İnsan

Madagaskar’a dokunmak

Madagaskar’a dokunmak

Yeryüzünün en büyük dördüncü adası Madagaskar. Eşsiz yaban hayatı, Asya ve ana kıta Afrika’dan gelen göçlerle oluşmuş renkli kültürel mirası ile Afrika açıklarında devasa bir sır coğrafyası. Madagaskarlıların kendi deyimleriyle bir mozaik kıta. Doğusundan batısına her köşesiyle adeta bir mucizeler diyarı. Dostane lemurlarından kralların ruhlarının dolaştığına inanılan tapınaklarına, köylerinden şehirlerine bir kutsallık denizi.

Kendine özgü coğrafi yapısı, etnik çeşitliliği ve başka hiçbir coğrafyaya benzemeyen biyolojik çeşitliliğiyle kıta olarak adlandırılmayı fazlasıyla hak ederdi Madagaskar. Adadaki bitki türlerinin yüzde 72’si endemik yani başka hiçbir coğrafyada yaşamıyor. Madagaskar’ın etnik kökleri Malay- Endonezyalı toplulukların Doğu Afrika kıyılarına gelerek siyah Afrikalılarla karışmasına dayanıyor. Müslüman Arapların da gelmesiyle ada bugünkü çok renkli etnik ve kültürel yapısına kavuşuyor. Uzun yıllar yerel krallıkların yönettiği ülke sonrasında Fransız sömürgesi oluyor. Adanın acılı sömürge yıllarından kurtulup bağımsızlığını ilan etmesi ise 1960 yılını buluyor.
26 milyon nüfusa sahip Madagaskar’da resmi olarak 18 farklı etnik topluluk var. Merinalar en hakim topluluk ve dilleri resmi dil olarak kabul ediliyor. Fransa’dan bağımsızlığını kazanmış olsa da Fransız kültürü ve Fransızca oldukça hakim.

Madagaskar’da doğada canlı ya da cansız her şeyin ruhunun olduğuna dair animizm anlayışı oldukça yaygın. Bu yüzden ataların ruhlarına büyük saygı duyuluyor. Ülkede en yaygın din Hristiyanlık. Küçük bir Müslüman azınlık da bulunuyor ama geleneksel inançlar hâlâ ayakta.

Ülkede bana göre en enteresan konulardan birisi de cenaze törenleri. Ölen kişi önce kefenlenip gömülüyor. Yedi yıl sonra mezar bol danslı, müzikli bir törenle açılıyor. Ailenin sosyo-ekonomik durumuna göre bazen günler süren bu törenlerde Zebular (hörgüçlü Madagaskar öküzü) kurban ediliyor, hediyeler veriliyor. Bu tören sırasında kemikler bir ipek torbaya konulup tekrar gömülüyor ve her yıl tekrar ediliyor. Kişi eğer veba gibi bulaşıcı bir hastalıktan dolayı öldüyse mezar en az 50 yıl açılmıyor.

Madagaskarlıların ruhlar ve inanışlarla olan muhabbeti belki de dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar derin. Onlara göre Tanrı’ya doğrudan ulaşmak mümkün değil. Atalarının ruhlarına yaptıkları dua ve dileklerin kendileri adına tanrılara ulaştırıldığına dair inanış yaygın. Atalarına ise ancak seçilmiş kişiler aracılığıyla ulaşabiliyor. Bu sayede atalarının fikirlerini alabiliyorlar, geleceğe dair sorular sorabiliyorlar. Elbette bu da çok titizlikle hazırlanmış törenlerle oluyor.

İyiliği yeryüzüne yaymak
Son 10 yıldır hiçbir coğrafyaya gezmek ya da sırf görmüş olmak için gitmedim. Bir coğrafyadan aldığım iyilik tohumunu ötekine, sonra belki bir öncekini iki sonrakine, üç önce aldığım heyecanı, daha sonra gelen bir başka coğrafyaya taşımaya; yeryüzüne, bütüne zerre miskal mertebesinde bir katkı yaratmaya çalışıyorum. Madagaskar yolculuğumun arkasında da bu coğrafyanın insanına, doğasına dokunmak, fark yaratmak gibi bir motivasyon vardı.

