İnsan Manşet

Mindfulness yeteri kadar devrimci mi?

Google arama trendleri, “mindfulness” sözcüğünün tüm dünya genelinde 2008 sonrasında hızla ve istikrarla artan bir merak konusu olduğunu gösteriyor. 2014 yılında TIME dergisi pratiği kapağına taşımış ve şöyle tanımlamıştı: “Stresi yoğun, birçok görevin aynı anda üstlenildiği bir kültürde odaklanma bilimi.” İstihdam havzasında meditasyon gurularını, nörobilimcileri, psikologları ve keşişleri barındıran mindfulness’a dair basit bir web taraması, öğretiyi kullanarak nasıl iyi bir lider olabileceğinizden e-postalarınızla nasıl başa çıkabileceğinize, performansınızı hangi adımları uygulayarak artırabileceğinizden bahçecilik sanatının, çocuk geliştirmenin ya da olduğunuzdan çok daha genç görünmenin zorlu yollarını nasıl kat edebileceğinize kadar pek çok pratik bilgi sunuyor. Öğretinin vitrin yüzlerinden biri de Hollywood’un emektar oyuncularından Goldie Hawn. Hawn 2004 yılında Hawn Foundation’ı hayata geçirmiş ve kurumda geliştirilen MindUP adlı yöntemler ve stratejiler karmasıyla çocukların kendi davranışlarını düzenleyebilmelerine, toplumsal bir perspektif ve akademik başarı için ihtiyaç duydukları odaklanmış konsantrasyonu kavrayabilmelerine ve hem kendi düşüncelerine hem de başkalarının duygularına duyarlı olabilmelerine destek olmaya başlamıştı. Ünlüler camiasından akımın merkeze yerleşmesinde Oprah Winfrey, Emma Watson da ellerinden geleni yapmış; Huffington Post kurucusu Arianna Huffington, Thrive kitabını yayınlamış ve başarının yeniden tanımlanabileceği, iş dünyasına neşe, esenlik ve merak duygusunun dahil edilebileceği yöntemleri paylaşmıştı. Bugün Thrive, kullanıcılarına yaşamlarının kontrolünü yeniden ele geçirme vaadinde bulunan mobil bir aplikasyon ve New York, San Francisco, Melbourne, Atina ve Mumbay’da ofisleri bulunan bir sosyal sorumluluk projesi aynı zamanda.

Hikâyenin geri kalanını tahmin edersiniz; mindfulness koçlarının Dünya Ekonomik Forumu’na akın etmesi,
zihin ve beden sağlığının, sağlık endüstrisinin meşgalesi olmanın ötesine geçerek özel sektör gündemlerinde üst sıraları işgal etmeye başlaması, Doğu bilgeliğini Batılı piyasa ve performans metrikleriyle buluşturarak çok satanlar listesinde yerlerini alan mindfulness öğreti kitaplarının artması…

Kronikleşmiş 21’nci yüzyıl sorunları

Mindfulness pratiklerinin zihinsel ve fiziksel sağlık üzerinde olumlu etkilerini olduğunu gösteren pek çok araştırma mevcut. 1970’lerden bu yana konu üzerine çalışan Harvard’lı psikoloji profesörü Ellen Langer, mindfulness’la gelen “şimdi ve burada olma” farkındalığının bireyleri bağlam ve perspektif gibi olgulara daha duyarlı hale getirerek, yepyeni keşifler yapmaları yönünde onlara destek olduğunu belirtiyor. Böylelikle meşgul olunan iş her ne kadar gündelik, sıkıcı bir görev olsa da enerji tüketmekten ziyade enerji toplanabilecek bir uğraşa dönüşebiliyor. Elbette mindfulness iş dünyasındaki performansı artırmakla kalmıyor. Stresi azaltıyor, odaklanma kabiliyetini geliştiriyor, yaratıcılığı perçinliyor, duygusal zekâya olumlu yönde katkılar sağlıyor ve icracılarını daha iyi, daha duyarlı insanlara dönüştürüyor. Öğretinin önde gelen vaizleri 21’nci yüzyılın tüm kronikleşmiş sorunlarıyla baş etmek için en etkili silahlardan biri olduğu fikrinde. Anlatılanlara bakılırsa düzenli bir mindfulness icrasının sonunda 21’nci yüzyıl insanını bekleyen iki sihirli ödül söz konusu: başarı ve mutluluk.

