Kültür Manşet

Kültürden ne haber?

Bir Motörhead parçasında geçtiği gibi; saatler, tarihi aptal yerine koymak üzere işliyor olabilir. Yani günümüzün, eski “sefil” safhalarımızdan çok daha ileride olduğunu varsayabilirsiniz. Ama belki de hemen sonrasında bir Pearl Jam dizesi düşüverir belleğinize ve dersiniz ki, “borsada hisse senedi alıp satabilen ya da pantolon giymeye terfi edebilmiş” bir memeli olmakta övünülecek bir yan yoktur. Homo sapiens’in 200 bin yıllık (buna birkaç bin sene ekleyip çıkarmanın hem imgesel özgürlüğüne hem de bilimsel meşruiyetine sahibiz) geçmişini çöpe atmak kolay değil neticede. Bugüne dek meydan okuduğumuz tanrıların, keşfettiğimiz evrenlerin, aldığımız biçimlerin, yarattığımız kent ve yaşam formlarının ve bunların yanı sıra yok ettiklerimizin, ardımızda bıraktığımız yıkıntıların kabarık bakiyesi, haddi hesabı bir arama motoru yakınlığında -ya da Ana Britannica uzaklığında. Amma velakin soru şu: Biyolojik koşutları kültür dünyasına tercüme etmek dünyanın en büyük tehlikelerine kapı aralasa da; insanlık tarihinde bir evrimden bahsedebilmek mümkün mü? Bir başka deyişle, kültürlerimizi ayakta tutan ve geleceğe akmasını sağlayan nedir? Hangi kalıcı -ya da değişken- değer kümeleri kültürlerimize hareket ivmesi kazandırır; bugün, geçmişten nasıl ayrışır?

Sene olmuş 2019…

Modern ozanlarla başlayan yazımızda Ahmed Arif’e de bir görünürlük verelim. Ne diyordu şair; “Düşün, uzay çağında bir ayağımız; ham çarık, kıl çorapta olsa da biri…” Muazzam bir keşif istencinin yanında yok olmayan bir bağnazlık, üretilen sınırsız zenginliklerin yanında hayırseverlikle ayakta kalabilen milyonlar, demokratik kazanımların üzerinde yükselen şiddetsever siyasal pratikler, enternasyonalizmin sınırlarında bekleyen kabile reisleri, global köylerin zenofobik sakinleri… 2019 yılında hepsi bir arada var oluyor ve geçmişin hayaletleri bugüne musallat olmaya devam ediyor. Değişen yargı, inanç ve değerlerin toplumsal ve politik etkilerini incelemek üzere global kapsamda 1981 yılından bu yana yapılan Dünya Değerler Araştırması’nın kurucusu Ronald F. Inglehart, bireylerin değerlerinin, yaşamlarını ne derece güvende hissettikleriyle paralel bir şekilde geliştiğini savunuyor. Siyaset bilimcinin kast ettiği şu: Tarihin büyük bir kısmı, özellikle kıtlığın had safhada olduğu zamanlar, güçlü liderler etrafında kenetlenerek, dışarıdan gelenleri reddederek ve grup dayanışmasını öne çıkararak ilerledi. Yabancı düşmanlığının “gerçekçi” olduğu dönemler vardı; bir toprak parçası, üzerinde yaşayanları doyuracak şartlar sunmadığında, ötekileştirmeler; “biz ve onlar” ayrımını öne süren pratikler -en azından anlaşılabilir birer yanıttı. Yaşamsal güvenlik hissinin yüksek olduğu kronolojilerse, kültürel değişimin, farklı fikirlerin, hoşgörü ve çoğulculuğun yeşerdiği, demokrasinin köklendiği dönemler olarak gelişti.

Bugüne dek yedi dalga halinde 100’ü aşkın ülkenin ekonomik gelişmeler, toplumsal davranış ve stereotipler, siyasi iklim ve katılımcılık, yozlaşma, göç, dini değerler, demografik değişimler, güvenlik algısı, bilim ve teknolojiye yönelik yaklaşımlar, dayanışma ve güven iklimi gibi başlıklarda incelendiği Dünya Değerler Araştırması da bu sava meşru zeminini sağlayacak biçimde iki kültürel varyasyon sunuyor: Geleneksel değerler vs. seküler-rasyonel değerler ve ekonomik ve fiziksel olarak yaşamda kalmayı öne çıkaran değerler vs. karar verme süreçlerine katılımı teşvik eden, kişisel ifadeye olanak sağlayan değerler. Bugün dünyada bu iki dualiteye de uyan, ikisini aynı anda ancak farklı derecelerde barındıran pek çok toplum söz konusu. Örneğin Bangladeş, Fas, Zimbabve ve Ürdün geleneksel ve yaşamsal değerlerin etkin olduğu ülkeler ABD, İrlanda ve pek çok Latin Amerika ülkesiyse hem geleneksel hem de kişisel ifade alanları sunan rejimler arasında. Aynı anda seküler-rasyonel ve yaşamsal değerlerin rol oynadığı ülkelerin başında Rusya, Bulgaristan, Ukrayna ve Estonya gelirken; İsveç, Norveç, Japonya, Almanya, Fransa, İsviçre, Çekya, Slovenya ve Benelüks ülkeleri (Belçika, Hollanda, Lüksemburg) kişisel ifade ve seküler – rasyonel değerler söz konusu olduğunda yüksek skorlara imza atıyor. Tabii ki altını çizmek gerekir; bu değer kümelenmeleri genelgeçer değil; akışkanlıklar sunuyor. Aynı toplum içinde genişledikleri ya da güç kaybettikleri dönemler oluyor.

