Kültür

Müzikten bisiklete Türkiye’nin altmışlı yılları

Müzikten bisiklete Türkiye’nin altmışlı yılları

“… O devirlerin bir elektriği vardı. O devirlerde uzayda bir elektrik hâsıl oldu, bütün dünyayı kapladı, biz de büyük bir şans eseri o elektriğe denk geldik.”

Yukarıdaki cümlelerin sahibi Erkin Koray. Bu tarihi tespiti Roll dergisinin 8 Haziran 1997’de yayınlanan söyleşisinde yapmış. Dergi ekibinden Derya Bengi, daha sonra bu ismi taşıyan bir de sergi düzenledi. Ne de güzeldi.

1997… Vay be! 23 yıl olmuş. Bir şarkısında söylediği gibi: “Öyle bir geçer zaman ki/ dediğim aynıyla vaki/ birden dursun istersin/ seneler olunca mazi…” Erkin Koray’ın “O devirler” dediği yıllar 1960’lar.
Düşünün, şimdi nostalji adıyla yayın yapan kanallar 90’ların şarkılarını çalıyor. 1960’lar nostaljinin nostaljisi gibi. Ama 60’lar buna indirgenmeyecek kadar renkli, biricik ve tabii ki elektrikli. Konuyla ilgili tuğla gibi bir kitabı yayına hazırlayan Mete Kaan Kaynar önsözde: “Türkiye’nin 1960’lı yılları Cumhuriyet tarihinin en renkli, en mülevven en pırıltılı yılları olarak da anıldı” diyor.

Tuğla dediysek, yalan değil… İletişim Yayınları tarafından 2017’de yayımlanan 1184 sayfalık kitap 22*16*7 santimetre boyutlarında. Merak ediyorsanız internete girip ateş tuğlaların ebatlarına bakın. Çoğu, bu kitaptan daha ince…

Efendim? Mülevven mi dediniz? Mülevven Arapça kökenli bir kelime imiş. Rengârenk anlamına geliyormuş. Ben de bu vesile ile öğrendim. Mete Kaan Kaynar aynı yılları: “Cumhuriyet tarihinin en revnakdar tarihsel kesiti” olarak da tarif ediyor.

Revnak’ı, Yahya Kemal’den hatırlayacaksınız. Bu vesileyle onun güzelim Aziz İstanbul’unu bir kez daha okusak ne kaybederiz.

“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görülür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rü’yada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.”

Revnak Farça kökenli bir kelime. Güzellik, tazelik ve parlaklık veren demek. Revnakdar ise: Güzel, parlak, hoş…

Cazdan saza 60’lar

Bu yazı bağlamında kitaptan altmışlı yılların müzik ortamına dair birkaç alıntı yapağım. Sonra da esas ilgi alanım olan bisiklet tarihi üstüne bir şeyler söyleyeceğim. Zira aynı yıllar, Türk bisikletinin de altın yılları.
Türkiye’nin 60’lı Yılları’nın müzik bölümü -Metin Solmaz’ın deyimiyle- “Türk Pop Müziği’nin misyoneri” Murat Meriç tarafından kaleme alınmış. Murat Meriç yazısına İki Darbe Arası Müzikli Curcuna: Cazdan Saza, 60’lı Yıllarda Müzik diye bir başlık atmış.

Yazı, o yılların geniş bir panoramasıyla başlıyor: “1960’lı yıllar, sadece dünyada değil, Türkiye’de de bu özgürlük rüzgârlarının estiği yıllar. Bunun müziğe yansıması, kaçınılmaz. Sonrasında hayatımızı ve memleket müziğini etkileyecek pek çok ismi bu yıllarda duymuş olmamız, bu dönemi değerli kılıyor. Yeni denemelerin yapıldığı başka türlü bir dönem bu. Erol Büyükburç’la başlayan, Barış Manço, Cem Karaca, Fikret Kızılok, Erkin Koray gibi isimlerle ilerleyen, Moğollardan Silüetler’e, Haramiler’den Mavi Işıklar’a pek çok topluluğun katılımıyla zenginleşen yıllar bunlar. Döneme özgün katkılarla bulunan bu isimleri sayarken, Ajda Pekkan, Gönül Turgut, Berkant, Ertan Anapa gibi aranjmancıları ve yan kulvardan gelerek ana artere geçen ve yaptıkları/yorumladıkları yerli bestelerle aranjmanın saltanatını sarsan Alpay, Özdemir Erdoğan, Bora Ayanoğlu gibi gençleri unutmamak gerek…”

Yazı, ilerleyen satırlarda da buna benzer çarpıcı tespitlerle akıp gidiyor. Erkin Koray’ın yukarıda andığımız şahane tespitini de okurla paylaşıyor.

