İnsan

Kâğıttan piksele sanattaki janiceps, edebiyat ve sinema

Kimilerince modern deney bilgisinin kurucusu olarak kabul edilen Bacon, “Bilgi güçtür” dediğinde, istemeden de olsa bizzat kendisi tarafından “insanın ruhi mekanizmasında yerleşik olan ve sayısız yanılmalara sebep veren acele genellemelere kaçmak” tutumuna sebep olur ve zaman zaman sadece “tahakkümperver” bir düşünce yapısı üzerinden değerlendirilir. Oysa Bacon “öncelikle doğaya boyun eğmek, onun yasalarını anlamak gereğine” vurgu yapmıştır. Bugün kısmen de olsa genetik hastalıklara müdahale edilebilmesi doğaya -egemen olamasak da- müdahale edebilmemizin bir örneğidir.

Sokrates ve Diotima’nın dostluk ve bilgi üzerine yaptıkları sohbeti konu edinen Şölen’de “…) biz bir şeyi iyi bildik mi, Hellen’i Barbar’ı, kadını, erkeği hep bize başvurur ve ne yaparsak yapalım, işimize karışmak kimsenin aklından geçmez. Bu işte biz hürüz, başkaları ise bize bağlıdır. (…) Buna karşılık, anlamadığımız işlerde kimse bizi keyfimize bırakmaz; (…) yabancılar, (…) yakınlarımız bile karşımıza bin türlü engel çıkarırlar; başkalarının kölesi oluruz. Bilmediğimiz şeyler tam manasıyla malımız da sayılmaz; çünkü onlardan faydalanamayız” diye yazar: “İnsan o zaman dost edinemez çünkü başkalarına yarayacak hiçbir tarafımız olmayınca bizi ne diye sevsinler? Oysa bilgili bir insan olursan bütün insanlar dostun olur; çünkü faydalı ve iyi bir insan olursun.”

Bilgiden doğan haz

Çok sıklıkla “yarar sağlama” olumsuz anlamlarla kullanılsa da bir insanla dost olmak için belirlenebilecek en aklı başında ve hatta etik ölçüt olarak pekâlâ o kişinin zekâsından, bilgisinden ve deneyiminden faydalanabilmektir; taraflara hiçbir şey öğretmeyen, onları değiştirmeyen bir ilişki kıymet taşımaz.

“Bilgi” sadece kuramsal güç sağlamaz; hayatı, insanları ve diğer canlıları daha iyi anlamamızı sağlar. Aynı zamanda hayata “kendi üslubumuzca” bir anlam vermemize destek olarak hayatla olan bağımızı da güçlendirir. Sokrates, “Araştırmamızı doğru yürütmüş olsaydık sonunda böyle şaşırıp kalmazdık” derken, Aurelius bilgisiz insanların dünya karşısında şaşırdığını yazar; oysa düşünceler önemlidir çünkü davranışlar düşüncelere uyduğu sürece sorun yaşanmaz. “İşte bu yüzden tüm düşünce ve duygulara olabildiğince fizik, ahlak ve mantık uygulamak gerekir”. Bunu yapabilmek içinse insan evrenin, kendinin ve diğerlerinin ruhunu incelemede acele etmelidir. Şeylerin doğasına bakarak yapısını, maddesini, özünü, görevini, ne süre var olacağını araştırmak; olayların asıl nedenlerini, bağlantılarını incelemek önemlidir.

Bir şeyden haz almanın koşulu, o şeyi öğrenmektir. Bir edebi eserden, filmden, tiyatrodan, resimden vb. bir şey öğrenmek… Haz almak isteyenler sanat, edebiyat, sinema vb. -hatta yazar, yönetmen, eserin üretildiği koşullar, eserin bahsettiği konu- üzerine en azından temel sayılabilecek bilgilere sahip olmalıdır.

Güzeli araştıran bilim dalı: Estetik

Felsefe Terimleri Sözlüğü içinde, sanat, “insanın yarattığı yapıtlarla kendisini yücelten ve ölümsüzleştiren yaratıcı yeteneği” olarak tanımlanır. Yunanca “aisthetikos”, “aisthanesthai” duymak/algılamak sözcüklerinden kaynaklanan, güzel algısı/duygusuyla ilgili olan anlamına gelen “aisthetike”/”estetik” ise “güzeli araştıran bilim dalı” olarak tanımlanır. Estetik, güzelin öznel-ruhsal yaratılışını ve yaşanışını da irdeler. Nejat Bozkurt, terimi bugünkü anlamıyla ilk defa kullanan Alexander Baumgarten’in, anlamın duyusal bir biçim üzerinden aktarıldığı somut bir bilgi alanını belirtmek üzere bu kelimeyle güzelliğe ilişkin yargılarda duyuların belirleyici rolüne vurgu yaptığını yazmıştır.

