Teknoloji

Kodlama değil medya okuryazarlığı lütfen!

Teknoloji devriminin sıradan vatandaşa sunduğu imkânlar nedeniyle ortaya çıkan “fenomenlik” ve “influencer” gibi kavramlar iletişim fakültelerinin araştırma kapsamına aldığı konular arasına girmiş durumda. Bunun son örneğini Kadir Has Üniversitesi’nin geçen ay düzenlediği Yeni Medya ve Fenomenlik Konferansı’nda izledim. Çeşitli üniversitelerden gelmiş kıdemli profesörler ve akademisyenlerle geleceğin medyacısı olmaya aday iletişim fakültesi öğrencilerinin büyükçe bir amfiyi doldurdukları konferansta konuşmacılar Danla Bilic, Buse Plan (Busplan), Kadir Doğrubakar (Odun Herif), Burak Şahin (Burak Oyunda) gibi hatırı sayılır takipçi kitlesine ulaşmış isimlerden oluşuyordu.

YouTube, Instagram veya Twitter üzerinden yüz binlerce, hatta milyonlarca takipçiye ulaşan fenomenlerin dijital reklam bütçelerinin katlanarak arttığı bir ortamda şirketlerin medya planlamalarında üst sıralara yükseldikleri bir sır değil. Geleneksel medyanın finansal olarak değer ve gelir kaybettiği bir süreçte, yeni medya araçlarının kullanılarak büyük bütçeler elde edilmesi oldukça çekici bir durum. Bu nedenle, çoğu 30 yaş altındaki fenomenler akademik bir konferansta konuşma yapabilecek yetkinlikte kabul edilip; toplantının moderatörü tarafından “Onlar bugünün profesyonel medya içerik üreticileri. Medyayı dönüştürebilecek güce sahipler” şeklinde yüceltiliyor.

Popülerlik ve para

Ancak işin içine finansal ortaklıkların ve sponsorlukların girmesiyle beraber taşlar yeniden şekilleniyor. Başlangıçta sadece kendi istediklerini yaparak takipçi kazanmış fenomenlerin evreninde de artık geleneksel medyadaki “gelir karşılığında reklamverenin istediği içeriğin yayınlanması” benzeri paradoksal bir durum yaşanıyor. Takipçi satın alma gibi artık olağan hale gelen çarpıklıklara değinmeyeceğim bile. Üstelik tüm bu denklemde içerik üretiminde kalite değil; popülerlik ve para kazanma yegane gösterge haline gelmiş durumda. Tam da o nedenle “İçeriğin sorumluluğu kimde?” sorusu havada kalıyor. Oysa profesyonel medyanın ürettiği içeriğin sorumluluğunu almaması gibi bir durum asla söz konusu olamaz. İdeal medya ortamında, içeriğin sorumluluğu -yasalar ve meslek etiği gereği- üretim aşamalarına katkı veren herkestedir.

Tabloid modeli anımsatıyor

Peki, yeni medya kullanıcısı olarak geleneksel medyanın yerine oynayan, onun kaybettiği finansal gelirden pay alan kişilerin sorumsuz davranabilmek gibi bir lüksleri olabilir mi? Elbette olamaz, olmamalı da. Ancak her zaman hayatın gerisinden gelen hukuk sistemindeki uyuşukluk hali şimdilik yeni medyadaki içerik üreticisinin de, içeriklerin altına yorum yazanın da kendisini sorumsuz gördüğü gri bir alan. Bu nedenle, içerikte kalite ve etik sıkıntılar gibi siber zorbalık da büyük bir sorunlar yumağı olarak karşımıza çıkıyor.

Yine de, içerik ve finansal anlamda tabloid gazeteleri hatırlatan dijital medyadaki bu model daha çok kişiye ekmek kapısı olacağa benziyor. Hal böyle olunca da, eskisi gibi çocuğunu bilgisayar, tablet, cep telefonu gibi araçlardan uzak tutmaya çalışmak yerine erken yaşta dijital dünya ile tanıştırıp, YouTuber olmasını destekleyen, bilgisayar oyunları üzerinden kısa zamanda parayı vurmasını hayal eden yeni bir ebeveynlik modeli ile karşı karşıyayız. Bu dijital ebeveynler, çocuklarının fotoğraf ve görüntüleri üzerinden finansal gelir elde etmekte de hiçbir sakınca görmüyorlar.

Ebeveynlerin Momo ve Mavi Balina çaresizliği

Ancak ebeveynlerin ve yeni medyada içerik üretenlerin büyük kısmının medya okuryazarlığı olmadan ilerlemiş olmaları nedeniyle bugün artık çok ciddi sorunlarla karşı karşıyayız. Konuya dikkat çekmek için iki abartılı ve güncel örneği hatırlatacağım. Birincisi, YouTube’da patlayan Momo şaibesi. Evet, şaibe. Çünkü aslında çocuklara kendilerini incitecek talimatlar verdiği iddia edilen Momo adlı oyunun varlığına dair somut bir kanıt ortada yok. Zaten YouTube tarafından 27 Şubat 2019’da yapılan açıklamada da “Momo Meydan Okuma Oyunu’nu içeren bir videoya rastlanmadığı” belirtilerek, “Bu tarz bir içeriğin görüldüğü takdirde kaldırılacağı” duyurulmuştu.

