Kültür Manşet

Kepenk indiren dünya müzik hazineleri

Şubat 1983’te dört arkadaş Los Angeles’taki Rhythm Lounge’da konsere çıkacak olan Neighbor’s Voice’un ön grubu olmak üzere biraz da sarkastik bir havayla Tony Flow and the Miraculous Masters of Mayhem adında bir müzik grubu kurdular. Sadece o gece için kurulan grubun tek bir şarkısı vardı; Los Angeles’taki kulüp kültürünü anlatan “Out in L.A.”.

Grubun solisti şarkı söylemeyi bilmediğinden dolayı rap yapabileceği şarkı sözleri yazmıştı. 13 Şubat gecesi geldiğinde Tony Flow and the Miraculous Masters of Mayhem otuz kişilik bir seyirci karşısında ilk ve tek şarkılarını çaldı. Şarkı, dönemin anaakım müziğinden çok farklıydı. Solistin Grandmaster Flash’ten etkilendiği belliydi ancak sözlerin arkasındaki melodi bas ağırlıklı, enerjik ve funk doluydu. Seyirciler, küçücük sahnede taklalar atan solistten, basıyla aşk yaşayan gitaristten ve müziğini inanılmaz bir enerjiyle ortaya koyan bu amatör gruptan çok etkilenmişti. Öyle ki, o geceki konseri düzenleyen menajer, grubu haftaya iki şarkıyla geri gelmeye ikna etti. Küçücük bir sahnede eğlencesine müzik hayatına başlayan grup, bir ay gibi kısa bir süre içinde bir hayran kitlesi oluşturmaya başlayınca adını değiştirmeye karar verdi. Bu grup enerjikti, insanın her hücresinde hissettiği büyük bir sansasyondu. Uzun uğraşlar sonucu kendilerini en iyi anlatacak isimde karar kıldılar: Red Hot Chili Peppers.

Bu hikâye aslında çok sıra dışı bir hikâye değil. Müzik hayatına küçücük mekânlarda bir avuç insana konser vererek başlayan binlerce müzik grubu var. Bağımsız müzik mekânları; çoğu zaman kariyerine yeni başlayan sanatçıların kendi seslerini bulmak için kullandıkları, zamanla güçlü bir hayran kitlesi edinmeye başladıkları ve bu sayede hem yerel hem de kimi zaman global kültürü değiştirebilecek bir etki bırakabilecek büyüklüğe erişebildikleri, bir mahallenin ve hatta bir şehrin ruhunu oluşturan yerler aslında. Bütün bir topluma etki edebilecek güçte olan bu aziz kuruluşlar git gide kayboluyor. “Kentsel dönüşüm” projeleriyle hunharca donatılan büyük şehirler, bir nevi medeniyetin göstergesi olarak kabul edilen yüksek binalarla döşendikçe, mahallelere zenginlik getirme vaadiyle başlayan bu değişim dönemi mahalleleri ve şehirleri büyük bir kültürel yoksulluğa sürüklüyor. Kentsel dönüşüm beraberinde kendisinden çok da bahsedilmeyen, büyük ağabeyi “soylulaştırma” dönemini getiriyor. Mahallelerdeki konutların büyük sermayeler alarak yeniden inşa edilmesiyle beraber emlak fiyatları artıyor. Sonuçta, bölgenin yeni sosyoekonomik düzenine ayak uyduramayan pek çok kurum ve kuruluş kapıları kapatıyor ve ticari hayatlarına veda ediyor.

Bağımsız müzik mekânlarının ne kadar elzem kuruluşlar olduğunu biraz da nostaljik bir edayla anlatabilmek adına sizleri üç güzel şehirden üç mühim müzik kurumlarıyla tanıştırmak istiyorum.

315 Bowery: Punk’ın adresi

Studio 54 sanat camiasında ne kadar bilindikse CBGB de müzik camiasında bir o kadar meşhurdur. “Country, Bluegrass, Blues and Other Music For Uplifting Gormandizers” denilen ve kısaca CBGB & OMFUG olarak bilinen bu bağımsız müzik kuruluşu, 1970’lerde New York’un şüphesiz en önemli rock mekânı olarak biliniyordu. New York’taki punk akımının doğup büyüdüğü mekanda Pazar günleri Television sahneye çıkıyordu. 1960’ların “garage” akımından esinlenen punk; kısa, hızlı ve enerjik şarkılarıyla meşhurdu. Kurulmuş düzene karşı bir isyandı punk ve bu isyanın göbeğinde dönemin insanlarına kendilerini anlatabilme fırsatını sağlayan CBGB vardı.

The Ramones’dan Blondie’ye, Patti Smith’ten The B-52’ya punk yıllarında adını duyurmuş her sanatçı CBGB sahnesinde yer alıyordu. Tuvaletlerinin pisliğiyle ünlü olan mekân, sadece punk akımının doğumunda etkili olmadı. Aynı zamanda hardcore punk, new wave, post-punk, alternative rock ve indie pop gibi yeni müzik türlerini beraberinde getirerek dünya müzik tarihinde es geçilemeyecek izler bıraktı.

