Genel

Milyon dolarlık soru: Yapay zekâ dünyayı ele geçirecek mi?

Şu sıralar Londra’ya yolunuz düşerse bütün metrolarda yeni bir serginin afişlerini görebilirsiniz. Barbican’da yer alan AI: More thanHuman adlı sergide DeepMind, Massacusetts Institute of Technology (MIT) ve Neri Oxman’ın araştırmaları; Mario Klingemann, Massive Attack ve Es Devlin’in sanat projeleri yer alıyor. Sergi yapay zekânın tarihini anlatarak başlıyor ve günümüzde üzerinde çalışılan projelerin bir kısmını tanıtarak sona eriyor.

Benim için serginin ilgi çekici tarafı ne Mario Klingemann’ın yapay zekâya “sanat” yapmayı öğretmek için yarattığı Circuit Training projesi ne de robotik uzmanları Hiroshi Ishiguro ve Kohei Ogawa’nin araştırmacılar Takashi Ikegami ve Itsuki Doi ile beraber yarattığı, gövdesi tamamen makinadan oluşan, suratı ise yaş ya da cinsiyet belirtmeyen Alter 3 oldu.

Söylediklerim yanlış anlaşılmasın. Sergide pek çok ilgi çekici ve zihin kurcalayan yenilikler vardı. Fakat, benim asıl ilgimi çeken, serginin yapay zekâyı nasıl tanımladığı ve dolayısıyla yapay zekânın kökenini nasıl anlattığı oldu. AI: More than Human; yapay zekâyı “insan zekâsını makineler aracılığıyla anlama ve yeniden yaratma gayreti” olarak tanımlıyor. Bu tanım, bilgisayar mühendisliğinde kullanılan ve kabaca “insan zekâsını ve kabiliyetini makineler aracılığıyla taklit etme” olarak özetleyebileceğimiz tanımdan hafif de olsa ayrışıyor.

John McCarthy, 1956’da bir takım araştırmacıları Darthmouth Üniversitesi’nde yapılan Darthmouth Summer Research Project on Artificial Intelligence workshopına çağırdığında “yapay zekâ” terimini öne sürmüştü. Terimi nötr olduğu için seçtiğini belirten McCarthy eklemişti: “Bu araştırma, zihnin öğrenme gibi özelliklerinin her kademesinin bir makinenin taklit edebileceği açıklıkta betimlenebileceği varsayımına dayanarak yapılacak.” Fakat günümüzdeki yapay zekâ çalışmaları insan beyninin bu kadar basite indirgenemeyecek kadar komplike bir sistem olduğunu ortaya koyuyor. Şayet, günümüzdeki yapay zekâ çalışmalarının hiçbiri kendi düşünce ve amaçlarını yaratabilen ve bu amaçlara ulaşabilmek adına stratejiler üretebilen makineler yaratabilmiş değil.

Antik bir efsane

Sergi, Musevi kültüründen olan Golem kahramanı ile başlıyor. Musevi efsanelerinde Golem; ruhu olmayan, düşük zekâlı ve temel amacı yaratıcısını korumak olan, genellikle kil veya topraktan oluşturulan, insan formunda bir kahraman olarak anlatılıyor. Tanıdık geldi mi? Mary Shelley’nin Frankenstein’ının ilham kaynağının Golem olduğu söyleniyor.

Sergi, Şintoizm kültüründen bir örnekle devam ediyor. Şintoizm’de “Kami”; doğada bulunan ya da antik ataların ve kavimlerin ruhları olduğuna inanılan varlıklar olarak tanımlanıyor. Şinto kültüründe kamiler “musubi” denilen, evrenin birbirine bağlı enerjisinin tecellisi olarak geçiyor. Kamiler doğa ile içe içe olan varlıklar ve insanlığın varması gereken nokta olarak görülüyor. Doğa ile ahenkte olabilmek kamilerin yöntemlerini anlayabilmekten geçiyor. Kami seviyesine ulaşabilmek büyük bir erdem olarak görülüyor ve sadece imparatorlar gibi büyük liderlerin ölümden sonra kami olabildiğine inanılıyor.