Bir coğrafyada insana dokunmak üzere yollara düşmek bende hep karışık hisler yaratır. Belki de aylar sürecek, bilinmezliklerle dolu bu macera; sabır ve dayanıklılık sınırlarını zorlar. İnsana gündelik hayatın konforunu ve sevdiklerini özletir. Hatta gidilen coğrafya tehlikeliyse eve dönememe olasılığı bile yadsınamaz. Ancak ilk defa suya kavuşmanın getirdiği coşku ve ilhamla umudunu yitirmiş insanların yeniden hayal kurmaya başlamasına tanık olmak kelimelerle anlatılamaz. Şanslıyım ki onlarca kez bu anları yaşadım ve yüzlerce kez daha yaşasam heyecanımdan bir zerre kaybolmaz. İşte benim için de durum buydu. Bu sihirli coğrafyada geçecek günler için sabırsızlanıyordum, “suya ilk kavuşma anını” bir kez daha yaşayacaktım.

Yoksul ama mutlu da değil
Madagaskar aslında filmindeki gibi tüm canlıların mutlu yaşadığı bir yer değil. Zaten filmdeki aslan, zürafa gibi türler de aslında burada yaşamıyorlar. Birleşmiş Milletler’e göre dünyanın en yoksul dördüncü ülkesi. “İyi de, yoksul ama mutlu olmaz mı bu insanlar?” diye sorabilirsiniz. Bu öyle bildiğiniz türden bir yoksulluk değil. Bir şişe suyun bir dolar olduğu ülkede nüfusun yüzde 70’inin günde bir doların altında yaşadığını düşünün. Günde bir öğün yemek bulabilenlerin, gece yatağa karnı tok girenlerin kendisini şanslı saydığı bir yer düşünün. Çocukların arabaların önüne geçip, sadece su istediği bir yer düşünün. Burası böyle bir yer. Öyle yoksul ama mutlu yaşamanın mümkün olmayacağı kadar yoksul bir yer. Sömürgeciliğin karanlık gölgesinin düştüğü bir yer.

Kasırgalar, kuraklık, küresel iklim krizi gibi konularda çok kırılgan. Açlık milyonlarca insan için günlük yaşamın bir parçası. Dünya Bankası’na göre her iki çocuktan birisi kronik açlıkla karşı karşıya kalıyor. Nüfusun sadece yüzde 13’ünün enerjiye erişimi var.

Ormanların hızla yok oluşu erozyonla verimli toprakların kaybına ve çevresel felaketlerin artmasına neden oluyor. Adanın zengin yeraltı kaynakları Fransızlar tarafından yönetiliyor. Resmi sömürgecilik yerini bugün yeni ekonomik sömürgeciliğe bırakmış durumda.

Güvensiz Yollar
Madagaskar’ın başkenti Antananarivo 2 milyon nüfusuyla büyük bir kent. Başkentlilerin çoğunluğu Asya kökenli Madagaskarlılardan oluşuyor. Ülkedeki tek uluslararası havalimanının burada olmasından ötürü Madagaskar yolculuğumuza buradan başladık. Madagaskar’a geliş amacımız IDEA Universal Derneği olarak burada sürdürülebilir kalkınma programları başlatmak ve TRT Su Savaşları ekibi olarak da suyun etrafındaki insan hikâyelerini izleyiciye aktarmak.

Madagaskar’da ulaşım ve güvenlik konusunda çok ciddi zorluklar var. Ülkedeki yolların sadece yüzde 12’si asfalt. Başkent içinde ulaşım bazen saatlerimizi alıyor. Şehirlerarası yollar güvenli değil. Ülkede bandit adı verilen çeteler sık sık yol kesip soygun yapıyor. Gece yolculukları ülke yönetimi tarafından yasaklanmış durumda.

