Tematik

Kültürel çoğulculuğu nasıl bilirsiniz?

Kültürel çoğulculuğu nasıl bilirsiniz?

Francis Fukuyama’nın meşhur makalesi “The End of History” 30 yaşında. Sovyet bloğunun çöküşünü ve liberal demokrasinin zaferini kutlayan Fukuyama yeni dünya düzenine dair endişelendiği küçük bir ayrıntıyı da eklemişti epey tartışılan makalesinin sonuna: Tarihin sonunda hayat biraz sıkıcı olabilirdi. Tüm siyasal çabalar teknik meselelerin çözümüne, ekolojik hassasiyetlere ve rafine zevkler kazanmış tüketicilerin taleplerini tatmin etmeye indirgeneceği için, insanlar cesaret, idealizm ve hayal gücü gibi -bir zamanlar demokrasi mücadelelerinin psikolojik zeminini oluşturmuş- kavramlara yönelik bir nostalji geliştirebilirdi.

Fukuyama bugünlerde görüşlerini gözden geçiriyor gibi duruyor. Geçtiğimiz yılın sonunda yayınladığı “Identity: The Demand for Dignity and the Politics of Resentment” kitabında yeniden hortlayan, gayet nostaljik ve gayet tutkulu -yani idealizm, hayal gücü ve cesaret dolu- bir şekilde geri dönüş yapan kimlik siyasetinin liberal demokrasiye tehditlerinden bahsederken, aklındaki tarih sonu ve yaşanan arasındaki zıtlıklara değiniyor. Bu kimlik siyaseti, Fukuyama için Black Lives Matter, kampüs siyaseti, #MeToo, IŞİD, Brexit, Trump’ın zaferi, Avrupa Birliği sınırları içerisindeki milliyetçilikler ve göçmenlik karşıtı gibi gelişmelerde kendini ortaya koyuyor ve her biri de siyaset bilimciye göre tek bir şeyin, “tanınma ihtiyacı”nın bir dışavurumu.

Çakma evrensellikler

Global dünyaya yönelik iş dünyasından siyasete, eğitimden teröre uzanan tüm hoşnutsuzlukları analiz edebilmek için “tanınma ihtiyacı”nın makul bir anahtar kavram işlevi görüp görmeyeceği hali hazırda tartışılıyor ancak mikro-kimlik siyasetlerinin yol açtığı sorunlar ve kültürel çoğulculuğun özellikle gelişmiş demokrasilerde yaşadığı kriz, epeydir gündemde. Anaakım argümanlar, çoğulculuğu demokratik çoğulculuk karşıtlığını ise muhafazakâr bir konum olarak sunuyor. Peki, üçüncü bir seçeneğe sahip değil miyiz?

Avrupa’da son yıllarda yükselişte olan popülist liderlerin, göçmenlere yönelik öne sürdükleri korumacı tutumların, savunduklarını iddia ettikleri Avrupalılık mirasına zarar verdiği muhakkak zira Avrupa -sömürgeci tarihine rağmen- etnik kimlikleri sabit birer konuma hapsetmektense ötekiler arasındaki karşılaşmaların hukukunu üretmiş bir coğrafya. Ancak, duvarlara karşı olan ve göçmenleri kayıtsız şartsız kabul etme eğiliminde olan kültürel çoğulcular bu karşılaşmaları örgütlemek konusunda ne kadar başarılı oluyor? Öteki’yi hep ötekilik konumunda bırakan; saygısını ve konukseverliğini ötekiyi inandığı din, uyguladığı ritüel, giydiği kıyafet ve daha birçok kalem üzerinden “farklı” ve “egzotik” bir misafir konumuna indirgeyerek sunan asimetrik bakış ne kadar masum? Slavoj Zizek, bu yaklaşımda suçluluk duygusuyla birleşmiş gizli bir ırkçılık olduğunu ortaya koyuyor. “Belirli tikel grupların belirli deneyimleri gizemli ve anlaşılmaz kabul edildiğinde, kimlik politikası aslında zirvesine ulaşmış oluyor. Bu farklılıkları farklılık olarak yaşarken, aslında gizliden gizliye eril, beyaz ve heteroseksüel bir evrensel standardı varsaymış oluyoruz. ‘Bir kadını, lezbiyeni, transı, siyahi ya da Çinli’yi, ancak onların tecrübelerini yaşamış olanlar anlayabilir’ fikrini reddetmeli ve eski Aydınlanmacı aksiyoma yaslanmalıyız: Tüm kültürler ve kimlikler anlaşılabilir, yeter ki çaba gösterelim.”

Kültürel çoğulculuk mu eşitlik mi?

İşin bir de gündelik hayata dair bir boyutu söz konusu. Kültürel çoğulculuk küreselleşme sonrası dünyanın ve bugünün yoğun bir biçimde enflasyona uğramış kavramlarından olsa da, Kenan Malik gibi kimi yazarlar bu kavramın ne anlama geldiğinin henüz yeteri kadar anlaşılamamış olduğu fikrinde: “Çoğulculuk -kendi içinde- ne olumlu ne de olumsuz bir kavram. Çoğulculukla nasıl bir ilişki kurulduğu asli mesele. Bu kavrama neyin ‘vekil’i olarak başvurduğumuzu ortaya koymalıyız. Eşitlik, kimlik, sınıf, göç, ırkçılık, aidiyet ya da eve dair fikirler? Aksi halde, hiç düşünmeden çoğulculuğu kucaklamak da reddetmek de anlamsız.”

Örneğin, bir ülkedeki popülasyonu oluşturan tüm demografik yapılar bir üniversitenin öğrenci topluluğunda ya da bir şirketin iş gücünde yer almayabiliyor. Bu doğrudan doğruya, o şirket ya da üniversitede ayrımcılık yapıldığı anlamına gelmiyor. Malik, çoğulculuğun kampanyalarda bugün hiç olmadığı kadar savunulmasının bir bakıma “eşitsizlik” sözcüğüne duyulan tiksintiyle açıklıyor. Eşitlik kavramını geride bırakıp daha fazla çoğulculuk yaratılması çağrılarına dönüşen söylem, kaliteli eğitim ve düzgün çalışma koşullarına erişemeyen azınlık gruplar için değil, orta sınıf profesyoneller için daha iyi şartlar oluşturulmasına yarıyor. Dolayısıyla çoğulculuğu tam olarak ne anlamda kullandığımıza karar vermezsek, toplumsal sorunlarımızı yeniden üretmenin ötesine geçemeyeceğiz.

Benzer Yazılar

Dönüşen bedenler: Olumlama, değişme ve sabit durma özgürlüğü

Ad Hoc

Açık adres: Bedenimiz

Ad Hoc

“Milyoner olursak Sulukule’yi eski haline getiririz”

Ad Hoc