Meriç, o yılların dönüşümünü sadece “popüler” isimler üzerinden anlatmıyor. Dönüşümün teknolojiyle olan bağına da işaret ediyor. 60’larda piyasaya çıkan 45’lik plakların müziğin evlere girmesini kolaylaştırdığını, taş plakların ve gramofonun pabucunu dama atıldığını ekliyor.

(Madem hem 45’lik plakların hem de Cem Karaca’nın adı geçti, onunla ilgili anlatılan bir şehir efsanesini paylaşmanın vakti gelmiş demektir. 1945 doğumlu sanatçı, rivayet o ki, ilk 45’liği çıktığında, koltuğunun altında bir miktar plak ile mahalleye gelir. Eve gitmeden önce bazı ihtiyaçları için mahalle bakkalına girer. Onun müzik yaptığını bilen mahalle bakkalı: “Ooo Cem, plağın mı çıktı? Bir tane imzalayıp versene” der. Cem Karaca, Türk telif ve emek tarihine girecek bir cümle ile karşılık verir: “Elbette. Sen de bana oradan bir kilo peynir imzalayıp ver.”)

Altmışlı yıllarda spor

Bir tür ansiklopedi olan bu zengin kitabın içinde çok fazla başlık var ama bu yazı bağlamında bakacağımız diğer bölüm “Altmışlı Yıllarda Spor” başlığını taşıyor. Mehmet Yüce’nin kaleme aldığı bölümde ne yazık ki bisikletle ilgili bir şey yok. Daha çok futbol eksenli bir metin ortaya çıkmış.

Böyle olması da doğal. Zira futbol hem en gözde spor hem de altmışlı yıllar, Lefter gibi, Metin Oktay gibi, Can Bartu gibi efsane isimlerin top koşturduğu yıllar. Futbolun muhtemelen en “romantik” yılları. (Gerçi, 1967’de Sivas- Kayseri maçında yaşanan ve kırk üç insanın hayatını kaybettiği faciayı hatırlayınca bu benzetme kulağa biraz ters geliyor ama.)

Futboldan sonra en çok yer tutan spor güreş. Bu da anlaşılabilir bir şey. Altmışlı yıllar boyunca Roma, Tokyo ve Mexico City olmak üzere üç olimpiyat düzenleniyor. 1960’da Roma’da güreş milli takımımız müthiş bir başarı elde ediyor. 7 altın, 2 gümüş madalya ile 83 ülke arasında altıncı oluyor. Güreş, altmışlar boyunca sadece olimpiyatlarda değil, dünya şampiyonalarında da büyük başarılara imza atılan spor dalı olarak tarihe geçiyor.

Mehmet Yüce, atletizm, voleybol, basketbol gibi dallara dair kısa bilgilere, Sadun Boro’nun Kısmet ile olan macerasını ekliyor. Sadun Boro 1965’te eşi Oda Boro ve kesileri Miço ile Kısmet adını taşıyan teknesiyle dünya turuna çıkıyor. 1968’de yurda döndüğünde büyük bir coşkuyla karşılanıyor. Ertesi yıl Neil Armstrong 20 Temmuz 1969’da Ay’a ilk ayak basan insan olarak tarihe geçiyor. Bir kez daha idrak ediyoruz ki Erkin Koray boşuna konuşmuyor.

Peki, bir “toplumsal spor” olarak bisiklet?

Önce ara başlığa bir açıklama getireyim. Ne demek toplumsal spor? Diğerleri toplumsal değil mi diyeceksiniz. Söz konusu deyimi, bu sporun tüketicilerinin/ izleyicilerinin herhangi bir giriş parası ödemeden, bir stadyuma ya da salona gitmeden organizasyona dâhil olmaları anlamında kullanıyorum. Aynı maraton gibi, yurttaşların gezip dolaştıkları caddelerde, yollarda yapıldığı için daha toplumsal buluyorum.

Altmışlı yıllarda Türkiye’nin sosyolojik dinamikleri bisiklete de yansıyor. Mesela halen en büyük organizasyonumuz olan Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu, 1965 -bir yaklaşıma göre 1963- yılında organize ediliyor. Bu yıl 55 -ya da 57- yaşına basacak olan tur, Nisan ayında yapılacaktı ama Covid-19 yüzünden ileri bir tarihe ertelendi.

Yazının bundan sonraki kısmında konuyla ilgili en kapsamlı kaynak olan ve Feyzi Açıkalın’ın kaleme aldığı Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu’nun 50 Yıllık Öyküsü kitabından faydalanacağım.

