İnsan Manşet

Kaygı çağında insan halleri

İçinde yaşadığımız dünyanın anlamsızlığının, düzenden yoksun oluşunun ve tamamlanmamışlığının farkına vardığımızda hissettiğimiz duygu olarak karşımıza çıkıyor kaygı. Kaygıyı korkudan ayıran bilinmezlik, tarihsel süreçte felsefe ve psikolojide benzer biçimde sıkça yer buluyor ve pek çok düşünür tarafından sorgulanıyor. Ancak sanıyoruz ki etkileri bugüne kadar bu denli yoğun bir hal almamıştı. Sebebi ise insanın geleceğini kontrol etme arzusu, teknolojinin zaman kavramındaki algıyı bozuşu ve modern yaşamın getirileri olarak görülüyor.

Sigmund Freud’a göre kaygı, sevilen bir nesneyi yitirme korkusuna karşılık egonun gösterdiği tepki, bir başka ifadeyle egonun yitirilmek istenmeyen duygu için yeni yollar üretme çabası. Teoriye göre bu uygun telafi yöntemleri bulunmazsa belirsizlik ve kaygı artıyor. 19’uncu yüzyıl filozoflarından Søren Kierkegaard’a göre ise kaygı, bir varlığın var olmamaya, yani yok olmaya karşı verdiği mücadelenin altında saklı. Renata Saleci, Kaygı Üzerine adını verdiği kitabında kontrollerden bahsedip modern hayata, medyanın kaygıyı büyütmesine ve tüm bunların sonucunda bireyin mutluluk arayışına dikkat çekerek bu yüzyılın bilinmezliği nasıl bir hızla büyüttüğünü ifade ediyor. Bir şeylerin kontrolden çıktığı hissi, seçeneksizlik ya da çok fazla seçeneğin seçimleri zorlaştırması üzerine pek çok nedeni konu edinen bu kitabın temel öğretisi ise kaygıya neden olan esas şeyin kaygıdan kurtulma çabası olma ihtimali. Zira kaygının geçmişi pek çok varoluşçu düşünür için olumlu bir gereklilikti.

Kaygılanıyor olmak, insan olduğunun farkına varmakla eşit bir unsura dönüşmüş, hatta Rene Girard’ın arzu kuramında kendine büyük bir yer edinen kavram, onu hissetmedikçe artan ve hızla daha büyüyen bir başka şekle dönüşmüştü. Ancak durum değişti. Ekonomistler tarafından geliştirilen rasyonel beklentiler (rational expectations) teorisi, geçmiş ve gelecek arasındaki bilinmezliği özetlemek ve 21’inci yüzyılın kaygı anlayışının derinlerine inmek için yeterli. Çünkü bu teoriye göre bir metanın bugünkü fiyatı dünkü değeriyle değil, geleceğin nasıl algılandığı ile belirleniyor. Geleceği etkileyen rasyonel beklentilerin anlamlandırılması geçmiş yüzyılların algısına ters düşüyor ancak dünya genelinde artan nüfus, kıtlaşan kaynaklar ve rekabet ortamı yaşam standartlarımızı korumamız için büyük bir tehdit unsuru olarak algılanmaya devam ettikçe pastadan pay almaya çalışanlar da geleceği kurgulayan bu yeni dünya düzenini belirlemek istiyor.

21’inci yüzyıl senaryosu

BBC One’da yayınlanan ve daha sonra HBO’da izleyeciyle buluşan altı bölümlük bir dizi bu yüzyılı ve kaygı çağı dediğimiz tabiri en iyi yansıtan yapımlardan biri olarak karşımıza çıktı: Years and Years. Televizyon evreninin dâhisi olarak tanınan Russell Davies’in bugünden geleceğe ele aldığı konular insanlığın resmini çizer nitelikte. Günümüz insanının yaşadığı kaygıları gözler önüne seren yapım orta sınıf bir İngiliz ailesini ele alıyor. 2019 yılından 2034 yılına kadar ilerleyen gelecek senaryolarının gerçekliğini bugünden örneklerle ilişkilendirdiği için sosyo-politik, ekonomik, kültürel ve çevresel sorunların 2034 yılında bizlere neler sunacağını öngörerek Lyons ailesiyle tanışmamıza vesile oluyor. Üstelik aileye yansıyan iklim sorunlarını, Çin ve Amerika arasındaki gerginliğin ekonomik boyutlarını, göçmen ve mülteci krizlerini ve dünyaya yayılan tüm global meseleleri de mercek altına alarak…

Yakın gelecek tasvirlerini konu edinen distopik ya da ütopik pek çok yapımla karşılaştık diyebiliriz bugüne kadar. Ancak fantezi dünyasının ötesinde her birimizin beyninde dönüp dolaşan tilkileri ve teknoloji-insan ilişkisinin gerçekliğini bu kadar gündeme uyarlayan bir diziyle karşılaşmamış olabiliriz zira güncel kaygıları biraz artıran bir süreci işlese de SnapChat filtrelerinin eğlenceli dünyasından fiziksel algının ötesine geçen trans-insanların mizahına kadar pek çok endişeyi de tiye alıyor.

