Kültür Tematik

“Milyoner olursak Sulukule’yi eski haline getiririz”

"Milyoner olursak Sulukule’yi eski haline getiririz"

Büyük Buhran’ı anlamak isterseniz, John Maynard Keynes’in İstihdam Faiz ve Paranın Genel Teorisi kitabını değil, John Steinbeck’in Gazap Üzümleri’ni okuyun” demişti bir ekonomist. Biz de kentsel dönüşümü bir kent sosyoloğuyla değil, mahallerinde yaşanan değişimin sancılarını müzikle dışa vuran Tahribad-ı İsyan’la konuşmayı tercih ettik.

Sulukule’de genellikle arabesk ve roman havaları dinlenirmiş bir zamana kadar. Siz nasıl oldu da hip-hop’a yöneldiniz? Sizler yerel mevzulara önem veren gençlersiniz, neden yerelin bu sesini devam ettirmediniz?

ASİL SLANG: Küçükken Türk sanat müziği, arabesk, alternatif rock, bu tür müzikler biraz olgun kaçıyordu ama hip-hop böyle değildi.

ZEN G: Enerjimizi atabileceğimiz bir müzikti hip-hop. Tabii tüm bu saydığın müzikler arasında bence bir yakınlık var, en azından kalben. Hepsi bastırılmışlığın, ötekileştirilmiş insanların sesi.

Kevin Yıldırım’ın yazdığı bir makaleyi okudum geçen gün (Ghetto Machines: Hip-Hop and Intra-Urban Borders in Istanbul). Kentsel dönüşüm yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada yaşanıyor; dolayısıyla, mağduru olan genç kuşaklar, bu yerel sorunu dünyada benzer sorunları yaşayan diğerleriyle paylaşabilecekleri evrensel sesler arıyorlar. Genç kuşağın Sulukule’de geleneksel müziklerdense hip-hop’a yönelmesini bu şekilde açıklıyor.

ZG: Kevin bizim İngilizce öğretmenimizdi, teşekkürler hatırlattığın için. İstanbul’da yaşanan kentsel dönüşüm aslında bütün dünyada yaşanıyor. Sulukule bunun bizim kentteki başlangıcıydı. Bu mahalleden çıkan gençler, dünyanın öbür yerlerinden çıkanlarla bir bağlantıları olabileceğini hissettiler. O yüzden yerel müzikler yerine hip-hop gibi global müziklere yöneldiler. Halil Abi (Halil Altındere) Wonderland (Sulukule’deki kentsel dönüşümü anlatan kısa film, Tahribad-ı İsyan da rol alıyor) nedeniyle dünyayı gezerken, 80 ülkede gösterildi, İspanya’dan bir genç kız, müzenin küratörüyle duygularını paylaşmış. O da İspanya’da benzer şeyler yaşamış, altyazıları okuyarak bizim belgeselin duygularını anlamış. Yani, dert ortaksa, bir şekilde dil farklı da olsa, mesajlar başka yerlere de ulaşabiliyor.

AS: Şu anda biz de mesela başka bir ülkede bir insanın kentsel dönüşümle alakalı bir iş yaptığını görsek, biz de duygulanırız. Ne kadar uzak olursak olalım, aynı şeyleri hissediyoruz bu insanlarla. Bizim küçük yaşlarda mahallemizin yıkılması, Funda Abla (Funda Oral)’nın gelip atölyeyi (Sulukule Çocuk Sanat Atölyesi) açması, önemli aktivistlerin burada olması, bizim hip-hop’la tanışmamız, sanki yaradan tarafından özenle seçilmiş, düzenlenmiş gibi. Bazı şeyler sanki tesadüf değil. Bazen bize soruyorlar, mahallenizin yıkılmasından rahatsızlık duyuyor musunuz diye. Tabii ki de duyduk, burası sonuçta anılarımızın olduğu yer. Sonra bir gün bakıyorsun, yok. Ama bir süre geçince, bardağın dolu tarafına bakınca görüyorsun ki, bu bize çok şey kattı. Çocuklarla aramızdaki bağlar güçlendi, onlara rol model olabildik. Artık biliyoruz, insanın ait olduğu yerde yaşamaması ne demek onu öğrendik.

