Kültür Manşet

Leonardo, Frankenstein ve ‘daha neler’

Dan Brown’ın çok satan romanı Da Vinci Şifresi, Louvre Müzesi’nde işlenen bir cinayetle başlar. Illuminati, Son Akşam Yemeği, Kutsal Kâse, Opus Dei, Sion Tarikatı vb. kelimelerin havada uçuştuğu, okuru heyecandan serseme çeviren, mevcut paradigmayı alt üst eden, iddialı bir kitaptır Da Vinci Şifresi… Yayınladığı günden itibaren Vatikan’dan bilim ve sanat tarihçilerine kadar geniş bir çevrenin “olmaz öyle saçma şey” diye topa girdiğini meraklıları hatırlayacaktır.

Dan Brown daha sonra yazdığı Melekler ve Şeytanlar’da “Vatikan iyi ama içlerinde çürük elmalar var” diyerek kiliseyle arayı toparladı ama diğerleriyle durum ne bilmiyorum. Naçizane bir okur olarak sadece şunu söyleyebilirim: Çok heyecan verici romanın finali dağ ile farenin doğum evinde buluşmasıydı.

Bisikletin şifresi da Vinci’de mi?

Gelelim asıl mevzumuza.

Şu sıralar Louvre, Leonardo da Vinci vesilesiyle yeniden gündemde.

Ünlü müze 24 Ekim’de dev bir Leonardo sergisinin açılışına sahne oldu. Zira ismi Rönesans’la özdeş, büyük deha 500 yıl evvel ölümlü dünyadan göç etmişti.

Hâlihazırda, Leonardo’nun Mona Lisa, Kayalıklar Bakiresi gibi popüler tablolarına ev sahipliği yapan mekân, dünyanın çeşitli yerlerinden toplanan yüzlerce eseri bir arada sunuyor.

Mona Lisa demişken… Yolu Louvre’a düşen hemen herkesin yaşadığı ortak bir deneyim vardır: Mona Lisa’ya ulaşamamak… Eğer cebinizde bir Japonya pasaportu taşımıyorsanız Mona Lisa size çoook uzaklardan gülümser. Tam 20 yıl evvel gitmiş, malum Japon turist ordusu yüzünden Mona Lisa’ya ulaşamamıştım. Dünyanın geri kalanındaki milyonlarca bahtsız gibi, aşkımız yarım ve platonik kalmıştı. Tarih dün gibi aklımda: 18 Ağustos 1999. Ertesi gün büyük deprem olmuş, endişe ve keder içinde İstanbul’a dönmüştük.

Şehirden alabildiğim tek şey, altında “Leonardo’s Bike” yazan çizimli bir tişörttü. Çizim, Leonardo’nun eskizlerinin bir araya getirildiği Codex Atlanticus’taki meşhur eskizdi. 1974’de İtalyan edebiyat tarihçisi Augusto Marinoni, büyük üstadın eseri restore edilirken yapışık sayfaların açılmasıyla ortaya çıkan çizimi insanlıkla paylaşmıştı. Çizim neredeyse modern bisikletlerinin bir prototipiydi. Zincirinden pedalına, her şeyi yerli yerindeydi. Hatta an itibarıyla 12 bin dolarlık fiyat etiketi taşıyan Cervelo’nun PX modelini hatırlatıyordu.

Cervelo ve Leonardo’nun eskizi

O çizimin saltanatı 20 yıldan uzun sürdü. El yapımı İtalyan bisikletlerinin zaten yüksek olan prestiji iyice yükseldi. Bir de 1973’te çıkan petrol krizi sonrasında bisikletin kıymetini yeniden hatırlattığını düşünürsek bundan âlâsı olamazdı (Hollanda’nın bir bisiklet ülkesi olması o tarihlerdedir mesela. Hem petrol krizi hem de motorlu araç kaynaklı çocuk ölümleri bu kuzey ülkesini başka bir ülkeye dönüştürdü).

