Manşet Tematik

Kent ve doğayı birbirinden ayıran ekomodernizm çare mi?

Bugünlerde her konu doğal olarak iklim kriziyle ilintili. İklim krizi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden göç krizine, yoksulluktan toplumsal adaletsizliğe kadar modern dünyanın neredeyse tüm sorunlarıyla eklemleniyor. Aslında bu eklemlenme, 2015 yılının son haftalarında Paris’te gerçekleşen ve küresel sıcaklık artışının yüzyıl sonuna dek 2 derecenin altında tutulması gerektiğine yönelik 200’e yakın ülkenin vardığı uzlaşı kararından bu yana yoğunluğunu artırarak gündemleri meşguletmeye devam ediyor. Dolayısıyla son 4 yıl, popüler ve profesyonel dünyada endişe dozajını artırdığı gibi, çözüm önerilerini ve yayınlanan manifesto adetlerini de artırdı. Bugünlerde çözüm önerileri sunanlar arasında başı çeken, medyada da epey geniş yer bulmaya başlayan New Green Deal savunucuları oluyor. 2020 Amerikan Başkanlığı yarışında Demokratik Parti’den aday adaylıklarını açıklayan birçok siyasi, öyle ya da böyle iklim kriziyle savaşma ve yeşil bir ekonomi yaratma sözü veriyor. Ancak bu yazı onlar hakkında değil. Bu yazı, ekolojik söylemi tekno-iyimserlikle harmanlayan ekomodernistlere dair. Hatta biraz daha daraltmak gerekirse, ekomodernist söylemlere zemin oluşturan düşünsel yaklaşıma dair.

Ekomodernistlerin en akılda kalan girişimlerinden biri de 2015 yılında yayınladıkları bir bildiri olmuştu. Üst düzey üniversitelerden, düşünce kuruluşlarından ve sanat dünyasından temsilcileri bir araya getiren bildiri “An Ecomodernist Manifesto” adıyla dolaşıma girmişti. İnsanlığın edindiği olağanüstü güçleri çok daha sürdürülebilir bir antroposen yaratmak adına seferber etmeyi öneren ekomodernist paradigma, bu bildiride de toplum ve doğa ilişkisini teknolojik imkânlarla yeniden tasarlamış ve bu tasarıma, tarımsal süreçlere genetik mühendisliğini dahil etmek, enerji üretimi karmasında nükleere yer vermek ve son olarak da bu manifestonun özgünlüğünü oluşturan materyal üretimi doğadan tamamen bağımsızlaştırmak gibi öncülleri dahil etmişti. Ekomodernizm, biyoçeşitliliğin korunması ve dünyanın iklim krizinin negatif etkilerinden tamamen arındırılması için kent ve kır hayatının ekonomik olarak birbirinden ayrılmasını ve özellikle zirai üretimde istihdam ve toprak verimliliğini esas alan inovatif modellere yatırım yapılmasını öneriyor. Enerji ve gıda gibi yaşamın sürdürülmesi için elzem olan ihtiyaçların temininde çevreye olan bağımlılığın azaltılmasıyla; toplumdaki sosyal, ekonomik, siyasi ve teknolojik refahın yeniden elde edileceğini; bu kazanım sonucunda toplumsal sağlık, kaynaklara erişim, altyapı yatırımlarının paylaşılması, bireysel özgürlükler ve hoşgörü gibi demokratik değerleri de çok daha köklü bir biçimde hayata geçirileceğini iddia etmişti.

‘Aşırı modern olmak’

Bugünün tekno-iyimserliği, dünyanın tüm sorunlarına teknolojik bir akılla dermanlar üretilebileceğine yönelik hâkim bir inanış oluşturdu. Bu hâkim inanış da aslında 19’uncu yüzyıla özgü bir dualiteden miras. Bu dualite, teknolojik seferberliği savunanları modern, savunmayanları anti-modern olarak; modern olanı da normatif olarak iyi, olmayanları da normatif olarak çağdışı ve geri kalmış olarak konumlandırıyor. Tekno-iyimserliğe yönelik bugünkü eleştiriler de muhafazakârlık suçlamalarıyla geçiştiriliyor.