ZG: Yaptığımız müziğin alt metnini anlamamızı sağladı. Ciddiyet kazandırdı, bize de bilinç kattı.

Eski mahalle artık ortada yok ama hip-hop’ın bugünlerde Sulukule’de de birleştirici bir işlevi oluyor mu?

ZG: Gençliği birleştirdi, evet. Çocuklar arasında bir birleşme, dayanışma yarattı. Eskiden satanist gibi algılanıyorduk.

AS: Bizim de işimize gösterdiğimiz özen, ailelerin bize olan güvenini artırdı. Şimdi çocuklarının bizimle olduğunu öğrendiklerinde rahatlar. Eskiden burada 500 aile varsa, 400 tanesi gitti. Gidenlerin arasında çok önemli müzisyenler, yetenekli çocuklar, TRT’de bilinen sanatçıların arkasında müzik icra etmiş üstatlar var. Biz bir gün milyoner oluruz, o insanlara hak talep edebilecek durumda oluruz. Ancak öyle mahallenin dokusu yerine gelir. Ama eski doku sanırım mümkün değil. Eskiden sokakta yapılırdı çalışmalar. Cümbüşçüler sokakta toplanır, akortlarını yaparlardı. Kalan 100 haneden de 50 ailenin çocuğu hip-hop yapıyor.

Anladığım, dinlediğim kadarıyla biraz ana akımda biraz yeraltındasınız. İstanbul’da nasıl bir kültür yarattı hip-hop?

ZG: Biz arada kafayı gösteriyoruz, sonra tekrar iniyoruz. Bence 3-4 senedir oluşuyor bir hip-hop kültürü. Ama şu anda çok gündemde olduğu için daha çok hissediliyor. Daha çok etkileşim var, rap’çiler birbirlerinin kliplerinde
oynuyorlar, ortak konserler yapıyorlar. Biz bir şehre gittiğimizde, oranın sanatçısıyla çıkıyoruz sahneye, onlar geldiğinde bizi davet ediyorlar. Ama yeraltında olduğu için çok belli olmuyor. Dışarıya giden işler, insanları biraz
aşağıya baktırıyor.

AS: Türkiye’de şöyle bir sorun var:Türkiye’de hip-hop kültürü 2000’li yıllarda çok zenginleşmeye
başladı. Ceza, Nefret… Bu insanların konserleri tıktık tıklım oluyordu. Fakat Türkiye’de insanlar yaşadıkları dogmalardan mı bilmiyorum ama 30 yaşına geldikten sonra bir rap konserine gitmeyi yakıştırmıyorlar kendilerine. Rap dinlemeyi çocuksu buluyorlar sanki yaş ilerledikçe.

Kimler dinliyor peki sizi?

AS: Sanat aktivistleri geliyor. Gençler tabii yoğunlukta oluyor. Genel olarak yaş kitlesi düşük. Bizim yurtdışına çıkma fırsatımız çok oldu Zen-G’yle, konserlerden atölye çalışmalarından dolayı. Biz orada bir atölye çalışmasına katılıyoruz. 60 yaşındaki dede torununu getiriyor. Torunuyla birlikte katılıyor derse.

Nasıl bir kitle var şimdi burada, nasıl karşılaşmalar oluyor insanlar arasında?

AS: Şimdi bir tarafta zenginler bir tarafta fakirler var. Bir de Suriyeliler tabii. Onlar da gelmişler buraya, 15 işçi aynı evde kalıyorlar, onlar da mağdur yani. “Çingeneleri attık, buralar bizim” diyen tipler değil.

ZG: Başta yeni yapılan tarafı kapattılar. Tel örgü çektiler. İnsanlar bir garip oldular, her gün yürüdükleri sokaklar birden kapatıldı. O sitenin içinde oturmayan kimse içeriye giremiyor. Eskiden açık olan yerler bir site gibi çevrildi. Kapılar hâlâ duruyor ama açık neyse ki. Mahalleli dayanamadı. Mahallede yaşayan insanları da güvenlik görevlisi yaptılar, insanları orada da kullandılar. Onlara da kızamıyorsun, “Ekmek paramla oynama” diyorlar.