Askerler eşliğinde, Madagaskar’ın yüksek platolarından geçerek yaptığımız 16 saatlik zorlu yolculuk sonrasında ülkenin batısındaki Morondava şehrine ulaştık. Morondava Madagaskar’ın ikonik baobab ağaçlarının da en yoğun olduğu bölge. Başkent Antananarivo’ya göre oldukça sıcak ve kurak bir bölge. Su projesi yapmak için gitmek istediğimiz Kirindi Köyü Morondova’ya iki saat uzaklıkta. Baobab ağaçlarının arasından geçen toprak yol bizi Kirindi Köyü’ne götürüyor. Bu yol milli parkın içinden geçtiği için eğer şanslıysanız karşınıza lemur gibi türler de çıkabiliyor.

Kirindi Köyü
Kirindi bin 200 nüfuslu büyük bir kabile köyü. Köye ulaştığımızda çok ciddi bir susuzluk ve açlık sorunuyla karşı karşıya kalıyoruz. Köyün gıdası, susuzluktan ötürü yeteri kadar üretim yapılamadığı için bitmek üzereydi. Köylülerin kendi imkânlarıyla açtıkları iki su kuyusundaki çamurlu su dahi kuraklıktan dolayı kuruma noktasındaydı. Sudaki parazitler çocukların karınlarının şişmesine neden olmuş. Köylüler günlerdir banyo yapacak su bulamamışlardı. Bütün bunların üzerine bizim köye varışımızdan iki ay önce bir bandit (gerilla çeteler) saldırısında köyün hayvanlarının tamamı gasp edilmiş, üç kişi de çatışmada öldürülmüş.

Misy Rano? (Su var mı?)
Kurumak üzere olan kuyuların birisine yaklaştığımda çocuklar kuyunun etrafında birbirlerine “Misy Rano?” (Su var mı?) sorusunu soruyorlardı. Diğer çocukların verdiği cevap ise “Tsisy” (hiçbir şey yok) idi.
Geçen her gün, hatta saat Kirindi Köyü için hayati öneme sahipti.

Analizlerimizi yaptıktan sonra başkent Antananarivo’dan sondaj kamyonu çağırıp yerin 100 metre altına inerek temiz su aramaya karar verdik. İki gün içinde sondaj kamyonu köye ulaştı. Köylülerin duaları eşliğinde kazım işleri başladı. Gece gündüz süren çalışmalar boyunca köylüler sondajın başından bir dakika bile ayrılmıyor, o mucizevi ana, suyun gelişine tanıklık etmek istiyorlardı.

‘‘Burada su yok’’’
Günler geçtikte heyecan artıyordu. Gece gündüz devam eden kazımların dördüncü gününün sonunda 100 metreye ulaşmıştık. Ancak suyun çıkışına dair bir ipucu hâlâ görünmüyordu. Biz sondajın içinden su çıkmasını beklerken toprak çıkmaya devam ediyordu. Gün batarken sondaj kamyonunun operatörü makineyi durdurdu. Yanıma usulca yaklaşıp şöyle dedi:

“Hayri, burada su yok, artık çalışmaları durdurmak zorundayız. Daha fazla ilerlemek sondaj makinesinin kazıcı uçlarını kaybetmemize neden olabilir. Elimizdeki imkânlarla daha fazla ilerlemek mümkün değil.”
Başımdan kaynar sular dökülmüş gibiydi. Bu insanları bu durumda bırakıp gidemezdik. Gidersek hayatımızın geri kalanında bunun ağır vicdani sorumluluğunu omuzlarımızda taşımak zorunda kalacaktık. Ayrıca bu durumu ilk günden itibaren sondaj kuyusunun etrafından bir dakika bile ayrılmayan köylülere nasıl anlatacaktık ki? Su Savaşları ekibine durumu aktardım. Belgeselin yönetmeni Bilal Eroğlu da benimle aynı fikirdeydi. Vazgeçemezdik.