Sanatın ne olduğu ve işleviyle ilgili ilk belirlemeler Platon ve Aristoteles tarafından yapılır. Hem edebiyat hem sinemayla ortaklığı bağlamında tragedya örnek alınırsa, Aristoteles tragedyanın “taklit” (mimesis) olduğunu belirtir. İnsanın doğuştan gelen içtepilerinden biri olarak taklit etme özelliği insana ilk bilgilerini sağlar ve bu davranışın temelinde öğrenmekten aldığı haz bulunur. Tragedyanın asıl amacıysa izleyende acıma ve korku uyandırarak “katharsis” oluşturmaktır. Platon, tragedyaya eleştirel bakar. Yaradılışı nedeniyle insanın duyularının da aklının da yanılabilir olduğunu savunan düşünüre göre, benzetmeci sanatlar aklın yanılabilir yönüne hitap eder; üstelik taklit önerilen bir yeti değildir çünkü alışkanlık zamanla taklit edenin ikinci doğası haline gelir. Bu yüzden insan sadece erdemleri taklit etmelidir. Karşıt bakış açılarına rağmen bu filozoflar sanatın “mimesis” ve “bir çeşit bilgi” olduğu konusunda uzlaşırlar. Nietzsche’ye göreyse izleyici, gördüğü yüz ve bedenin sempatik uyarısını hissederek bilincin süzgecinden geçmemiş içgüdüsel bir anlayış edinir. Tragedyanın amacı “pathos”tur. Pathos, çatışan tarafların yan yanalığına dair bilinçlenme ve hayata anlam katma gücü sağlar.

Edebiyat ve sinema, haz ve bilgiyi birleştirir

Sinir sistemi sosyalleşme yönünde yapılanmış olan insanda kişilerarası bağlantıları düzenleyen yapılarla sistemlerden ikisi, Cozolino tarafından “aynalama sistemleri” (taklit, öğrenme, iletişim, koordinasyon, rezonans, empati ve zihin teorisi) ve “sembol sistemleri” (içsel sistemler, sözcükler, benzetmeler ve hikâyeler) olarak tanımlanmaktadır.

Nöroestetik alanındaki bulgular, bir sanat eserine bakan kişilerin sanatçının eseri oluşturma sürecini zihinlerinde canlandırdıklarını/deneyimlediklerini, güzel bir esere bakmanın beyindeki ödül alanlarını/süreçlerini etkinleştirdiğini, bir nesneyi görmekle nesnenin resmini görmenin aynı beyin etkinliklerine yol açtığını göstermektedir. Haz ve öğrenme/estetik ve bilgi tamamen birbiriyle alakasız değildir; nörobilim belirlemelerine göre; insan “ne öğrenmek istiyorsa onu” ya da “sonunda bir ödül olan şeyi” öğrenir.

Edebiyat ve sinema sıklıkla “karşılaşır” ve edebi kahramanlar beyazperdede yeniden “canlanır”. Öte yandan sinema “ifadenin heterojen nesnesi”dir ve edebiyattan daha incelikli maharetler sergileyebilir. Sinemanın görsel-işitsel doğası ve çok katmanlılığı sentaktik ve semantik olasılıkların sonsuz zenginlikle bileşmesini sağlar.

Kant, tüm insanlara araç değil amaç gibi davranmamızı öngörür; Darwin vicdanımızın muhtevasını tüm canlıları içerecek şekilde genişletir. Bu anlayışa göre tüm canlılar diğerlerinin “symbolon”udur. Yeterince akıllıysak birimize verilen zararın hepimizde hasar yarattığını görmemiz gerekir. Gelgelelim insan yapısı sıklıkla başka canlıları/insanları “önemsememekle” kusurludur. Ayrıca sınırlı yaşam süresi, merak özelliği ağır basan insanın tüm deneyimleri tanımasına yetmez. Fakat devasa bir ekranda harekete dönüşen kelimeler aracılığıyla tüm zamanların tüm anlatılarına tanıklık eder ve aynı anda iki dünyada yaşayabiliriz.

Kraliçe Margot ile ailenin her zaman kutsal bağlar taşımadığını ve dinî ayrımcılığın korkunçluğunu; McMurphy ile otoriter yapılanmanın farklılıklara tahammülsüzlüğünü; Marquise de Merteuil’den zaman-mekandan bağımsız olarak kadın olmanın toplumsal dayatmalarla baş ederek yaşamayı öğrenmek anlamına geldiğini, güçlü bir kadın olmayı ve gücün bazen tüm sınırları ölçüsüzce kırabileceğini; Marquise de Merteuil ve Vicomte de Valmont’tan aşkın uyum ve yıkımla tanımlanan bir türünü; Lisbeth Salander, Batsheba Everdeen ve Clarice Starling’den zeki ve sebatkâr kadınlar olmayı; Emma Bovary, Becky Sharp ve Lily Bart’tan önemliyle önemsizi ayıramamanın bedelini; Edmond Dantes ve Andy Dufresne’den paramparça olan bir hayattan yeni bir yaşam kurmayı; Jack, Ralph ve Domuzcuk’tan insan doğasının şiddete de vicdanlılığa da yatkınlığını aklımızla ve duygularımızla öğrenir ve deneyimleriz. Üstelik neyi bilmeye, neyi yaşamaya ihtiyacımız varsa, neyin yoksunluğunu duyuyorsak bakışlarımızı o yöne çevirmeyi seçebiliriz. Her insan, her yaşantı benzemez ve tek seferliktir. Belki de bütün mutlu insanların okudukları romanlar ve izledikleri filmler birbirine benzerken bütün mutsuz insanların kendilerine özgü roman okumaları ve film tercihleri vardır.

Yazı: Dr. Burçak Özkan

Benzer Yazılar

Toplama kamplarını nasıl bilirsiniz?

Ad Hoc

Doğal bilinç-yapay zekâ ayrımında gönüllü köleler ve yapay köleler

Ad Hoc

İnsan hakları perspektifinden robotlar

Ad Hoc