AS: Kavgalar da çıktı, yeni evlere yerleşmiş insanlarla sohbetler de ettik. Onlara ait bir basket sahası oldu, biz de gidiyoruz ara sıra oynamaya. Orada yaşayan Suriyeli Arap çocuklar da geliyor, beraber maç yapıyoruz. Bizim aramızda bir şey yok. Büyükler ne düşünür bilmiyorum ama…
ZG: Arap amcayı hatırlasana. Gecekonduda oturuyor, yeni dairelerde oturan bir adam havluyla çıkmıştı cama, vuracaktı herifi. Sen nasıl buraya böyle çıkarsın diye. İnsanlar arasında böyle çekişmeler oluyor. Kendi hakkı bir başkasına verilmiş gibi hissettiği durumlar oluyor.

AS: O yüzden burada yaşayan zenginler de lüks araçlarıyla nereden geçmemeleri gerektiğini biliyorlar. Göze sokmamayı öğrendiler. Mahallede 150 tane genç varsa, herkes uyuşturucu bağımlısı. Tam olarak şöyle ya da böyle diyebileceğimiz bir durum yok, karmakarışık. Kimisi düşman kesiliyor, kimisi ılımlı.

ZG: Bu bile tedirginlik verici bir durum. İnsanların birden hangi duyguya yöneleceğini anlayamazsın. Esnaflar arasında kavgalar çıkabiliyor. Geçen gün hatta haberlerde çıktı. Suriyeli berber 5 liraya saç kesiyor, Türk berber de tarifeye göre, 20 liraya kesiyor. Para sorunu da var ülkede, insanların ekonomisi de çöküşte. İnsanlar 15 lira kâr etmek için o adamı tercih ediyor, Türk esnaf da geriliyor. Daha önceden bir şey demeyen insanlar, “Tutundular, geldiler buraya dükkân açabildiler, helal olsun” diyenler, şimdi haklarının yendiğini düşünüyorlar. Bu ortamın düzenlenmesi gerekiyor. Hoşgörü de nereye kadar diye düşünmeye başlıyor insanlar.

AS: Dünya hepimizin tabii. Türkiye, herkese kucak açacak kadar büyük. Kimse dünyaya parsel parsel satın alıp gelmedi ya. Bizim Suriyeli öğrencilerimiz var. Okula gidiyorlar ama Türkçe bilmeyenler var. İçlerindeki enerjiyi atabilecekleri hiçbir mecra yok. Ne bir arkadaşları var ne bir faaliyete katılabiliyorlar. Başka bir ülkede senin ailen savaş mağduru, ısınmaya çalışıyorsun, adapte olamıyorsun. Çocuklar gözümüzün içine öyle bir iştahla bakıyorlar ki. Bu bence müziği de aşan bir dürtü, yani göze bakınca ihtiyacı anlayabilmeli insanlar. Biz o çocukları sahneye çıkardık, ilk defa sahneye çıkacaklardı. Velileri geldi, aktivistler geldi. Konser bitti, herkes salya sümük ağlıyor. Bize gelip teşekkür ediyorlar. Bu benim için milyon dolar kazanmak gibi.

Zen-G, sen Zeytinburnu çocuğusun galiba. Oralar da epey değişti…

ZG: Ben artık, minibüste oradan geçerken kafamı çeviriyorum. Büyük bir değişim var orada da. Burası ve orası çok farklı değil. Kültürler farklı sadece. Orada da çok fazla Kürt ve göçmen vardı. Burası gibi orada da ciddi bir mahalle havası vardı. Komşuluk yüksek dozdaydı. Mahallenin son abileri, benim abilerimdi. Ben abi olamadan ayrıldım oradan. Gerçi, geçen gün ne geldi başıma? Dolmuşta giderken bir çocuk geldi, “Abi, sen benim abimsin” dedi. Instagram’dan takipleşiyoruz şimdi.

