İnsan

Kısa bir toplumsal cinsiyet eşitliği tarihçesi

Hem feministlerin hem de insan hakları savunucularının gerçekleşmesi için çaba sarf ettikleri bir amaç olan toplumsal cinsiyet eşitliği, esas olarak, kadın ve erkeğin toplumsal, politik, ekonomik ve hukuki alanlarda eşit muamele görmelerine yönelik bir talep olarak karşımıza çıkar.

İnsanın değerini merkeze koyan felsefi-antropolojik anlayış açısından bakıldığında, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına giden yolun başlangıç noktası, insanın onurunun ya da değerinin, bir deyişle, cinsiyetinde olmadığını kavramaktır. Bunu gerçekten kavramış olmak, hiç şüphesiz, sorunları çözüme ulaştırma çabasında atılacak adımların belirlenmesi için de çok önemlidir.

Bu bağlamda eşitlik talebi, olanaklar varlığı anlamında insan türüne mensup her tek kişinin türüne has olanaklarını geliştirebilmesinin imkânına yönelik bir talep olarak anlaşılmalıdır. Dolayısıyla, kadına karşı yapılan ayrımcılık ve baskı, esas itibarıyla sadece kadınlar için aşılması gereken engeller olarak değil insanlığı ilgilendiren sorunlar olarak görülmelidir.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği her yerde

İstatistiklere göre, yeryüzündeki insan nüfusu birbirine çok yakın yüzdelerle iki cinsiyet arasında dağılmıştır. Fakat eşitlik buraya kadar gibi duruyor! Toplumsal cinsiyete dair anlayış her ne kadar farklı dönemlerde ve farklı coğrafyalarda, inanç sistemleri, üretim mekanizmaları, kültürel pratikler, politik ideolojiler gibi etkenlerle değişiklik göstermiş olsa da insanlık tarihine bakıldığında günümüzde anlaşılan anlamıyla toplumsal cinsiyet eşitliğin hiçbir zaman sağlanmamış olduğu görülür. Nitekim Dünya Ekonomik Forumu’nun yürüttüğü, sağlık, eğitim, politika ve iş gücüne katılım olmak üzere dört alanda yapılan ölçümlerin verilerinin yayımlandığı Küresel Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Uçurumu Raporu (2018) uçurumun kapanması için Batı Avrupa’da 61 yıl, Güney Asya’da 70 yıl, Latin Amerika ve Karayipler’de 74 yıl, Sahara Altı Afrika’da 135 yıl, Doğu Avrupa ve Orta Asya’da 124 yıl, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 153 yıl, Doğu Asya ve Pasifik’te 171 yıl ve Kuzey Amerika’da 165 yıl geçmesi gerektiğini ön görüyor.

İnsan haklarının bu denli gündemde olduğu, kadın haklarının gittikçe artan önemle vurgulandığı günümüzde bu insanlık açısından utanç verici bir tablo. Kadın hakları savunucularının ve feministlerin farkındalık artırma çalışmalarına ve tüm diğer çabalarına rağmen ortada olan bu küresel tablo, John Stuart Mill’in dediği gibi “doğaldan” hâlâ “geleneksel-göreneksel” ve “alışılagelmiş” olanı anladığımızın işaretidir.

Mill’in Kadınların Köleleştirilmesi kitabında çok güzel ifade ettiği gibi, “Doğadışı olanın genellikle sadece alışılagelmemiş olan anlamına geldiği ve olağan olan her şeyin, doğal gözüktüğü doğrudur”. Gerçekten de insanlar çoğu zaman üzerine hemen hiç düşünmeden içine doğdukları kültürün doğrularını, yanlışlarını, ahlak normlarını, alışkanlık ve inançlarını benimserler. İşte erkek egemenliği de büyük ölçüde, böylesi bir “doğallık” algısı yoluyla hükmünü sürdürmeyi başarmış bir durum. Kadının insan olarak statüsü söz konusu olduğunda, bu kültürel durumun neredeyse “evrensel” denebilecek bir boyut içerdiği söylenebilir. Değişen derecelerde olmakla birlikte yerkürenin her köşesinde varlığını sürdüren kadına karşı ayırımcılık ya da cinsiyetçilik, ayırımcılık türleri arasında en yaygın etkiye sahip olanı gibi duruyor. Kadına karşı ayrımcılık tarihi çok eskiye giden küresel bir kültürün ürünüdür adeta!

Hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda, kadının erkekten farklı muamele görmesini meşrulaştırarak insan hakları ihlallerine yol açan kültürel pratikler, sosyal politikalar ve hukuki uygulamalar kadının neredeyse başka bir “tür” addedildiğini düşündürecek kadar ayırımcı olabiliyor. Yüzyıllar boyunca, insana has olanakların kullanımın söz konusu olduğu felsefe, bilim, sanat, hukuk ve politika gibi alanlar erkeğin tekelinde oldu. Yerleşik anlayışlar nedeniyle hem toplum hem de kurumlar nezdinde bu alanların hâkimi erkek olmuş ve katkısı teslim edilen çok az sayıdaki kadın da “kadın matematikçi”, “kadın ressam”, “kadın felsefeci” ya da “kadın yazar” olarak anılarak, adları tarihe istisnalar olarak yazılmıştır.

UNESCO ve küresel öncelik olarak toplumsal cinsiyet eşitliği UNESCO (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization) kuruluşundan bu yana kadınların insan hakları, kadınların güçlendirilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliği konularına dikkat çekip uluslararası düzeyde çalışmalar yapıyor. UNESCO’nun iki küresel önceliğinin biri olan toplumsal cinsiyet eşitliği, UNESCO Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinden de biri. Günümüze kadar çeşitli ülkelerde toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması yönünde farklı sorunlara odaklanarak çalışmalar yapan 25 UNESCO kürsüsünün arasında ülkemizden Giresun Üniversitesi ve Koç Üniversitesi’nde yer alan iki kürsü varken, Maltepe Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Hülya Şimga adına kurularak çalışmalarına başlayan UNESCO Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kültür Kürsüsü’yle bu sayı yakın zamanda üçe çıktı.

Açılışı 25 Ekim 2019 tarihinde Marma Otel İstanbul Asia’da yapılan Maltepe Üniversitesi UNESCO Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kültür Kürsüsü, özellikle toplumsal cinsiyet sorunlarının kültür ile ilişkisine odaklanarak, ulusal ve uluslararası düzeyde bilimsel araştırmalar ve uygulamalar yapmayı, projeler geliştirmeyi, eğitim çalışmalarında bulunmayı, bilimsel toplantılar düzenlemeyi ve UniTwin UNESCO Kürsüleri programındaki diğer kürsülerle işbirliği içinde çalışmalar yapmayı hedefliyor.

Hülya Şimga, Öğretim Üyesi

Benzer Yazılar

İstanbul’un kent kültüründe sokak köpekleri

Ad Hoc

İnsanın en iyi hali: İçimdeki Lider

Ad Hoc

Değişmeyen tek şey: “Yalnızlık”

Ad Hoc