiz ilhama kavuşabiliriz.

Yıllar önceye gidelim. 1600’lü yıllara, Londra’ya… Pek çok insanı tedirgin eden ve azalsa da bazı dönemler yeniden artan ölüm sayılarıyla Londra’yı kasıp kavuran bir salgın var: Kara ölüm (Veba).

1300’lü yıllarda Orta Asya’da başlayıp ticaret sebebiyle kısa sürede diğer kıtalara ulaşan veba, Avrupa nüfusunun ortalama yüzde 30 azalmasına sebep olmuş, salgın tamamen durdurulana kadar zaman zaman yayılarak panik yaratmış. 300 yılın sonunda Londra’da sonuncusu yaşanan salgında ise nüfusun beşte biri kaybedilmiş. Bu beşte birlik nüfusun içinde eserleri yıllara nam salan Shakespeare’in oğlu, kardeşleri ve pek çok akrabası da bulunuyormuş. Ancak bizim okumaya, sahnelemeye ve esinlenmeye doyamadığımız eserler de yine bu tarihlerde, bu kasvetle ele alınmış.

“Vebaların nedeni günahlardır ve günahın nedeni ise oyunlardır” sözüyle Kral Lear’dan daha sık söz etsek de Romeo ve Juliet ya da Macbeth gibi diğer eserlerin tarihi de dalga dalga yayılan salgın dönemlerine denk geldiğini işaret ediyor. Kısacası üzüntülerin arttığı, telaşın yokluğunu bir an olsun hissettirmediği, acıların yaşandığı ve ölüm korkusunun bir adım uzağında durduğu bir dönemde, yüzyıllardır dillerden düşmeyen eserler kaleme alınmış. Yine aynı dönemde Newton, başına elma düşerek değil ama elma ağacını izleyerek yerçekimi kanununun temellerini atmış ve optik teorilerini ailesinin evine sığındığı bu dönemde ortaya çıkarmış.

Edvard Munch’ın attığı “Çığlık” da 1900’lerin başında İspanyol Gribi adlı salgının hemen sonrasında ses getirmişti. Bunlara her şerde bir hayır, her hayırda bir şer var mı demeliyiz yoksa evrenin kanunu mu bilemiyoruz. Ama bazı olayların büyük etkiler yarattığı kesin.

O zaman dans

Bir insanın sevinç arayışına şahit olduğunuz ve onu bulduğunda nasıl hissettiğini düşündüğünüz oldu mu hiç? Biz basit bir tahta parçasının birinin hayatına mutluluk kattığını biliyoruz. Bir çift tahta ayakkabıyla ritim tutmak bile birinin sevinç arayışlarını tamamlayabilir. 2017 yılında Tribeca Film Festivali’nde prömiyeri yapılan, Jessica Beshir imzalı He Who Dances on Wood adlı filmde tanıştığımız Fred Nelson. Kendini ortaya koyarak yeni bir şeyler deneyen Nelson, çıkardığı seslerin ritmine ayak uydurarak dans ediyor. Filmin başındaki monolog ise doğru şeyin ortaya çıkması için çok fazla şeye ihtiyacımız olmadığına inandırıyor bizleri.

Şiirsel ve ahenkli anlatımıyla ritme, dansa ve inzivaya atıfta bulunan bir başka isim daha var: Friedrich Nietzsche.

Dans edenlerin deli olduğunu düşünenlerin müziği duymadığını iddia etmesi üzerine, Böyle Buyurdu Zerdüşt eserinde, insanın kaostan sonra pes etmeden ve her şeye rağmen dans etmesi gerektiğini savunan Nietzsche’nin bu kitabının, yaşadığı acı dolu zamanlardan sonra Rapolla’ya giderek kendini inzivaya çektiği bir dönemde 10 günde yazdığı söylenir. Dansı, duyusal farkındalık ve sorumluluk becerilerinin gelişimi için yaratılan bir deneyim olarak görür. Aklımızın temel ritimlere ihtiyacı vardır ve duyularımızın da yaratıcılığa…

New York Üniversitesi’nden Nörobilim Uzmanı Rodolfo Llinás da bedensel hareketlerimizin beyinlerimizi inşa ettiğini söylüyor. Beynimiz hareketleri kaydederken bir şekil alıyor ve acı, zevk, mutluluk gibi hisler hareket tekrarında duygularımızı etkiliyor. Sürekli bir tekrar ise zihin-beden koordinasyon modelini derinleştirerek güçlendiriyor. Kısacası enerji akışının yollarını bildiğimizde tek başımıza dans etmek bile yaratıcılığımız için bir güce dönüşebilir.

Tek başına dans demişken The Legend of Kasper Hauser filminin son sahnesini de hatırlayalım. 13 yılını oda hapsinde yalnız başına geçirerek büyüyen bir gencin miti üzerine çekilen filmde, nerede olduğunu dahi bilmediğimiz bir adadan sürreel bir sahneyle karşılaşıyoruz. Ve üç kişinin (deli oldukları düşünülüyor) kendi müziklerini üreterek kendi içlerinden geldiği gibi dans ettikleri anlara…

Benzer Yazılar

Kültürün şırıngası yok

Ad Hoc

Sahtenin belgeseli: Mockumentary

Ad Hoc

Kepenk indiren dünya müzik hazineleri

Ad Hoc