AS: Evet, ben de İzmir’de geçen gün bir madde bağımlısı çocukla denk geldim. Çocuk ayakta duramıyordu, dertleşti benimle. “Okula gidiyoruz, öğretmenler dışlıyor. Sosyalleşmeye çalışıyoruz, dışlanıyoruz. Kendi kabuğumuza çekiliyoruz. Bunları anlatın abi” dedi. Benim de bu mahallede aynı sorunları yaşayan arkadaşlarım
oldu. Yani dünyada böylesine acı gerçekler varken, hiçbir şey yokmuş gibi davranmak bana vicdansızlık gibi geliyor. İnsanlığa bir hakaret gibi. Ama biz radyoda da yer bulamıyoruz, televizyonda da yer bulamıyoruz. Hâlbuki yaşadığımız şeyler, söylediklerimizden çok daha ağır.

ZG: Dün nasıl bir gurur duydum, biliyor musun? Çekim yeri, bizim Unkapanı’nda ders yaptığımız yerin iki arka sokağındaydı. Bir sürü rap’çi var. Bizim küçük fırlama çocuk var ya, “Zen-G hocam” diye geldi. Bütün rapçi’lerin arasında geldi bana sarıldı. “Ne yapıyorsunuz burada?” dedi, “Klip çekiyoruz” dedim. İnsanlar soruyor, siz ders mi veriyorsunuz diye. Çocuk benim adıma cevap veriyor, yazdığı şarkıyı, “Ben bir keşifçiyim”i söylüyor. İçlendim.

AS: Bu yüzden de bizim derdimiz hiçbir zaman ünlenmek ya da çok para kazanmak olmadı. Her insan rahat bir hayat ister ama öncelik bu değil.

ZG: Ayıptır söylemesi, çalıştığımız dernekten ufak bir maaş alıyoruz, yatmadı daha. Kapıdan çıkarken, bir yere gideceğiz, son yol paramız var. Biraz yürüyelim, çok para vermeyelim dedik. Kapıdan çıkarken, güvenlik görevlisi, hocam dedi, seni bir yerde gördüm dedi. Emre Yücelen diye bir ses analizcisini takip ediyormuş. Bizi de onunla görmüş, geçen gün kulise gelmişti, fotoğraf çekip paylaşmıştı. “Onunla görünce sizi daha mutlu
oldum” dedi. Karnım doydu resmen. Bizde ağır basan taraf, bir çocuğun kafasını okşamak para saymaktan daha tatlı geliyor.

Dünyada her şey, isyan bile, bu kadar kapsanmışken, bir hip-hop parçası neden tehlikeli bulunur sizce? Ne zaman müzik zeminleri alt üst eder?

AS: Genelde statükodan yana olanlar tarafından tehlikeli algılanıyorsun. Bırak algılasınlar. Bizim dokunmaya çalıştığımız şey yıpranmış beyinler değil. Onların çocuklarını, torunlarını, onları etkilemek isteriz. Onlar bizi tehdit olarak görmüyorlar, babaları görüyor. Dilin ne kadar sivri olursa olsun, hiçbir genç seni sivri bulmaz bence. Dünyanın sayılı zenginlerinin servetlerinin yarısı dünyaya dağıtılsa, yeryüzünde fakir kalmıyor. Bence bütün müzisyenlerin derdi insanlık olmalı.

ZG: Zaten yaşlıyı değiştiremezsin. Yeni gelene biraz dokunma çabası bizimkisi. Ağaç çıkarken yanına sopa dikmek gibi.

Bilinirliğiniz arttıkça, reklam teklifleri de gelmeye başlar herhalde…

ZG: Geldi zaten teklifler. Uymayanları direkt atıyoruz. Banka gelince istemiyoruz.

AS: İyi de para veriyorlardı. Yıllardır bağımsız müzik yapıyoruz ve bağımsız olduğumuz için, anaakıma karşı olduğumuz için bir kemik kitle yakalamışız. Bankalar için söz yazarken, kendimizi bozduğumuz düşünülecek. Kendi içimizde bile kırılabilirdik, biz ne olduk diye.

Hepsine külliyen mi karşısınız?

ZG: İçeriği bir şeye dokunuyorsa, bir artısı varsa, neden olmasın?

Benzer Yazılar

Açık adres: Bedenimiz

Ad Hoc

Dansın dayanılmaz hafifliğinde katı bir özgürlük hali

Ad Hoc

Binalar ve duygular

Ad Hoc