Manşet Tematik

Kadının hakkı mı günahı mı?

Modern kadın hareketleri ya da kadın hakları hareketi dediğimiz kavramın ilk dalgası 19’uncu yüzyıldan 20’nci yüzyılın başına kadar devam etmiş ve sonrasında kadınlara oy, meslek ve eğitim hakkı doğmuştu. Kadın hakları hareketinin Türkiye örneğinde, 1923 yılında kadınlara oy hakkı ve siyasal haklar talep eden Nezihe Muhiddin’i görebiliriz. 2019 yılında Ümran Safter’in yönettiği, Ahsen Diner’in senaryosunu yazdığı “Kadın Olmanın Günahı” adlı belgesel, Türkiye’deki sürecin bir feminist kadın üzerinden anlatılışını; yok sayılan ve tarih kitaplarında dahi adı anılmayan bir kadını ve onun mücadelesini gün yüzüne çıkarıyor.

Kadın hakları hareketinde kaçıncı dalga?

21’inci yüzyılla birlikte hem insan hakları hem de kadın hakları açısından artan talepler, kadınların profesyonel iş hayatında daha çok yer almaya hatta teknoloji ve bilim alanında çalışmaya başlamasıyla yerleşik değerlere, otorite kavramlarına ve önyargılara darbe vurdu. Ancak bunun sebebi yeni ahlaki değerlere dayanan bir topluma yani bugüne ve konuşulan konuların bu hareketler çerçevesindeki değişim mücadelesinde bağlı.

Kadın hareketlerinin ilk dalgası, Mary Wollstonecraft’ın 1792’de yayınladığı “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi” adlı eseriyle başlıyor. ‘’Bugün neredeyiz’’ sorusunun cevabını ise toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine yapılan araştırmalar veriyor.

Dünya Ekonomik Forumu (WEF), geçtiğimiz günlerde 2020 raporunu yayınladı ve dünya ülkelerinin toplumsal cinsiyet eşitliğine göre sıralandığı bir liste hazırladı. İzlanda, Norveç, Finlandiya listenin başında yer alıyor. 153 ülke içinde 130’uncu olan Türkiye ise kadınların ekonomiye katılımı, fırsat eşitliği, eğitim imkânı gibi önemli değerlerde çoğu ülkenin gerisinde kalıyor. WEF Genel Müdürü Klaus Schwab’a göre, bu hızla giderse eşit ücretin sağlanabilmesi 257 yılın ardından mümkün olacak.

Benzer Yazılar

Endüstri 4.0 vs. doğanın ekonomi politiği

Ad Hoc

Sokakları hayata döndürmek

Ad Hoc

2020’den yeniliğe doğru

Ad Hoc