Tüm dünya endişe altında!

Biraz da gerçeklere dönelim ve rakamlar üzerinden ilerleyelim. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Dünya Bankası’nın (WB) verilerine göre dünya genelinde her 10 kişiden biri depresyon veya kaygı bozukluğu yaşıyor. İstatistikler son 25 yılda bu oranın neredeyse iki katına çıktığına dikkat çekiyor. Araştırmayı yayımlayan Lancet Psychiatry adlı dergi bu rahatsızlıkların tedavisine ayrılan 1 doların 4 dolar olarak geri döndüğünü çünkü tedavide başarı sağlanması durumunda verimliliğin arttığını ve insanların ekonomik kalkınmaya fayda sağladığını da ekliyor.

Dünya Sağlık Günü birkaç senedir depresyonla mücadeleye adanmış durumda ve her yıl yayımladığı Depresyon ve Akıl Hastalıkları raporuyla dünya çapında 300 milyondan fazla kişinin depresyonda olduğunu ve insanların giderek artan kaygı bozukluğuna maruz kaldığını belirtiyor. Konunun ehemmiyetini belirleyen unsur ise bu sebeplerle artan intihar vakaları. 2015 yılında 788 bin kişi intihar ederek yaşamını yitirdi. 2015 yılından sonra da giderek artan ve yılda yaklaşık 1 milyonu bulan vakaya dikkat çeken araştırma sonuçları 2030 yılında bu sayının 1 milyonun üzerine çıkacağını işaret ediyor çünkü her 40 saniyede bir kişi intiharı seçiyor, sonucu ölüm olmasa bile. ABD’de 2005 yılında başlatılan 8 bin kişilik çalışma ise yetişkinlerin yüzde 28’inin hayatlarının bir döneminde kaygı bozukluğu yaşadığını ya da yaşayacağının altını çiziyor.

Neden daha çok kaygılanıyoruz?

İşsizlik, hastalıklar, maddi kayıplar, artan nüfus ve teknolojinin sınır tanımayan yenileme arzusu… İntiharların, kaygının ve depresyonun bugün sosyal ve ekonomik süreçlerle bağlantılı olduğunu iddia eden uzmanlar, savaş ve çöküntü zamanlarında artan vakaları örnek gösteriyor ve elbette intihar sebepleri arasında sayılan maddi kaygıları ve gelecek telaşını da ekleyerek.

Durkheim’ın yıllar önce intiharın sosyal bir fenomen olduğunu söylemesinin nedeni de yine sosyal, siyasal ve ekonomik nedenlerden dolayı maddeleşen insan ilişkileri üzerineydi. Yine bu ilişkilerin yarattığı yabancılaşma hissi bugünün teknolojik değişimleriyle giderek artıyor ve bireyselleşmiş, her an istediği bilgiye erişebilen bir toplum içinde araçlar amaçlarla karışıyor. Kavramlar üzerinde insanlık olarak neyi inşa edersek duygu durumlarımız da bu çerçevede anlam buluyor; korku, kaygı, depresyon ve beklenti gibi… 21’inci yüzyılın insanlığa atfettiği gelecek tasvirlerinin çoğu özgürlük üzerineydi. İnsan kendine bir otorite aramayacak kadar özgürleşecek, her türlü bilgiye ulaşması mümkün olacaktı. Mükemmel hayat senaryolarının geride kaldığını, bazı gerçeklerin toplumun büyük bir kesiminden saklandığını ve değiştirmek istediklerimizin sandığımızdan çok daha zor değil, imkânsız olduğunu bizlere anlatan gelişmelerle, özgürlüğün kaygısını da derinden hissediyor olabiliriz.

Geçmişten geleceğe umutla bakan gözlerimizin önünde kocaman bir bulut olduğunu hissettiğimiz bu çağın sorunu sadece kişisel kaygılarla da sınırlı değil üstelik. Kolektif bilincin hakim olduğu bireylerde doğal felaketlerin, salgınların, sağlık sektöründe yaşanan dalgalanmaların, terörün ve savaşların dünyayı etkilediği aşikâr. Bildiklerimizin korkusu yeni arayışlarla sonuçlanıyor, korkudan kaçınmanın verdiği belirsizlik savaşımız ise kaygılarla…

Bu yazı ilk kez Ad Hoc Nisan 2020 sayısında yayımlandı.

Benzer Yazılar

Hipster: Sıradan mı yoksa yenilikçi mi?

Ad Hoc

İstanbul’un kent kültüründe sokak köpekleri

Ad Hoc

Kırmızı ete alternatif: Alternatif et girişimleri

Ad Hoc