Kitap, daha çok arkeoloji alanında yayınladığı kitaplarla bildiğimiz Ege Yayınları tarafından 2014’de piyasaya sürülmüş. Açıkalın iğneyle kuyu kazar gibi dönemin gazetelerini taramış ve toparlamış. Bu yanıyla o da “arkeolojik” bir çalışmaya imza atmış.

1963’te Marmara Turu olarak düzenlenen, 1965’te dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in himayesine giren yarışın başlangıç yılı olarak 1963’ü referans almış. Şüphesiz Türkiye’de bisiklet sporunun başlangıcı bu yıllarda başlamıyor. 2. Meşrutiyet döneminde yarışlar düzenlendiğini biliyoruz. Daha da önemlisi Cumhuriyet ile aynı yıl kurulmuş bir federasyonumuz var.

Her ne kadar yarışamamış olsalar da 1924 Paris Olimpiyatları’na katılmış bir bisiklet takımımız vaki.
1936 Berlin Olimpiyatları’nda sekizinci olmuş bir Talat Tunçalp’imiz var ki bu olimpiyat tarihimizin en büyük başarısı. Söylemesi ayıptır, bu satırların yazarı, ölmeden 1 yıl evvel, 101 yaşındaki Talat Tunçalp ile tanışma onuruna erişti.

Talat Tunçalp, aktif spor hayatı bittikten sonra Türkiye bisikletine yönetici olarak hizmet verdi. 1959’da Bisiklet Federasyonu başkanı oldu. Ertesi yıllarda hem Türk bisikletçilerinin yurt dışında yarışmaları hem de Türkiye’de uluslararası organizasyonların yapılması için büyük emek verdi.

Sporcularımız 1962’de İtalya’da yapılan ilk Dünya Şampiyonası’na katıldılar. Ertesi yıl başlayan Marmara Turu, her ne kadar 44 gibi mütevazı bir katılım olsa da Türkiye bisiklet sporunda çok önemli bir basamaktır. O yılın şampiyonu Rıfat Çalışkan, kupasını Dolmabahçe Stadında yapılan bir törenle alır. Çalışkan 60’lı yılların en öne çıkan bisikletçisidir. Öyle çok sevilir ki, ne zaman bir başarı hikâyesine imza atsa, büyük kalabalıklar tarafından havaya kaldırılır. Hem de bisikletiyle…

(Dünya bisiklet tarihinin gelmiş geçmiş en büyük sporcusu kabul edilen Eddy Merckx’in kariyeri de altmışlarda başlar.)

1963’te başlayan Marmara Turu, iki yıl sonra hem enternasyonal olur hem de cumhurbaşkanlığı himayesine girer. Feyzi Açıkalın, burada Mısır benzerliğine işaret ediyor. Mısır Turu da cumhurbaşkanlığının himayesi altındadır. O dönem TC. Cumhurbaşkanlığı makamında Cemal Gürsel oturmaktadır. Benzerlik bu ya, Mısır Cumhurbaşkanı’nın adı da Cemal Abdül Nasır’dır. Aslında Mısır, Türkiye ilişkileri söz konusu yıllarda çok canlıdır. Milli takım ilk yurt dışı turunu 1955’de Mısır’a yapar mesela.

Yakınlık sadece bisikletle sınırlı değildir. Sinema salonları Mısır filmleri ile doludur. Doğu’nun yıldızı Ummü Gülsüm Türkiye’de de çok sevilir. Hatta arabesk denilen müzik türünün kaynağı olarak o yıllara işaret edilir.
Devam eden yıllarda tur, giderek uluslararası bir hal alır ve toplumdan büyük bir teveccüh görür. Basın çok geniş yer ayırır. Sporcular İstiklal Caddesi’nde geçiş yapar vs vs… “Sonraki yıllarda ne oldu?” diye sorarsanız bize ayrılan yer dolduğu için sorunuza cevap veremeyeceğim. Feyzi Bey’in kitabı bu konuda ufkunuzu açacaktır.

Temenni: 2018 Temmuz’unda Dünya Emoji Günü için yaptığımız “Eyvallah” emojisi, Covid-19 yüzünden, sosyal medyada yaygın dolaşıma girmiş. Sosyal mesafe tavsiyesi için ben de Ad Hoc okurlarıyla da paylaşmak isterim.

Sevdiklerinizle kucaklaşacağınız günler yakın olsun.

Aydan Çelik
Çizer Yazar

Benzer Yazılar

TenNapel’in sihirli formülü

Ad Hoc

Doğuda meditasyon, batıda ASMR

Ad Hoc

Sosyal karmaşa: Deneyim telaşı, anı yakalama ve mahremiyet sorunu

Ad Hoc