Tematik

Kentsel dönüşenler ve kentte “delirenler”

Geçmiş kültürlerde ilahi ceza ya da dâhilik olarak görülen delilik, toplum yapısına eklenen dinî faktörlerle birlikte farklı kültürler içinde farklı şekillerde ele alınmaya başlar. 18’inci yüzyıl sonrası ilerleyen tıbbın sayesinde patolojik olarak incelense de kategorize edilemez. Yıllar içinde lanetlenir, meşrulaştırılır ya da görmezden gelinir; hatta kabına sığması için bir de hareketsiz hale getirilir. Modernizmin ortaya çıkardığı ama yine de hem modern hem postmodern toplumların dışladığı delilik; yerleşik hayatın eski zamanlarında mahalle ve köylerin sembolüdür, saklanmak zorunda olmayan ve ürkütücü olsa bile yabancılaştırılmayan.

Deliliğin inşası

Kentlere –özellikle karmaşık yapısıyla bilinenlere- baktığımızda geçmişin ve geleceğin vurgusunu görürüz. Bir yanı birbiriyle asla bir araya gelmeyecek yapıların birleşimi diğer yanı kalabalığa, aksaklığa ve zulme açılan pencere… Deliliğin özgürlük ve suçla bağlantısı buradan gelir. Kent kuralları özgürlüğü kısıtlar, insan özgürlüğü arar; kurallar ortadan kalkınca yerini suç, korku ve güvensizlik alır. Delilik de politik bir eylem haline gelir.

Daha sonra artan nüfus ve kentleşmeyle birlikte hayatımıza giren normların ve kuralların ortaya çıkardığı ötekileştirme çabası, insana kendini ve deliliği gizlemeyi öğretir; zira toplum, ilk önce kendine en az benzeyeni eleyecektir. Benzer bir eksiltme yöntemi olarak çok eski zamanlarda -Orta Çağ’da- yakılan ve yok edilmeye çalışılan kişilerin deliler olması da şaşırtıcı olmayacaktı diğer insanlar için. Yanmanın sancısını dindiren aydınlanma fikrinden sonra delilik küle dönmekten kurtulsa da uyutuldu, uyuşturuldu ve kılık değiştirdi. Kim bilir, ruhsal rahatsızlıkların tedavisinde kullanılan antidepresanların, modernizmle eşzamanlı doğuşu belki de modern insanın deliliğe katacağı yeni formun işaretidir.

Yöntem, akıl ve bilimselliği açısından kulağa hoş gelen modernizmin ilkeleri toplumları sancılı bir sürece sokar. Tek tip insan ve sabit bir dünya ideali, her olguyu “bir” duruma getirirken ötekileşmeyi doğuran yargılarla insanın kendinden uzaklaşmasına, yabancılaşmasına, yalnızlığına ve daha pek çok deliliğin anahtarı sayılabilecek rahatsızlığa sebep olur. Bu da kapitalizmle birleştiğinde, kente hâkim olan tüketim sorunu ve dolayısıyla sınıfsal farklılıklar artar. Dayanışmanın azalması yalnızlığı artırır ve kent psikolojisi insanı sevgisizleştirip daha da karamsar hale sokabilir. Artan çelişki ve kabul edilemeyen insani şartlar, bazı insanları huzursuz ve sevgisiz hissettirmekle kalmaz; onların suç işleme ihtimalini de artırır, hem kendine hem de bir türlü sevemediği o topluluktaki diğer insanlara karşı. Milattan sonraki ilk dönemin düşünürlerinden Stoacı filozof Lucius Annaeus Seneca’ya göre, öfke de geçici bir delilik hâlidir. Hâl böyle olunca, öfkenin korkuyu korkunun da tehlikeyi artırdığı kentte, milattan bu yana dönüşüp duran deliliği ayırt etmek de zorlaşacaktır. İmgesini ve ideolojisini yitiren, uyum ve toplumsallaşma mücadelesine giren delilik; kendini insanlardan saklamayı öğrenecektir illa ki. Delinin deliyi görünce değneğini sakladığı gibi…

Deliler aklı, diğerleri her şeyi tüketir

Büyük kent yaşamının varoluş mücadelesi gibi ihtiyacı da sıkıntısı da büyük. Normal ya da anormal olmanın faydasız olduğu kent yaşamı, hareketi kısıtlar. Deli gömleği giydirilmiş gibi sınırlanan ve şekle sokulan insanların yeni düzene ayak uydurmaları, kendine yabancılaşma ve bireyselleşme gibi iki ayrı sorunu meydana getirir. Üstelik radikal kararlardan ziyade farkındalıktan bihaber tutumların harekete geçtiği kent psikolojisinde, normal olduğuna inanan insanın da normalliğine şüpheyle yaklaşılır. Beton yığınları arasında günışığı görmeden çalışan, nerede ve nasıl yapıldığını düşünmeden yiyip içen, tükettiğinin farkına varmadan sürdürülebilirlik telaşına düşen insanların netice itibarıyla imaj ve ötekileşme kaygısı başlar. Tüketmeyenler fakirliği ya da anormalliği, fakirlik ve anormallik ise yine ötekiliği yani deliliği işaret eder. Toplumsal bağların aşınmaya başlaması zamanla yalnızlık sorununu doğuracak, yalnızlıkla yüzleşen insanın kişisel sorumluluk inancı öfkeye, saldırganlığa ya da psikolojik rahatsızlıklara neden olacaktır.

Modern psikoloji de modern toplumun psikolojik rahatsızlıklarını delilikle tam olarak örtüştüremez. Kamusal alanda dikkat çekmeyen, toplum yapısına denk düşen, suç ya da tehlikeyle ilişkilendirilmeyenlere ilaç tedavisi -eğer ayıracak bütçesi varsa terapi- tüm bunları yapabileceğine inanılanlara klinik ve ikinci durumun ayrıcalığını değerlendirmek isteyen “normal”lere verilen bir rapor.

Özetle delilik, kent yaşamı içinde bir şekilde meşrulaşacağı yeri buluyor. Ancak deliliği normal ve anormal olarak ayıran düzende cinayet, tecavüz ve saldırganlık gibi eylemlerin sonucunun çoğu zaman klinik değil cezaevi olması deliliğin bir başka tartışmasını yaratıyor. Michel Foucault “psikolojinin ancak deliliğin kontrol altına alınmasıyla mümkün olacağını” söylerken, Klasik Çağ’dan bu yana insanların deliliğe çare bulmak yerine onları zapt etmeye çalıştığını vurgular. Bırakın deliyi henüz insanı sahiplenmeyi öğrenemeyen kentin yenilikçi, kullanışlı, bol binalı ve cilalı olması da insanın canlı olma duygusunu evrensel bir dürtüye dönüştürüyor. Zygmunt Bauman da söylediği gibi; “Ötekinin deneyimi ancak ötekinin yaşadığı şeyin dönüşmüş, yorumlanmış hikâyesi olarak bilinebilir”. Peki, bu hikâyenin neresinde olduğumuzu veya olacağımızı kim bilebilir?

Benzer Yazılar

Dijital çağda sokak protestoları

Ad Hoc

Dönüşen bedenler: Olumlama, değişme ve sabit durma özgürlüğü

Ad Hoc

Yine, yeni, yeniden: Fandom, K-Pop ve popüler kültür

Ad Hoc