Kamilerin yüzlerce yıldır insanlarla iletişim halinde olduğunu söylüyor Şinto kültürü. Kutsal olan bu varlıkların yemek yeme çubuklarında ve pirinçte hayat buldukları düşünülüyor. Bu nedenle yemek yapma araçları kutsal olarak görülüyor.

Arap simyacılar 9’uncu yüzyılda metal ve mineral yaratma çabalarına takviyen yapay bitkiler, hayvanlar ve hatta insanlar yaratma uğraşlarında bulunuyorlardı. Bu çalışmalar, Takwin olarak adlandırılıyor.

Sergi, 9’uncu yüzyılda Arap simyacıların metal ve mineral yaratma çabalarına takviyen yapay bitkiler, hayvanlar ve hatta insanlar yaratma uğraşlarında bulunduğuna değiniyor. Takwin olarak adlandırılan bu çalışmalar da ilhamını din ve maneviyattan alıyor.

İyi, güzel de bunların yapay zekâyla ne alakası var? İşte bu noktada serginin yapay zekâyı nasıl tanımladığı önem kazanıyor. Serginin felsefesine göre, bütün bu erken örneklerde insanların kendilerinden büyük güçleri, insan zekâsından öte varlıkları aradığı ve yaratmaya çalıştığı anlatılıyor. İnsanlar, cansız varlıklara bir ruh adayarak insanlığın dünyadaki yerine anlam vermeye çalışıyorlar. Bütün bunların sonucu olarak insanlar, görünüş olarak insana benzeyen ama kabiliyetleri açısından insandan öte varlıklar yaratmaya arayışına giriyorlar.

2029’a geri sayım

Beynin işleyişini teknoloji vasıtasıyla yaratma isteği 19’uncu ve 20’nci yüzyıllarda hız kazanıyor. 1940’larda insan beynini anlayabilme isteği yerini beynin işlevselliğini taklit edebilme isteğine bırakıyor. İlk yapay sinir ağları yaratılıyor. Bu yapay sinir ağları vasıtasıyla makine öğrenmesi ortaya çıkıyor. Yani; öğrenebilen, cevap verebilen ve kendini geliştirebilen bir “yapay zekâ.”

Mario Klingemann’ın yapay zekâya “sanat” yapmayı öğretmek için yarattığı Circuit Training projesi.

Hikâyenin devamını sanırım hepimiz biraz biliyoruz. 1950’lerde Alan Turing’in Turing testini icat etmesiyle beraber yapay zekâ çılgınlığı başlıyor. 1960’larda yapay zekâ üzerine araştırmalar ABD’nin Savunma Bakanlığı tarafından finanse ediliyor. 1970’lerde bu alandaki gelişmeler beklentileri
karşılayamayınca Savunma Bakanlığı finansal desteğini daha verimli alanlara verme kararı alıyor. “Yapay zekâ kışı” olarak bilenen dönem başlıyor. Yapay zekâ alanındaki çalışmalar durduruluyor. Bu alan tekrar ancak 1990’larda akademik ve ticari dünyanın gündemine geliyor. 1997’de IBM’in yarattığı Deep Blue, dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov’u yenilgiye uğratıyor. 2011’de yine IBM’in yarattığı Watson Jeapordy’nin şampiyonları Brad Rutter ve Ken Jennings’i alaşağı ediyor. İnsan ırkı 2016’da tekrar bilgisayarlara yenik düşüyor. DeepMind’ın yarattığı AlphaGo, yılların şampiyonları Lee Sedol ve Ke Jie ile oynadığı Go oyunlarını kazanıyor.