Oscar Wilde, İdeal Koca oyununda “Hiçbir şey aşırı modern olmak kadar tehlikeli değildir. Bir
de bakarsınız modası geçiverir insanın” demişti. Bugünün teknolojik iyimserlikleri de genellikle komplike sorunlara basit yanıtlar sunma eğiliminde oluyor. Teknolojinin imkânlarıyla çözülebilecek sorunlardan bahsederken, bu teknolojinin üretildiği toplumsal ve ekonomik bağlamın aynı zamanda bugün sorunların oluşmasında da sorumluluk sahibi olduğu gerçeğini bir kenara itiyor. Teknolojiyi
araçsallaştırıyor; modernitenin makinelerini toplum ve doğa ilişkisini birbirinden ayırmak için kullanmayı önererek, doğayı kendi haline bırakan sözde dost bir ekonomi yaratmış oluyor.

Elbette ekomodernistlerin önerdiği modernizasyon, bugüne dek milyonlarca insanı tahakkümden, esaretten, katı çalışma koşullarından kurtarmış bir modeldi ancak bu model de farklı sorunlar üretti. Ekomodernist Manifesto’ya yönelik eleştirilerini Dark Thoughts on Ecomodernism makalesinde özetleyen ve İngiltere güneybatısında minimalist bir tarımsal rönesans yaratma girişimlerinde bulunan toplum bilimci Chris Smaje’ye kulak verelim:

“Ekomodernist Manifesto’da bulamayacağınız sözcüklerden biri de eşitsizlik… Modernizm süreçlerinin yarattığı yoksulluğa yönelik hiçbir atıf yok. Adaletsiz kalkınma, proleterleşme, kolonyalizmin 21’inci yüzyılda aldığı yeni toprak egemenliği biçimleri, merkez ve çevre arasındaki hiyerarşik ilişki ve tüm bunların toplumsal ilişkilerdeki yansımaları… Bunlara dair hiçbir bahis yok. Yoksulluğa dair ekomodernist yanıt, daha fazla modernleşmeyi öneriyor. Antik Mezopotamya’dan modern Çin’e kadar tarihsel kanıtlarsa ortada: Kalkınma, az gelişmişliği; maddi servet maddi yoksulluğu, dünyanın bir yerindeki özgürlük bir başka yerindeki köleliği doğuruyor. Bu çiftler tarihsel sürecin iki ayrı sonucu değil; modern sürece içkin çelişkilerin ta kendisi.”

Moore Kanunu teknolojik ilerleme için geçerli olabilir ancak materyal verimliliğin tabi olduğu bazı fiziksel sınırlar mevcut.

Tarihsel gerçekler ekomodernistleri desteklemiyor

Elbette, bilim ve teknolojinin sunacağı fırsatları göz ardı etmek ya da ekolojik ufkumuzu ampirik
olmayan yöntemlerle ele almak naiflik olur. Ancak genellemelere yaslanan bir başka naiflik, manifestonun birçok yerinde de göze çarpıyor. Çözüm yöntemini doğayı ve vahşi hayatı tamamen kendi haline bırakarak, üretimi yalnızca kentlere taşımak; toplum ve çevre ilişkisini birbirinden bağımsızlaştırmak, istihdam ve üretim koşullarında sanıldığı kadar ideal sonuçlar doğurmuyor. 1880’lerde ABD nüfusunun yarısının tarım sektöründe çalıştığını, dolayısıyla kırsal alanlarda yaşadığını; bugünse bu oranın yüzde 2’ye ulaştığını paylaşan manifesto, bu gerilemenin öncelikli nedeninin toprak ve üretim koşullarında verimliliği hedefleyen inovatif modellerin işe koşulması olduğunu paylaşıyor.

Üretimin hem mekânsal olarak hem de hammadde ihtiyacının temini olarak doğadan uzaklaşmasını ve kent merkezlerinde teknoloji ve biyomühendislik temelli yapılmasını salık veren manifestonun ıskaladığı bazı tarihsel detaylar söz konusu. Kent olgusunu şu şekilde tanımlıyor manifesto: “Kentler hem insanlığın
doğadan özgürleşmesine liderlik eden hem de bu adımı simgeleyen; çevresel etkileri azaltırken materyal
ihtiyaçların giderilmesinde kırsal ekonomilerden çok daha verimli sonuçlar üreten mekânlar.” Ancak bugüne dek özellikle gelişmekte olan dünya için kırsal popülasyonların kentlere göçü, resmi bir kent ekonomisinin yaratılmasıyla sonuçlanmadı; hatta milyonlarca insanın açlık sınırlarında yaşam mücadelesi verdiği kayıtdışı ekonomiler yarattı ki bunların çoğu da kırsal kesimlerde yer alan aile işletmelerini barındırıyor. İngiliz Guardian gazetecilerinden George Monbiot’un tabiriyle, ekomodernistlerin “tarım işçilerini yaşam boyu süren emek yoğun sıkıntıdan kurtarılacağı” bir model olarak pazarladıkları sistem, birçok insan tarafından işsizlik ve güvensizlik anlamına geliyor.