En uzun gece…
Bu bilinmezlik içinde kaldığımız hotele döndük. O gece yaşamımın en uzun gecelerinden birisi oldu. Sabaha kadar uyuyamayıp sondaj operatörünü nasıl ikna edebileceğim üzerine düşündüm. Sabahın erken saatlerinde, güneş doğarken yine baobab ağaçlarının arasından geçerek köye ulaştık. Sondaj operatörünün yanına yaklaştım, biraz da yalvaran sözlerle konuştum:

“Lütfen, biraz daha devam edelim. Biz umutluyuz, su çıkacak.”
İsteksizdi. Devam etmek istemiyordu. Makinesinin zarar görecek olmasından korkuyordu. Korkusunda haklılık payı da vardı. Daha önce Tanzanya’da yaptığımız bir sondajda operatör benzer bir durumda binlerce dolarlık malzemesini yeraltında gömülü bırakmak zorunda kalmıştı. Israrlarımız sonucu operatör şöyle dedi:
“Sizin için 10 metre daha devam edeceğim.”

Son 10 metre, son umut
O 10 metre son şansımızdı. Bir taraftan 10 metre daha kazılacak olmasına seviniyordum, bir taraftan da su çıkmazsa operatörü nasıl devam etmeye ikna edebileceğimin yollarını arıyordum. Köylülerin meraklı bakışları arasında sondaj makinesi çalıştı.

Çıkacak o su Kirindi köyü için sadece temiz suya ulaşmak demek değil, aynı zamanda her gün suya yapılan kilometrelerce yolculuğun sona ermesi demekti. Yaşamlarını devam ettirecek gıdayı üretmek demekti. Çocukların başlarının üzerindeki kendilerinden ağır su kovalarının yerini tıpkı dünyanın diğer yerlerindeki arkadaşları gibi oyuncakların alması demekti. Annenin çocuklara daha fazla dokunması, çocukların okula daha fazla zaman ayırması demekti. Kısacası daha sağlıklı günler, daha aydınlık bir gelecek demekti.

Mucize!
Böyle duygularla bir gün daha geçti. Ertesi sabah, erken saatlerde sondaja başladık. Bilinmezlik hepimizi içten içe rahatsız ediyor ama birbirimize bunu anlatamıyorduk. Biliyorduk ki umutsuzluk da bulaşıcıdır ve orada en son ihtiyacımız olan şey umutsuzluğa kapılmak. Tam da böyle bir anda fark ettik ki sondaj kuyusundan çıkan toprak ıslanmaya başladı. Hemen ardından o mucizevi an. Su, yerin 110 metre altından yeryüzüne fışkırmaya başladı.

O an öyle bir an ki kelimelere dökmek mümkün değil. Defalarca bu ana tanık olsam da o anlarda duyduğum heyecanı hiçbir zaman, hiç kimseye anlatacak yetiye sahip olamadım. Öyle bir an ki yıllarca ayrı kalmış iki aşığın buluşması gibi. Yıllarca süren kışın ardından ilk güneşin doğuşu gibi. Tüm yaşamını kafeste geçirmek zorunda kalmış bir saka kuşunun doğayla buluşması gibi. Denizi hiç görmeyen bir martının denizi gördüğü an gibi.

Peki, bizler mi? Biz belki de şanslı doğduk. Su hep mutfağımızdaki çeşme kadar uzaktaydı. Ama şimdi daha da şanslıyız, unutulmuş bir coğrafyanın daha iyi bir yaşama başlama hikâyesine daha tanık olduk. Heybemizi bu mükemmel insanlarının mutluluğuyla doldurarak, sarılarak, ağlayarak, gülerek ayrıldık.

Hayri Dağlı
Sosyal Girişimci

Benzer Yazılar

Tebdil-i yaşamlar, hedonik adaptasyonlar

Ad Hoc

“Yolda yürürken yapabileceğiniz tek şey hayal kurmaktır”

Ad Hoc

Krallar ve yöneticiler bir yana, esin perileri bir yana

Ad Hoc