The Ramones, 1974, CBGB

15 Ekim 2006 yılında yükselen kiralara yenik düşen CBGB, Patti Smith eşliğinde dünyaya veda etti. Şimdilerde New York’ta yolunuz 315 Bowery’e düşerse yerini bir John Varvatos butik mağazasına bırakmış olan CBGB’nin eski evini ziyaret edip bu efsanevi mekânın kurucusu Hilly Kristal’a saygılarınızı sunabilirsiniz.

Komünitelerin gücü: The Roundhouse örneği

Aslen bir lokomotif tamirhanesi olarak kurulan The Roundhouse yıllar içerisinde gin fabrikası dahil olmak üzere pek çok kimliğe büründü. 1960’larda birkaç ünlü sanatçının finansal desteği ile bir kültür merkezi olarak tekrar kimlik değiştirdi. Mekânın açılışı, Ekim 1966’da bütün gece süren bir Pink Floyd konseriyle yapıldı. Mekân, sonraki on sene boyunca The Doors, The Rolling Stones, Jeff Beck, The Yardbirds, David Bowie, Led Zeppelin ve The Clash gibi sanatçıları ağırladı.

David Bowie, 1970 Roundhouse

1976’da açılışını The Stranglers’ın yaptığı bir The Ramones konserinin ardından The Roundhouse, Birleşik Krallıktaki punk akımının patlamasına neden oldu. O efsanevi The Ramones konserinin seyircileri arasında o dönemde henüz pek tanınmayan The Sex Pistols adında küçük bir müzik grubu vardı. Konserin ardından The Sex Pistols, “Anarchy in the U.K.” adlı bir şarkı yazacak ve Birleşik Krallık’taki akımın öncülüğünü yapacaktı.

The Roundouse, 1983’te el değiştirdi ve finansal zorluklardan ötürü kapatıldı. 1990’larda Londra’daki illegal rave’lere ev sahipliği yaptı. 1996’da aralarında Bob Geldof’un da bulunduğu birkaç sanatçının girişimleriyle bir Roundhouse fonu kuruldu ve yaklaşık 28 milyon sterlin bağış toplanmasının ardından tekrar hayata geri döndü. Bugün Londra’nın en eski konser mekânlarından biri olan The Roundhouse; The Vaccines, Circa Waves, Jax Jones, Sharon Van Etten, Johnny Marr ve Pixies gibi pek çok sanatçının konserlerine ev sahipliği yapıyor.

Yaşayan efsane: The Fillmore

Hayatına 1910’larda başlayan The Fillmore, ilk dönemlerinde bir dans mekânı olarak kullanılıyordu; fakat şanını müzik dünyasına borçlu. 1960’larda Bill Graham, San Francisco’nun çeşitli mekânlarında konserler düzenliyordu. Her defasında başka bir mekânla anlaşmak zorunda kalan Graham, 1965’te konserlerini The Fillmore’da düzenlemeye başladı. Graham’in portföyünde The Grateful Dead, Jefferson Airplane, Quicksilver Messenger Service ve Big Brother and the Holding Company vardı. Bu gruplar, The Fillmore sahnesinde popülariteye kavuştular. The Fillmore kısa bir süre içerisinde San Francisco’daki psychodelic müzik akımının evi haline geldi. Jimi Hendrix, Otis Redding, Cream, The Who, Pink Floyd ve niceleri kendilerini The Fillmore sahnesinde buldular.

Konserlerin popülaritesini fiziksel olarak kaldıramayan The Fillmore; 1970’lerde Winterland Ballroom adında bir alternatif mekâna taşındı. 1980’lerde Graham, tekrar The Fillmore’da konserler düzenlemeye başladı ama bina 1989’daki bir depremde yoğun hasar gördü.

The Fillmore, 1994 yılında The Smashing Pumpkins’in verdiği sürpriz bir konserle müzikseverlerin hayatına tekrar katıldı. 2007’de dünyanın en büyük canlı organizasyon şirketlerinden biri olan Live Nation’ın himayesi altına girdi. Her ne kadar artık “bağımsız” olarak tanımlanamasa da günümüzde The Fillmore belki de hayatına devam eden en efsanevi canlı müzik mekânı.

Seneler içinde Max’s Kansas City, The Roxy, The Marquee, Paris Theatre ve Astoria gibi dünya kültüründe
büyük etkiler bırakmış yüzlerce mekân hayatına veda etti. Sadece Londra’da son 10 yılda bağımsız müzik mekânlarının yüzde 40’ı çeşitli nedenlerden ötürü kapatıldı. Şanslı olan nadir mekânlar yerel komünitelerin sahiplenmesi ve organize olması sayesinde kurtarılabiliyor ancak kaybedilenler dünya tarihinin küçük bir parçasını beraberinde götürüyor.

Yazı: Gazeteci Nazlı Selin Özkan

Benzer Yazılar

Paylaştığına aitsin

Ad Hoc

Ya sev ya da terk et: Bedensiz varoluşlar

Ad Hoc

Duvarları yıkmak mı gerekli inşa etmek mi?

Ad Hoc