Bütün bu gelişmeler beraberinde çeşitli korkular getiriyor. Hemen hemen her sektörde “yapay zekâ işimizi elimizden alacak mı” ya da “yapay zekâ yaratıcılığı öldürecek mi” gibi sorular gündeme geliyor. Bu tartışmalar, “yapay zekâ dünyayı ele geçirecek” endişesine kadar ilerliyor. Son senelerde dünyayı saran yalan haberler ve deepfake videolar bu korkuların belki bir gün gerçekleşebileceğine inandırıyor bazen bizi.

Dünya reklam sektörünü her sene bir araya getiren ve dünyanın en büyük yaratıcılık festivallerinden biri olan Cannes Lions’ın sahnesinde bu sene ünlü deneysel psikolog, yazar ve Harvard Üniversitesi öğretim görevlisi Steven Pinker yapay zekâ ve beraberinde getirdiği teknolojik gelişmelerin yaratıcılık üzerindeki etkilerinden bahsetti. Pinker’a göre, bu endişeler yeni bir trend değil. Tarih boyunca yeni teknolojik gelişmelerin toplumsal endişelere yol açtığını belirtiyor Pinker. Örnek olarak radyo ve televizyonu veriyor ve dünyayı sakin olmaya davet ediyor. Pinker, insanların bireysel ve toplumsal bilgi dağarcıklarını yeni sorular aracılığıyla geliştirebilme yeteneği yaratıcılığın geleceği için önemli olacağını savunuyor.

Benzer şekilde, teknoloji sektöründe çalışan kimi uzmanlar da bu korkuların yersiz olduğunu, yapay zekâ gibi teknolojik gelişmelerin ancak sıradan ve sıkıcı işleri devralacağını ve insanların üretken ve yaratıcı olmak için daha çok vakit kazanacağını savunuyor.

Peki hal bu iken bu Terminatorvari “robotlar dünyayı ele geçirecek” korkuları nereden geliyor? Gelin Golem’in hikâyesine geri dönelim. Efsaneye göre haham Judah Loew ben Bezalel, Musevi halkını koruması
için kilden bir heykel yaptı. Golem’in alnına doğruluk anlamına gelen “emet” kelimesini yazdı. Golem Musevi halkını bir süre korudu ve bu süre içerisinde güçlendi. Fakat Golem’in Musevilikte kutsal gün olarak kabul edilen Cumartesilerde çalışması yasaktı. Cumartesi gününde Golem’in alnından bir e harfi silinir ve böylece ölüm anlamına gelen “met” kelimesi kalırdı. Golem, Cumartesilerini hareketsiz bir şekilde durarak geçirirdi. Bir Cumartesi Golem’in alnından e harfini silmeyi unuttular. Yaratık kontrolden çıktı ve insanlara saldırmaya başladı. Dolayısıyla Golem’in alnındaki yazıyı sildiler ve onu parçalara ayırdılar.

Sibernetik alanının kurucusu kabul edilen Norbert Weiner zamanında insanlığı Golem’e dikkat etmesi konusunda uyardı: Golem bir kere hayata geçti mi bir daha kapatılamıyor, insanlara zarar veriyordu. Norbert ekledi: bu tarz makineler kendi başlarına bir aksiyon alamasalar bile bireyler veya bir grup insan tarafından insan ırkının geri kalanını kontrol etmek için kullanılabilirler. Belki de asıl korku teknolojinin kendisinde değil, insanlığın bu tarz teknolojileri manipüle edebilme ihtimalinde yatıyor. Anlayacağınız asıl tehlike yine insan beyninin kendisinde.

Yazı: Gazeteci Selin Özkan

Benzer Yazılar

Street art: Sanat mı vandalizm mi?

Ad Hoc

Siyasetin yeşile boyanması: “Marjinal” Yeşiller merkeze yerleşince

Ad Hoc

Distopyadan kaçmak heterotopyada özgürleşmek

Ad Hoc