İnsan

Krallar ve yöneticiler bir yana, esin perileri bir yana

Krallar ve yöneticiler bir yana, esin perileri bir yana

İstanbul’dan Oxford’a uzanıyor; düne, bugüne ve yarına dair bir felsefeci/tarihçinin yaklaşımını dinlemek üzere Theodore Zeldin’le buluşuyoruz.

Dünyaya baktığınızda bugün canınızı en çok sıkan şey nedir?

Theodore Zeldin: Gençlerin kötümserliği… Gençler geleceğe dair bir vizyon geliştirip, bunun diğerleri tarafından da bilinmesini sağlamazlarsa, mevcut toplumun tüm karakteristik sorunlarını miras alacaklar. Özellikle üniversite öğrencileri toplumsal bir göreve sahip olduklarını anlamalılar. Dışarıya çıkmalı ve kendilerinden farklı fikirlere sahip olan insanlarla konuşmalılar. İnsanlar bölünmüş durumdalar. Herkes, kendisiyle aynı fikirde olan insanlarla sohbet etmek istiyor. Fikir, gelenek, cinsiyet, alışkanlık ya da milliyet gibi bariyerlerin ötesinde arkadaşlık kurmalılar oysa. Ben de bu tarz sohbetleri mümkün kılan bir metodoloji geliştirdim. “Yabancılar şöleni” diyorum ben buna. Birbirini hiç tanımayan insanları davet ediyorum, onları karşılıklı oturtuyorum ve bir “sohbet menüsü” hazırlıyorum. 25 konu başlığı veriyorum. Politika yok, din yok, amaçlara ya da hedeflere dair bir şey yok. Her insan, aileleriyle ilişkilerinin nasıl olduğu, çalışma arkadaşlarıyla arasının nasıl olduğu, hayatta nelerden korktuğu gibi hepimizin paylaştığı ortak şeylerden bahsediyor. Bu sohbetler iki saat sürüyor ve insanların bir başkasını keşfetmesini sağlıyor. Bu, özellikle gençler için önemli bir konu. İnsanların diğer medeniyetleri keşfetmek konusunda ne kadar yetenekli olduklarına, dünyayı öğrenme ve anlama arzularına, daha dolu dolu bir hayat yaşamak için nasıl fikirler geliştirilebileceğine yönelik bir deneyim. Gençlerin ilgisini, para kazanmak ve iş bulmak gibi “verili” ve “aleni” olan şeylerden uzaklaştırmaya çalışıyorum.

“Yabancılar şöleni” Türkiye’de de gerçekleşti bildiğim kadarıyla… Tarafların performansı nasıldı?

TZ: Evet, Türkler ve Ermenileri bir araya getirdim ve çok işe yaradı. Hayata, yaşamın zorluklarına, yabancılarla konuşmadığımız için büyüttüğümüz korkulara dairdi. Bunu pek çok ülkede yaptım. Yüzde 99 işe yaradı ve insanlar bilmedikleri şeylerden daha az korkar hale geldiler sürecin sonunda. Nadiren, konuşmaktan korkan ve isyan eden insanlar da oluyor tabii.

Bunu duymak sevindirici olsa da bu küçük örnek üzerine ne kadar gerçekçi bir vizyon geliştirilebilir, bilemiyorum. Türkiye, bölünmüş bir toplum. Yoksullaşan bir toplum. Hatta, İstanbul’da denizi görmemiş yüz binlerce insan yaşıyor.