Hormonlu bir düşünme modeli

Gelelim eleştirel seslere… Bir başka Harvardlı psikolog Jennifer M. Silva, Coming Up Short: Working-
Class Adulthood in an Age of Uncertainty kitabında mindfulness’ı “mood ekonomisi” adı verilen ve mutluluk bilimi olarak ambalajlanmış; stres, depresyon, yetersizlik hissi gibi kişinin yaşadığı tüm negatif duygu hallerinden dünyanın kronikleşmiş toplumsal, ekonomik ve politik düzenindense kişinin kendini sorumlu tutan, sorunları kişiselleştiren ve dolayısıyla bakış açısında, yaklaşımda ve gündelik rutinlerde yapılacak bazı revizyonlarla mutluluğun kolaylıkla yakalanabileceğini müjdeleyen bir dizi yeniçağ öğretisinden biri olarak tarif ediyor. Chicago Üniversitesi kültür teorisyenlerinden Lauren Berlant’sa “acımasız bir optimizm” olarak tanımlıyor öğretiyi. Acımasız çünkü kişiyi fantezilere etkin bir şekilde yatırım yapmaya yönlendiren tipik neoliberal karakteristikler barındırıyor: “Eğer düzenli olarak mindfulness pratiklerini uygularsak ve kişisel hayatlarımıza bir düzen verirsek, mutlu ve güvende olabileceğimiz söyleniyor bize. Bize vaat edilen, istikrarlı bir istihdamın, ev sahipliğinin, sosyal hareketliliğin, kariyer başarısının ve eşitliğin zorunlu olarak günün birinde bizim başımıza da geleceği.”

Bir başka eleştiri de San Francisco State University Business School profesörlerinden, McMindfulness
kitabının yazarı Ronald Purser’e ait. Purser, mindfulness devriminin önerildiği kadar devrimci olmadığında ısrarcı. The Mindfulness Conspiracy makalesinde fikirlerini şöyle özetliyor: “Bugün,
adil olmayan toplumlarımızda, bu adaletsizliği değiştirmeye yönelik herhangi bir şey önermeden yalnızca başarı öneren öğretiler hiç de devrimci değil, aksine bizlere katlanmayı, baş etmeyi salık veriyor.
Hatta işleri daha da kötüleştiriyor. Mindfulness, radikal bir eyleme teşvik etmek yerine, sorunların nedenlerinin bizim içimizde, kafamızda olduğunu belirtiyor. Yani bu sorunlar, bizim yaşama ve çalışma şeklimizi belirleyen ekonomik düzenlemelerde aranmamalı. Buna rağmen mindfulness fanatikleri, yaşadığımız an’a, bu an’a herhangi bir sorgulama, eleştiri ya da yargı yöneltmeksizin, daha yakından bakmanın dünyayı dönüştürecek devrimci bir güce sahip olduğunu iddia ediyor. Bu, hormonlara bel bağlayan, büyülere inanan bir düşünceden fazlası değil.”

Yavaşlama ve odaklanma, hız arzusunun dışavurumu mu?

Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları kitabının yazarı Özgür Taburoğlu, bu tarz ruh disiplinlerinin orta ve alt sınıfların sürdüremeyeceği bir maliyeti gerektirmesinin yanı sıra; “burada ve şimdi”ye odaklanan, yavaşlayan bireyin aslında içten içe hızlanma arzusu duyduğunu, yavaşlayan faillerin dingin psikolojileri ve rahatlamış bedenleriyle günümüz rekabetçiliğini beslediklerini ifade ediyor.

Günümüz mindfulness ve wellbeing (esenlik) söylemlerini düşündükçe, akla ister istemez eski Yunan düşünürü Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik eserinde verdiği mutluluk tarifi geliyor. Kişinin hayat gayesinin mutluluk elde etmek olduğu konusunda, modernleri yankılayan bir konuma sahipti filozof. Ancak onun mutluluk adını verdiği kavram, eudaimonia, insanın potansiyellerinin hayata geçirildiği, erdemli, mükemmeli arayan; saatten saate değişen “mood”lardansa bütün yaşama sirayet eden, etkin yani eylemli olma halini içeren, dışa dönük bir anlama sahipti.

Bugünün mindfulness pratikleri de gelip geçici olmayan, yaşam boyu sürecek uygulamaları vaaz veriyor ancak ilhamını aldığı Doğu öğretilerini Batılı yaşam tarzına uyarlarken göz ardı ettiği bazı derinlikli noktalar mevcut. Taburoğlu’na göre mindfulness’ın Doğulu soykütükleri araştırıldığında mindfull yaşama sanatının, sınırlı kaynaklar ve kalabalık nüfus gibi nedenler dolayısıyla denetimsiz tüketimin ve nefsi serbest bırakmanın kolektif yaşamı tehlikeye soktuğu bir toplumsallığa dayandığı görülüyor. Bir başka
deyişle, mindfulness’ı ve yavaşlığı öğütleyen öğretinin ardındaki motif toplumsal nitelikli olduğu için yalnızca bireyin kurtuluşuna odaklanmıyor. Batı’da ise bizler, toplumsal olan her şeyi ikinci plana atıp, yalnızca bireyi rahatlatmaya çalışıyoruz. Mutluluk ve başarının toplumsal bir düzlemde düşünülmediği bir paradigmada, bireyin şansı ne kadar olabilir sizce?

Benzer Yazılar

Distopyadan kaçmak heterotopyada özgürleşmek

Ad Hoc

Suya yapılan yolculuk

Ad Hoc

Geleceğin suçları

Ad Hoc