Kayıt dışı tarımda çalışan Kenyalı işçiler.

Hem zengin olmak hem de yeşil kalmak

University of London antropologlarından Jason Hickel ise teknolojik inovasyonun bizim umduğumuz gibi işlemediğine yönelik bazı uyarıları var. Her 18 ayda, bir tümleşik devre üzerine yerleştirilebilecek bileşen sayısı iki katına çıkarken, üretim maliyetlerinin aynı kaldığını, hatta düşme eğilimi gösterdiğini belirten Moore Kanunu teknolojik ilerleme için geçerli olabilir ancak benzer süreçler materyal kullanımlar (üretim ve tüketim) söz konusu olduğunda itici gücü oluşturmuyor. Materyal verimliliğin tabi olduğu bazı fiziksel sınırlar mevcut. Hickel, Fast Company’de yayınlanan “Better Technology isn’t the Solution to Ecological Collapse” makalesinde bu sınıra ulaştıktan sonra uzun vadede materyal kullanımımızın yeniden artacağını ifade ediyor. Örneğin ahşap bir masayı gerektiğinin altını çiziyor. Buna odundan plastiğe, minerallerden metallere, balıklardan çiftlik hayvanlarına kadar her şey dahil. Biz dünyalılar ise, bugün itibarıyla yıllık 30 milyar ton sınır aşımından sorumluyuz ve bu tüketimi önerilen eşiğin altına çekmedikçe, teknolojik ilerlemenin çevresel sorunlara derman olması mümkün görünmüyor.

Jason Hickel, doğru yöntemin kentleri ve kırsal alanları ayıran sınır çizgilerini kalın hatlarla çizmek ya da çevresel sorunlarımız için teknolojik imkânlarımızı seferber etmek değil, büyümeyi esas almayan bir kalkınma modeli geliştirmek olduğunu belirtiyor. Bu, Melbourne Üniversitesi Sustainable Society Institute’tan Samuel Alexander’in de belirttiği gibi hayata dair tüm güzel şeylerden mahrum kalmak ya da Taş Devri’ne geri dönmek anlamına gelmiyor. Önerilen sınır çok daha verimli bir şekilde üretebilirsiniz ancak hiçbir şey kullanmadan bir masa üretemezsiniz. Sonunda minimum oranda da olsa ağaca ihtiyaç duyacaksınız ve bu minimum sınırına ulaştığınızda, sizin masa üretmedeki büyümenizle doğru orantılı bir şekilde ağaç tüketiminiz de artış gösterecek.

University of Leeds Sustainability Research Institute’ün 2018 yılında paylaştığı bir rapor, yıllık
maddi tüketimimizin 50 milyar tonla sınırlı kalması değerlerini dikkate almak ve ekonomik modelimizdeki tasarım kusurlarını dikkate almak anlamına geliyor. Bu sayede doğa ve insan ilişkisi, kent ve kırsalın birbirinden ayrılmasına gerek kalmadan gelişmeye devam edebilir. Hickel’e bir kez daha kulak verelim: “Eski kuşak girişimciler, teknolojinin doğayı kontrol altına alabileceğimize ve kendi irademize boyun eğdirebileceğimize inanıyordu. Bizim jenerasyonumuz ise çok daha umut verici bir gerçeğe uyanıyor: Hayatta kalmamız hakimiyet değil harmoni kurmamıza bağlı.”

Benzer Yazılar

Açık adres: Bedenimiz

Ad Hoc

Gerçeğin izdüşümü: Rotoskopi

Ad Hoc

Sinematografik gerçeklikte yeni boyut: Deepfake

Ad Hoc