TZ: Bu güzel bir örnek. Sizin ülkeniz de bir krizden geçiyor şu anda, biliyorum. İngiltere’ye dair haberleri takip ediyorsan, burasının da benzer bir durumda olduğunu biliyorsundur. Neredeyse bir iç savaş yaşanıyor. Avrupa’dan ayrılmak ve Avrupa’da kalmak isteyenler arasında ciddi bir nefret var. Royal Society, Avrupa’dan ayrılırsak bilim bile yapamayacağımızı, sonucun bir felaket olacağını söylüyor. Ama insanlar kendi fikirlerinde
sabitler. Hayal gücümüzün ne kadar sınırlı olduğunun bir başka yansıması bu. Neden denizi görmeye gitmiyorlar? Zamansızlıktan mı –ki bu sadece başka şeylerle meşgul olduklarını gösterir. Bir makine gibi çalışıyor insanlar. Daha verimli olmak için, kendilerini intihara sürükleyecek kadar hırpalıyorlar, kendilerine ait olmayacak sonuçlar üretmek için. İşte bu yüzden iş dünyası da kendini yeniden tasarlamalı ve “Nasıl zengin olabiliriz?” sorusu yerine, yeni sorular icat etmeli. İnsanlar da zenginliği yeniden tanımlamalı. Zenginlik, para sahibi olmak mıdır yoksa anlayış ve bilgelik geliştirebilmek mi? Bir köle olmak mıdır zenginlik? Birçok özgürlük formu vardır ve bunları politikayla, ekonomiyle değil, merakla ilişkilendirmeliyiz.

Sabit fikirlilik ve merak demişken… Sizin geçmişe yönelik çalışmalarınız büyük, tanıdık şahsiyetler ve onların alametifarikaları üzerinden değil, alelade insanların başarısızlıklardan besleniyor. Bugün de malum, herkes gelecekten bahsediyor. Gelecekten bahsetmeyenlerse, nostaljik bir geçmiş yaratıyor. Normatif sözcükler kullanmayı tercih etmem ama zamanla ilişkilenmenin “sağlıklı” yolu nedir?

TZ: Ben bir tarihçi olarak geçmişe ve şimdiki zamana bakıyorum. İkisini aynı anda düşünüyorum. Şu anı ve geleceği, geçmiş bilinci olmaksızın anlayamayız. Bence modern insanlar biraz dar görüşlü. “Geçmişte olanlar geçmişte kaldı” diyorlar ve daha iyisini yapabileceklerini düşünüyorlar. Belki de mümkündür bu. Bunama yaşayan insanların geleceğe dair de bilinçsiz olduklarını bilimsel bulgular ortaya koyuyor. Başarısızlıklara gelince… Başarısızlık algımız parasızlık ya da bir partnerle yaşanan hoşnutsuzluklardan, yani gayet alelade olan şeylerden ibaret gibi görünüyor. Başarı, yetkinliklerden ziyade, dünyaya daha önce var olmayan bir şeyi katabilmektir. Bu da hayal gücü demektir. Geçmişte hangi soruları vardı insanın? Örneğin, kiminle evleneceğin… Geçmişte evliliğin amacı, aileleri birleştirmekti. Bu bir çözümdü. Daha sonra romantik evliliği keşfettik. Bu evvela bir isyandı, ailelerin söylediğini yapmayı reddetmekti. Daha sonra da romantik aşkın başarısızlıklarına tanık olduk. Evliliklerin yüzde 50’sinde insanlar yaptıkları tercihlerden pişman oluyorlar. Öyleyse soru şu hale geliyor: İnsan ilişkilerini nasıl geliştirebiliriz? Bu önemli ve büyük bir konu. 5 bin seneden beri çözülemiyor. Genç insanlar neden bunu düşünmesin ki?

Bu soru ve bunun gibi şimdiye dek sizin tarafınızdan ortaya atılmış soruları düşünüyorum. “Neden mizah da bir Nobel ödülüyle anılmasın? Sigorta şirketleri riskleri hesaplamaktansa, neden gençler için daha tatminkar işler yaratmasın?…” Bir taraftan ne kadar naif olduklarını düşünüyorum. Diğer yandan da modern dünya ve profesyonel iş bölümü, her şeyi o kadar özelleştirdi ki, böylesi genel konuları hep beraber konuşabileceğimiz kamusal alan diye bir şey kalmadı diyorum. Dolayısıyla çağımızın en politik jesti böyle çocuksu sorular ortaya atmak ve peşini bırakmamaktır belki de…