1997 o saltanatın sona erdiği yıl oldu. Marinoni’den 23 yıl sonra Glasgow Sanat Okulu’nda bir sunum yapan Prof. Dr. Hans-Erhard Lessing çizimin sahte olduğunu kanıtlarıyla birlikte ortaya koydu. Leonardo’nun bir çizimi manipüle edilmiş, iki yuvarlağa eklemeler yapılmıştı (Yani ben tişörtü aldığımda söz konusu çizimin “çakma” olduğu ortaya çıkmıştı. Ben öğrendiğimdiyse vakit çoktan akşam olmuştu).

Ardında binlerce icat bırakmış olan Leonardo da Vinci’nin, hatalı bir skeç yüzünden 20 yıl boyunca bisikletin de mucidi olduğu düşünüldü.

İtalya’da bir kesim, Lessing’in iddiasını kabul etmese de, genel kabul, eskizin Leonardo’nun çalışmalarına sonradan eklendiği yönünde. Doğal olarak 24 Şubat’a kadar Louvre’da açık olacak sergiye gidenler, o çizimi göremeyecekler.

Şaşırtıcı tesadüfler yüzyılı

Şimdi bilimkurgu dünyasının fantezilerinden, “realite”ye geçiş yapalım.

Bu köşede daha önce de yazdığımız gibi ilk bisiklet, Alman Baron Karl Von Drais’in 1817’de icat ettiği Koşu Makinesi diğer adıyla Drazyen olarak kabul edilir. Aslında bu alet, bisikletten ziyade çocukların kullandığı denge bisikletlerine benzer. Zinciri, pedalı olmayan araca, söz konusu parçaların eklenmesi için yarım asır daha beklemek gerekecektir.

İlginç bir yıl 1817.

Zira o yıl hem ilk bisikletin patenti alınıyor hem de bilimkurgu türünün anası sayılan Doktor Frankenstein yılın bittiği günün ertesinde yayımlanıyor. (Buyurun… Realite dedik yine bilimkurgu çıktı.)

Bu ilginç tesadüfün aynı tabiat olayından kaynaklandığını söyleyen araştırmacılar var.

O tabiat olayı Endonezya’daki Tambora Yanardağı’nın patlamasıdır. 1815’te vuku bulan akıllara ziyan patlamayla saçılan küller/bulutlar 10 bin kilometre uzaktaki Avrupa’yı kaplamış, bitmek bilmeyen yağmurlar başlamış. Bu da “kendi yarattığı canavarın kurbanı olmak” diye kavramlaşan bir yapıtın ortaya çıkmasına vesile olmuş.

Hadiseye dair anlatı çok. Ama en doğru kaynak romanın yazarı Mary Shelley’in kendisi olsa gerek.

Mary Shelley’nin Frankenstein olarak illüstrasyonu.

Şaşırdınız mı yoksa? Evet. Dr Frankenstein ya da Modern Prometheus’un yazarı 19 yaşında gencecik bir kadındı. Ama kitap ilk yayımlandığında üstünde adı yoktu. Yine şaşırdınız mı? Şaşırmayın. O yıllarda “Kadının Adı Yoktu”. “Şimdi var mı” sorusunun cevabını dünyaya bir erkek olarak gelmiş ben veremem. Etik olmadığı gibi konuyu da dağıtır. Ama şunu söylememe izin verin: Mary Shelley’in hayatı 2017’de film oldu. Yönetmeni de Suudi Arabistan kökenli bir kadın: Haifaa el Mansour. İlk filmi de bizde Vecide olarak gösterilen ve Suudi Arabistan’da yaşayan küçük bir kızın bisiklete binme mücadelesini anlatan bir filmdi. Filmin kitabı bile var. Adı: Green Bike. Buyurun bir şahane tesadüf daha.

Mary Shelley’nin kitabın 1831 baskısı için yazdığı önsöze dönelim: “1816 yazında İsviçre’ye gittik. Lord Byron’a komşu olduk (…) Fakat çok yağmurlu ve nahoş bir yazdı ve bitmek bilmeyen yağışlar yüzünden çoğu zaman günlerce başımızı evden çıkaramıyorduk. Almanca’dan Fransızca’ya tercüme edilmiş birkaç cilt hayalet öyküsü geçti elimize (…) ‘Hepimiz birer hayalet hikâyesi yazalım’ dedi Lord Byron ve bu teklifi kabul gördü (…) İçime doğan fikir, ışık hızı kadar hızlı ve rahatlatıcıydı: ‘Buldum! Beni dehşete düşüren şey, başkalarını da dehşete düşürecektir; gece yarısı yatağımda bana musallat olan görüntüyü betimlemem yeterli.’”