Konuyla özel olarak ilgilenenlerin Teyid.org sitesinde 13 Mart 2019’da yayınlanan Medya Uydurma Oyun Momo’yu Nasıl Gerçeğe Dönüştürdü başlıklı makaleyi okumalarını tavsiye ederim. Böylece Facebook kullanıcısı bir annenin panikle paylaştığı mesajın nasıl bir “creepypasta” örneği oluşturduğunu daha iyi anlayabilirsiniz. Creepypasta dediğimiz olgu, internet ortamında oluşturulan ve yayılan korku hikâyeleri. Bu hikâyeler internet ortamında tekrar tekrar alıntılanarak tam bir şehir efsanesine dönüşüyor. Ve Momo da bunların belki de en ünlüsü olarak literatüre geçti. Dünyada BBC, Türkiye’de ise Hürriyet, Sabah, Habertürk, Sözcü ve CNN Türk’ün ulusal düzeyde haber yapıp, resmî makamların da aileleri uyarmak zorunda kaldığı Momo oyunu diye bir oyun aslında yok.

Kum Sanatçısı Sudarshan Patnaik, Mavi Balina oyununa yönelik farkındalık artırmak amacıyla kumdan bir balina heykeli yarattı.

Sanal dünyada ebeveyn çaresizliğinin bir başka somut göstergesi de her geçen gün dünyada ve Türkiye’de daha fazla çocuğu intihara sürükleyen Mavi Balina oyunu. WhatsApp üzerinden yollanan bir link sayesinde tanışılan Mavi Balina telefona indirilen bir uygulama değil. Oyun, bir yöneticinin yönlendirme yapması; yani bahsedilen talimatların yerine getirildikçe yenilerinin eklenmesiyle oynanıyor. Ve sonunda intihara varan bu talimatların sabah 02:00’den sonra yerine getirilmesi isteniyor. Tabii tüm bunlar ebeveynlerin süreci takibini de zorlaştırıyor.

Ulusal basındaki haberlere göre 2019 yılında Türkiye’de Hatay, Bursa, Van ve Aydın’da dört çocuğun intiharı Mavi Balina ile ilişkilendirildi. Çocuklardan birinin oyunun kendisine verdiği talimatları yazdığı defter basına yansıyan görüntüler arasında. Mavi Balina intihara giden süreci ebeveynlerin fark etmesini önleyen bir şekilde gelişen, oldukça hasta bir zihniyetin ürünü. Bu hasta zihniyetten çocuklarını koruyamayan bir ebeveynlik ortaya çıktıysa, toplumu nasıl koruyacağız?

Modern demokrasinin olmazsa olmazı

Bugün dijital dünyada karşılaştığımız tüm sorunların temelinde medya/yeni medya okuryazarı olmadan içinde yol aldığımız gerçeği var. Bu mesele hemen yanımızdaki Avrupa’da oldukça kafa yorulan bir kamusal sorun. Bu nedenle, Avrupa Komisyonu 18-22 Mart haftasını Medya Okuryazarlığı Haftası olarak düzenlediği konferans, seminer ve film/ animasyon gösterimleriyle kutladı. Avrupa Komisyonu’nun konuyla ilgili internet sitesinde şöyle deniliyor: “Yüksek düzeyde medya okuryazarlığı vatandaşların dijital çağda bilgi sahibi olarak karar almasının anahtarıdır. Bu bağlamda medya okuryazarlığı canlı, modern demokrasinin olmazsa olmazıdır.”

Hedef kitle beş yaş ve üstü

Avrupa Komisyonu’nun fon verdiği özel projeleri incelediğimizde çalışmanın hem ebeveynleri hem de çocukları hedef aldığını görüyoruz. Çünkü “dijital medya okuryazarı olmadan çocuklarına yardımcı olamazlar” gerçeğinden hareket ediliyor. Ama “eğiterek sorumluluğu çocuğa verme” anlayışı nedeniyle animasyonlarla tasarlanan projelerde hedef kitle yaşının beşe kadar indiğini görmek mümkün.

Türkiye’de ise medya okuryazarlığı ne akademinin ne eğitim sisteminin ne de siyasetin gündeminde üst sıralarda bir konu. Kendisi perişan geleneksel medya kurumlarından bir şey beklemek abeste iştigal olur zaten. Peki, yeni medyada içerik üreticisinin özdenetimden medet umarak daha ne kadar yol alabiliriz? Çocukların intihara sürüklendiği oyunlar, creepypasta ile haberi ayıramayan medya organları, yalan haberi daha çok retweet yapan Twitter kullanıcısının psikolojisi bir yana dursun; biz kafamızı kuma gömmeye devam ediyoruz. Öyle ki, kreşlerde “beş yaşındaki çocuklara kodlama eğitimi” verilmeye çalışılan nesiller yetiştirme çabalarının kutsandığı bir dönemi yaşıyoruz.

Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Günün sonunda dönüp dolaşıp Avrupa’da yapılan projeleri ve kampanyaları örnek almak ve geliştirmek zorundayız.

Şenay Yıldız, Gazeteci

Benzer Yazılar

Her şey elektrikli olacak

Ad Hoc

Vadideki gençlik: Ölüme teknik müdahaleler

Ad Hoc

“Büyük teknoloji mistik bir güç değil”

Ad Hoc