Ekonomi

Küresel eşitsizlikler devam edebilir

Ekonomi söyleşileri kapsamında bu kez Dünya Bankası’nın eski ekonomistlerinden Branko Milanovic’le birlikteyiz. Yıllardır global eşitsizlik üzerine çalışan CUNY’li profesör, son 25 yılın global ekonomik trendlerinin devam etmesi halinde alıştığımız politik rejimlerin de geride kalacağı fikrinde.

Liberal demokrasiye ve global ekonomiye yönelik artan memnuniyetsizlikler söz konusu çünkü bugüne kadar yalnızca Batılılara fayda sağladığı düşünülüyor. Sizce liberal düzeni güçlendirmeye çalışmak mı yoksa tamamen farklı bir ekonomik model üzerine çalışmak mı daha faydalı olacaktır?

Branko Milanovic: Bence bu soruyu yeniden formüle etmeliyiz. Uluslararası ekonomiden anladığımız şey globalleşmenin bizim alışık olduğumuz modeli. Bu model, bildiğimiz haliyle devam etmeli mi yoksa çok daha adil bir paylaşım sisteminin inşa edileceği bir modelle mi yenilenmeli… Belki bunu sorgulamak daha faydalı olabilir. Benim fikrim, globalleşmenin son 30 yılda yoksul ülkeler için oldukça faydalı olduğu yönünde. Çin, Hindistan ve Vietnam örneklerinde görüyoruz bunu. Onlar gelir miktarını bu süreçte fazlasıyla artırdılar. Bugün, bu tartışmaları yapmamızın ve globalleşmeyi sorgulamamızın nedeniyse sürecin Batı ülkelerindeki orta sınıfları olumsuz yönde etkilemiş olması.

Adil paylaşımlar demişken… Yıllardır global elit artan eşitsizliklerden söz ediyor. Yoksulluk ve zenginlik arasındaki uçurumu kapatmak için önerilen rutin reçete genellikle daha fazla zenginlik yaratmak ve bunun sosyo-ekonominin alt gruplarındaki insanların da durumunu iyileştireceğini ummaktı. Bu yıl söylemler sanki biraz değişmeye başladı, bunu siz de fark ettiniz mi?

BM: Ben açıkçası bu konuşmalardan biraz sıkılmış durumdayım çünkü gerçeği yansıtmıyorlar. Yani, gerçekten iş modellerimizde ciddi değişiklikler yapmadan, idari yönetim sistemlerimizin kusurlarını gidermeden, servetin ya da çok uluslu büyük şirketlerin gereğince vergilendirilmesini sağlamadan bu konuşmaları samimi bulmuyorum. Global elit odağını servet birikimini artırmaktan paylaşım modellerine çevirmiş olabilir ancak herhangi bir siyasetçi yüksek vergi oranlarından bahsettiğinde, ilk tepki bu önerilerin taşkınlık olduğunu söylemek ve karşı çıkmak oluyor. Bu biraz çelişkili değil mi?

Peki, Dünya Bankası’nın baş ekonomistlerinden biri olarak kurumların performansını nasıl yorumlarsınız bu bağlamda?

BM: Dünya Bankası’nı bırakalı 7 yıl oluyor. Ben araştırma departmanındaydım ki araştırma departmanı önerileriyle kurumların operasyonel tercihleri üzerinde bir etkiye sahip olamıyor. Tabii bunun nedeni Washington Konsensüsü’nden 1980’lerde hayata geçirilen pek çok yasal değişikliğe dek uzanıyor. Ama daha güncel gelişmelere baktığımızda söyleyebilirim ki özellikle IMF’in artık artan eşitsizlikler ya da gelir dağılımı gibi konulara daha açık olduğunu görüyorum. Bu alanlarda bir sürü rapor yayınlıyorlar. Ancak haberlerde, geleneksel ve sosyal medyada takip ettiğimde görüyorum
ki somut politikaları geçmiştekinden farksız. İlk aklıma gelen örnek Arjantin. Bugün IMF’in
Arjantin’e yaklaşımı, 10 yıl önce ya da 20 yıl önce Arjantin yine ekonomik krizlerle ve yüksek enflasyonla boğuşurken gösterdiği yaklaşımın aynısı. Yeni hiçbir şey yok. Araştırma departmanının önerileri ve benimsenen politikalar arasında bir iletişimsizlik var. Bu iletişimsizlik Dünya Bankası için de geçerli. Yani sorgulamamız gereken neden araştırma ve operasyon departmanlarının uyum içinde hareket etmediği…

Neden dersiniz?

BM: Eğer sinik bir yanıt arıyorsak şunu söyleyebiliriz: Önyargıları önlemek ve güvenilir kalmak için bağımsız araştırmalar yapmaları gerekiyor. Daha gerçekçi bir yaklaşımsa şu olurdu. Yeni yaklaşımlar geliştirmeyi ve tüm talepleri karşılamayı kaldıramazlar. IMF’in önceliği Arjantin’e borç verenlerin borçlarının ödeneceğinden emin olmak. Arjantinli hanelerin reel gelirinin düşmesi ya da kemer sıkma politikalarının açtığı sıkıntılar gibi domestik başlıklar IMF için ikincil önemde.