Mary’nin fikri başlangıçta birkaç sayfalık bir öyküdür. Ama kocası Percy onu daha uzun bir metin yazması için ikna eder ve her şeyin başı olan o kitap çıkar. O meşhur imge tarihin malıdır artık: İki metrelik bir gövdenin üstünde kapağı dikişlerle tutturulmuş köşeli bir kafa, o kafayı taşıyan boyundan geçen bir çivi ve baygın bakışlarıyla, neredeyse sevimli bir yaratık.

Frankenstein’i yanlış tanımak

Oysa manzara hiç öyle değildir.

Kitabın 2016’da İş Bankası Yayınları’ndan çıkan edisyonunun çevirmeni Yiğit Yavuz’a bağlanalım: “Popüler kültürün iki asırdır sömürdüğü Frankenstein imgesi, bu imgeye kaynaklık eden kitabı, yani asıl Frankenstein’ı silmiş, uzaklaştırmış bizden.”

Dr. Frankestein’ın canavarının imgesi, Boris Karloff’un oynadığı 1931 tarihli uyarlamadan zihinlerimize çakılmış. Bir tür galat-ı meşhur sizin anlayacağınız…

Hakikaten de doktorun ağzından dinlediğimiz canavar pek öyle yüzüne bakılacak gibi değildir. Bu yüzden de “babası” tarafından terk edilmiş, bu travma onu intikamcı bir “kötülük makinesi”ne çevirmiştir. Ama bu öyle basmakalıp bir kötü olma hali değildir. Frankenstein ile yaratığının ilk -ve son- defa karşılıklı oturup konuştukları bölüm ağır bir terapi seansı gibidir. Yaratıcısından o kadar haklı bir talepte bulunur ki, okuru empatinin derin sularına çağırır.

Devamını söylemeye gerek var mı? Herhalde yok. Okuyanlar zaten biliyor. Okumayanların heyecanını kaçırmayalım.

Şimdi gelelim Tambora patlaması ile bisikletin doğuşuna.

#Tarih Dergisi’nin Temmuz 2017’de yayımlanan 38’inci sayısında R. Setaç Kayserilioğlu şöyle yazıyor: “1815’te Tambora Yanardağı patlamış, atmosfere yükselen küller insanları Güneş’e hasret bırakmış, Avrupa’da tarım yapılamaz hale gelmiş, açlık-kıtlık baş göstermişti. Sağ kalan atlar ulaşım için değil, karın doyurmak için kullanılıyordu. Karl Von Drais, ulaşımdaki boşluğu doldurmak için bir ‘koşma makinası’ icat etti. Bu aracın tahtadan yapılma iki tekerleği, selesi ve sadece tutunmaya yarayan bir gidonu vardı. Drais bu araçla kayıtlara geçen ilk sürüşünü 12 Temmuz 1817’de Mannheim’da gerçekleştirdi (…) Bisikletin ilk atasına Fransızlar Velociped, İngilizler ‘Hobby Horse’ adını verdiler.”

Drais’in icadının ulaşımdaki boşluğu -en azından o yıllarda- doldurmadığını biliyoruz. Kayserilioğlu yazısına almamış ama aletin adlarından biri de “Dandy Horse”dur. Züppe işi olarak görülen bir nesnenin üretimde yerini alması hayli zor olsa gerektir.

Tambora, yukarıdaki iki büyük “icat”a vesile olmuş mudur? Doğrusu kendi payıma ben o kadar emin değilim. Her iki varsayım da fazla teleolojik. Ama neden olmasın? “Doğru bilinen yanlış, anlamına gelen “Galat-ı meşhur” u yukarıda kullanmıştım. Onunla başlayan bir özdeyişi paylaşmak isterim: “Galat-ı meşhur, lugat-i fasihten evladır.”

Yazı: Çizer Yazar Aydan Çelik

Benzer Yazılar

Çeşitliliğe kucak aç ya da…

Ad Hoc

Animasyonun müzikle tanışması

Ad Hoc

100. yılında internet

Ad Hoc