TZ: Alışılmadık sorular soran herkes, ya kafasının uçurulmasıyla ya özgürlüğünün elinden alınmasıyla ödedi
bunun bedelini. Şimdiye dek çok akıllı iş adamlarıyla tanıştım. İmparatorluklar yaratmış olabilirler ama bu beni etkilemiyor. Ekonomi hiçbir zaman bilim değildi ama yenildi. Bugüne dek eşitsizlikten başka ne üretti, ki bu eşitsizlikler bugün Avrupa’yı parçalıyor. Politika ne üretti? Birbirinden farklı düşünceleri olan milyonlarca
insanın birbirine duyduğu yabancılık duygusunu. Hükümetler gelecek nesillerin ödemek zorunda kalacağı borçlar üretti ve iflas etti. Benim tüm çalışmalarım insan ilişkileri üzerine oldu, bir çeşit nanobilim gibi. Nanobilim, her şeyin en küçük hallerine bakar, birbiriyle ilişkisi olmayan şeylere. Bunlara bakarsın ki yeni bağlantı noktaları keşfedebilesin. İnsan ilişkileri, karakterlerin, hatıraların, korkuların ve farklılıkların işin içine dahil olduğu en kompleks ilişkiler. “Hadi büyük şirketleri ele geçirelim, hükümeti ele geçirelim, tüm iktidarları ele geçirelim” demek yerine ben “Hadi  bizim gibi olmayan insanlarla arkadaş olalım” diyorum. Bir şirketten terapist arkadaşım dünyanın iğrenç bir yer olduğunu, insanların hasta olduğunu ve onları iyileştirdiğini söylüyor. Arabaları iyileştirmeye benziyor bu, iyileştir ki onları daha fazla kullanabilesin. Önce hastalıklı nedenleri iyileştirmeye ne dersin? Ama bu terapist “Yeni bir yaşama yolu üretelim ki bundan böyle hasta ve yorgun hissetmeyelim” demiyor. Şimdiye dek icat edilen işlerin çoğu da işsizliği önlemek içindi. Yani işe yaramayan, sıkıcı işler, yarı zamanlı kölelikler icat ettik. “Yeni işler ne olabilir?” sorusu, naiflik mi sence?

Başka neler icat edebiliriz?

Bir keresinde moda endüstrisinin tüm büyük oyuncularının olduğu bir buluşmaya davet edilmiştim konuşma yapmak için, her yıl böyle bir yere giderim. O sene, bir sonraki yılın renginin ne olacağı konuşuluyordu. Ekonomik ve bir sürü diğer aptalca sebepler yüzünden. 19’uncu yüzyıl Fransa’sında modayı icat eden kişi, herkesin farklı giyinmesini istiyordu. Bugünse moda, diğer insanlara benzemek anlamına geliyor. Kıyafetlerin eski biricikliği, ulaşılabilir olmak kaydıyla korunsaydı eğer, sokakların bugün ne kadar eğlenceli olacağını düşünsene. Tabii hayvanları incitmeden farklı olmanın yollarını keşfetmeliyiz. Bu da bizi gıda sorununa getiriyor. Bu benim 30 sene önce keşfettiğim bir şeydi. Üniversitelerin gıda üzerine çalışmasını önermiştim, herkes gülmüştü. Neyse ki dekandım da kimseyi kırmadan amacıma ulaşabildim. Dünya çapından yiyeceklere dair çalışan yazarları ve şefleri davet ettim. Gıdanın ve yiyeceklerin tarihini konuştuk, bugün bu dünyanın her yerinde yapılıyor. Bir başka karar vermemiz gereken seçim bu. Ne yiyeceğiz? Avcı olup, canlıları öldürmeye devam etmek mi istiyorum yoksa yeni bir yemek yeme metodu mu icat etmeliyim? Bu seçimin eşiğindeyiz. İcat ettiğimiz yemek yeme yöntemi dünyayı mahvetti. Ormanlar yok oldu, sularımız kirlendi. Beynimizi ve hayal gücümüzü burada kullanmayacağız da nerede kullanacağız?

Benzer Yazılar

Uzun sürmüş bir yanılgının akşamı: Depresyon

Ad Hoc

Hayatın bir anlamı var mı?

Ad Hoc

İstanbul’un kent kültüründe sokak köpekleri

Ad Hoc