Bu eğilimlere ve bu gerçeklere meydan okuyan genç bir kuşak oluşuyor yavaş yavaş, özellikle ABD’de. Medicare for All ve Green New Deal gibi tasarıları da yoğun olarak destekliyorlar…

BM: Bu tasarıları çok yakından incelediğimi söyleyemeyeceğim. Bildiklerim, Twitter’dan ve medyadan okuduklarımdan ibaret. Bugün genç jenerasyonların sosyalizme yöneldiği doğru ama sözcüklerimizi doğru seçmeliyiz. Bu sosyalizm geçmiştekiyle, eski kuşakları ürküten sosyalizmle aynı değil. ABD’deki bu yönelim aslında Avrupa’daki sosyal demokrasiye benzer bir şey. Güçlü bir refah devleti, ücretsiz eğitim, ücretsiz sağlık, büyük şirketlerin ve bankaların regüle edilmesi ve denetlenmesi… Bu konulara yaklaşımları oldukça ilerici.

Sizin GDP kavramının destekçisi olduğunuzu çünkü onu yoksulluğa yönelik ciddi bir gösterge olarak görüyorsunuz. Ancak ekonomi disiplininin içinden epeydir, neredeyse 30 yıldır bu kavramın ekonomik aktiviteler ya da refah adına tatminkar bir açıklama getirmediğine yönelik eleştiriler var. Sizin fikriniz nedir?

BM: Evet, son yıllarda ekonomik ilerlemeyi ölçümlediğimiz yöntemlere yönelik bazı sorular yükseliyor. GDP, hesaplanmasına dahil edilmesi gereken pek çok ekonomik aktiviteyi içermiyor,
aynı zamanda ekonomik refaha katkısı olmayan birçok şeyi içeriyor olabilir. Örneğin, evi temizlemeniz gerekiyor ama bunu bir başkasına yaptırıyorsunuz. Bu doğrudan bir refah göstergesi ama GDP bunu içermiyor. Ama refaha yönelik bir katkısı olmayan silah üretimi ya da güvenlik harcamaları hesaplamalara ekleniyor. Tabii birtakım şeylerin dahil edilmemesini sorunlu bulabilirsiniz, nihayetinde bunlar refaha katkı sağlayan şeyler. Doğal kaynakların erimesi, çevre tahribatları GDP’ye dahil değil. Eğitim, sağlık gibi şeylerse apayrı ölçümlemelere tabii. Bunları söylemiş olmakla birlikte ben GDP’nin çok önemli bir terim olduğuna inanıyorum. Ortalama gelirlerin ne kadar değiştiğinin bilgisine sahip olmamız -ortalama diyorum çünkü kimisi için bu yüzde 30 olurken kimisi için 0 oluyor- öncelikle bir ekonomik ilerleme olup olmadığını anlamamızı sağlıyor. Ve tabii ki yoksulluğun azalıp azalmadığını bu sayede ölçümleyebiliyoruz. Ben, GDP’nin hesaplanmasında bazı değişimlerin yapılması gerektiğine inanıyorum. Yani nihayetinde sonsuza dek onu kullanalım diye yaratılmadı. 1930’larda yaratıldı, sonra 1950’lerde ve ara sıra hesaplanmasında bazı güncellemeler yapıldı. Ama GDP’yi tamamen geride bırakmayı önerenlerle aynı tarafta değilim. Bu hatalı olur. Yani reel gelirlerimizdeki artışı izleyebileceğimiz bir araç olmadan, yoksulluğu çözme beklentisine giremeyiz. Aynı zamanda gelirlerin dağılımı ya da gelir eşitsizliği konusunda bilgi sahibi olamayız. Konumum gayet ampirik yani.

Son 25 yıllık global ekonomik maceraya, sizin çalışmalarınız üzerinden göz attığımızda üç trend gözleniyor: Yoksul ülkelerdeki orta sınıfların zenginleşmesi, zengin ülkelerdeki orta sınıfların yoksullaşması ve yüzde 1 dediğimiz ultra zengin bir azınlığın ortaya çıkması… Bu trend devam edecek mi?

BM: Evet, bence bu üç trend son 25 yılın en önemli gelişmeleri. Gelecekte de devam edeceklerini öngörüyorum. Global bir orta sınıfın doğması trendinin özellikle Çin ve Hindistan gibi büyük ekonomilerde devam edeceğini düşünüyorum. Bu büyüme, muhtemelen yüzde 5’lik yüksek bir oranla sürecek. Bu oranlar gerçekleşirse, bu ülkelerin orta sınıflarının büyüyeceğini söyleyebiliriz. En tepedeki yüzde 1’lik azınlığa gelince… Globalleşmenin bu şekilde devam edeceğini, teknolojik değişimin benzer bir ivmede süreceğini düşünürsek, bu trendin de devam edeceğini, hatta bu sınıfın daha da zenginleşeceğini düşünebiliriz. Asıl önemli soru tabii zengin dünyadaki orta sınıflara ne olacağı… Eğer, orta sınıfların gelirlerindeki bu düşüş önümüzdeki 25 yıl daha devam ederse, artık bu ülkelerdeki ekonomik durum politik rejimleri sorgulamaya itecek insanları. Sohbete başladığımız yere geri dönüyoruz. Batılı orta sınıfların gerileyişi ve uluslararası liberal düzenin iflası arasında doğru orantılı bir ilişki olacak.

Benzer Yazılar

Gig ekonomisi: Dost mu düşman mı?

Ad Hoc

Uykusuz geceler

Ad Hoc

İyi insanlar ve muhtaçlar ekonomisi

Ad Hoc