İnançlarımız daha dünyevi

Artık toplumlar çok daha sesli. Ancak bu çokseslilik her zaman saygı ve dayanışma getirmiyor. Kimi zaman gerilimlere de neden oluyor.

Bugün dünya, benzer şakalara gülebiliyor; trajik anlarda kolektif tepkiler sergileyebiliyor. Globalleşme böyle bir ortaklığı mümkün kıldı; elbette kültürel farkların dokuduğu konfor alanlarını esnetmesiyle artık tek tipleşen tarih anlatısında rol bulamayan/ verilmeyen pek çok birey ya da topluluğu da safları sıklaştırmaya, içlerine kapanmaya itti. Bugün daha fazla demokrasi talepleri, gelir dağılımına yönelik adaletli politikalar, toplumsal cinsiyet eşitliği çağrıları, ekolojik hassasiyetler ve daha güçlü yurttaşlık hakları yalnızca sanayileşmiş ulusların önderliğinde gelişmiyor; az gelişmiş ülkelerin genç nüfuslarında da karşılık buluyor. Tıpkı kadın liderlere yönelik önyargıların Batı hızında olmasa da Doğu’da da kırılmaya başlaması gibi; 20’nci yüzyılın ikinci yarısına dek kamusal alanda oldukça etkin olan din de performans kaybediyor. Kuzey Afrika ve Orta Doğu toplumlarında bireysel kimlik inşasında ve kamusal alanda fazlasıyla hâkim olan İslam; eğitim durumu yüksek olan gençlerde, özellikle de eğitimli genç kadınlarda Müslüman/Müslüman olmayan ayrımının normatif etkisini yitirdiği bir safhaya evriliyor. Benzer durum Batı için de geçerli. European Social Survey’den derlenen 2018 tarihli Europe’s Young Adults and Religion raporu; “Hıristiyanlık artık bir norm olmaktan çıktı; belki de hiç geri dönmemek üzere” diyor.

Para epeydir mutluluk getirmiyor

2018 Mart ayında yayınlanan ve yukarıdaki kültürel hareketlenmelerin güncellenmiş bir versiyonunu sunan Cultural Evolution kitabıyla Roland F. Inglehart, Batı’da II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan kültürel dönüşümün bugün dünyanın pek çok yerinde iş başında olduğunu öne sürüyor. Savaş sonrasında yaşanan ekonomik ve siyasal istikrarla gelen refah döneminde, sağlanan yaşamsal güvenlikle bugün içinde bulunduğumuz değer sistemi inşa edilmeye başlandı. Genç popülasyonun artışı ve yükseköğrenimin alt gelir grubuna yayılmaya başlamasının Batı’da materyalist değerlerin ötesine geçen; ırkçılık karşıtı hareketlerin, kadın özgürleşmesinin, eşcinsel haklarının, savaş karşıtlığının ve sosyopolitik farkındalığın hız kazanmasıyla sonuçlanan post-materyalist hassasiyetlere zemin hazırladı. Batı’da bugün çok daha olgunlaşmış olan bu değerler, global haritamızın diğer coğrafyalarında da toplumsal ilhamları ateşliyor ve mutluluğun kaynağı ekonomik zeminden uzaklaşıyor. Benzer trend, bir zamanlar ulus devlet referansıyla şekillenen bireysel kimlikler için de geçerli. Bugün “ulus için savaşmak” geçmişte üretebildiği tutkulu desteği yitirmiş görünüyor. Ulus devlet tahayyüllerinin güçlü birer erkeklik anlatısıyla birlikte inşa ettiği düşünüldüğünde, Inglehart’ın durumu “toplumun feminenleşmesi” tasviriyle betimlemesi yadırgatıcı gelmiyor.

Gelecek ne zaman?

İnanç sistemlerimiz eskisi kadar katı değil. Maddi imkânların artışı da mutlulukla sonuçlanmayabiliyor.

Tüm bu resmin ortasında olağanca görünürlüğüyle bir fenomen duruyor: Donald Trump’la cisimleşen ve Atlantik’in iki kıyısını da içeren sağ popülizm. Inglehart seküler-rasyonel ve bireysel ifadeye dayalı Batı toplumlarında yaşanan bu gelişmeyi “sessiz devrim” olarak tanımlıyor. Ne de olsa, post-materyalizm de kendi mezar kazıcılarını yaratıyor. Ekonomik rahatlığın, toplumun tüm yönünü liberal kültürel değerlere ve yeni fikirlere doğru kırması, kimileri için çocukluğundan itibaren tutunduğu değerlerin yitip gitmesini ve bir zamanlar ekonominin dinamosu işlevi görmüş geleneksel işçi sınıfının görünmezliğe itilmesini beraberinde getirdi. 1960’ların açık fikirliliği çokkültürlülüğe sıcak bakıyordu; ancak göç olgusuyla ve artan sosyo-ekonomik eşitsizliklerle sınanan Batı hoşgörüsü 2000’li yıllarda sınıfta kalmakta gecikmedi.

Kültürel evrim aynı anda hem çizgisel hem de döngüsel olabilen bir süreç zira demokratik kazanımlar, karşıtlarıyla birlikte var oluyor. Bugüne dek yaşamsal güvenliğin yön verdiği kültürel değerlerin bir sonraki sınavı da yapay zekâ karşısında olacak. Henüz erken ancak yapay zekânın yön verdiği kültürel değer eğilimleri de çok yakında konuşmaya başlayacağız.

Benzer Yazılar

İşte durum ve duruş

Ad Hoc

Bir kukla olarak dijital medya

Ad Hoc

Felsefenin çekici

Ad Hoc