İnsan

Narcissus’un aynası

Kendi izdüşümünü kendinde ve toplumda görmeye başladıkça; değerli ya da değersiz, sevilen ya da sevilmeyen ya da başka çok şey olarak nitelendirilen insanın, insanlıkla imtihanlarından birini de “benlik” oluşturur. Kendi varlığını kendi özünde hissettiği halde ötekilere olduğundan başka aktaran kişi, kendi tanımına bulanık bakmaya başladığında aynalar ve ötekiler arasında sıkışıp kalır. Üstelik o vakit aynaların buğusunu silmek de, özü ötekiler için cilalamak da yetersizdir. Öyleyse tek ve gerçek bir benliğin saflığından bahsetmek mümkün müdür?

Kendi davranışları üzerinde düşünebilen ve sembol kullanarak sosyal bir oluşuma dönüşen benlik, sosyal psikologlar tarafından kişinin kendine, kendi gözünden baktığı obje ve kendine dışarıdan baktığı subje olmak üzere iki ayrı tanım bulur. Obje, sürekli aktif ve insanın kendini kendi gördüğü şekilde sürekli sorgulayan benliğin hareketli halidir. Subje ise ancak obje hakkında düşünmeye başladığında pasifliğinden kurtulur. Elbette subjenin dışardan nasıl göründüğü hakkında yargı oluşturmak için kendimizi önce kendi içimizde eleştirmemiz gerekir. Kendimizi sunmak zorunda olduğumuz farklı bağlamlar varsa ve her bağlamda kendimizle ilgili şeyleri önce toplum süzgecinden geçirmemiz gerekiyorsa; önce onu değerlendirir sonra onu ya benimser ya da gizleriz. İşin sonunda anlaşılan benlik ve benlik temsilinin ayrılığıdır. Kişisellik, sosyallik, kimlik ya da kişilik… Gerçekte ne olduğunu bilen kişi; o kişinin neyi/nasıl algılandığı ve yansıttığı, ikisinin arasında ne denli büyük bir boşluk olduğunu bilir. Bu fikri çürütmek için her ikisinde de aynılığı sağlamadığı sürece “gerçek benlik” fikri imkânsız hale gelir.

İnsanın en büyük ikilemi: Vicdanı mı, benliği mi?

Kimlik politikaları üzerine yeniden düşünen Susan Hekman, postmodernist eserleri incelemeye başladığında, dönem düşüncesinde gerçek benliğin olmadığı ve her bir benliğin yaratıcı ve kurgusal kimlikten ibaret olduğunu görüyor. Susan’ın gerçek özün olup olmadığını araştırmasıyla başlayan kendi ikileminde, coğrafyanın insana kattığı sosyal etkileri ve tarihsel sürecin kültürü şekillendirmesini ele alıyor. Tıpkı diğer dönem düşünürleri gibi.

Benliği şekillendiren tarih mercek altına alındığında; rasyonel ve ölçülebilir olma ifadesini her şeyin üstünde tutan metafiziği, rasyonellikten uzak düşüncelerin kontrol altında nasıl tutulduğu bilinmeyen -modernizm öncesi- premodernist dönemi ve aydınlanmanın çağıyla birlikte oluşumunu tamamlayan kültür endüstrisini de değerlendirmek gerekir. Kavramlar bir arada değerlendirildiğinde bahsi geçen dönemlerin toplum yapısını, keza toplumdaki yapının da benlik algısını şekillendirdiğini söyleyebiliriz. Özellikle 20’nci yüzyıldan itibaren farklılaşan benliğin; “welfare” dediğimiz refah toplum anlayışının ABD’de yükselmesiyle giderek daha da değişken bir boyuta ulaştığını, patolojik olarak gelişen ve bir önceki neslin benliğe yüklediği anlamları kendine uyarlayan, sonunda boşluğa dönüşen bir anlam kazandığını da.

Ancak benliğin sadece kurallardan, toplumdan, sosyallikten ya da Adorno ve Horkheimer’ın tabiriyle kültür endüstrisinden beslendiğini iddia etmek yanlış olur -ki eğer böyle olsaydı herkes birbirinin aynası olurdu. İkinci Dünya Savaşı sonrası kapitalist düşüncenin hâkim olduğu toplum için Amerikalı psikolog Philip Cushman, muhtemel kendinin de içinde olduğu ve boş benlik adını verdiği duygusal boşluktan, savunma mekanizması olarak tüketimi ve metaları yücelten bu yeni kimliğin zamana bağlı çöküşüne değinir. Bu çöküşün sonrasında ise narsizmin doğuşundan.

Düşüncelerden oluşan bir beden, düşüncenin aynası olarak nasıl tek tipleşecekse kimlikler de bedenlere paralel benzer sürece maruz kalacaktır. Oysa benliğin sosyallikten uzakta zaman zaman kendi içinde gezinmesi gerekir ve bu gezinmeler bile birbiriyle aynı olamayacak kadar süreklidir. Aynaların bir başka metafora dönüşeceği mitolojik dönemin kahramanı Narcissus için aynalar ve aynılık birbirinden ne kadar uzaksa, narsist insanların bulunduğu bir toplumda benliğin benzerliği değil; ancak benliklerin birbirine benzetilecek olması da o denli uzak olacak, hiçbir yansıma kalmayana dek bütün aynalar kırılacaktır.

Benlik ayna ve aynılıktan uzaklıksa, vicdan tamamen yansımadır

Darwin ve Darwinci düşünürlerce benimsenen, ahlakın sosyal bir içgüdü olarak büyütüldüğüdür. Ahlakın felsefesinden de öte kavramsallaşması, ona başka pencerelerden incelenme fırsatı verir. Adalet, etik, sezgisellik ya da sadece çıkarcılık. Yine de her biri vicdanın var oluşuyla ve evrimin sosyal yaşam için nörobiyolojimizi nasıl şekillendirdiği ile ilgilidir. Bu nedenle, bizi genel bir yöne iten duyguları kullanarak neyin doğru veya yanlış olduğunu yargılar, dürtülerimizi harekete geçiririz.

Bu, kimi zaman iyi kimi zamansa kötüdür. Kişi faydacı bir bakış açısı benimsemişse ve vicdan toplumsallaşmanın ortak değeri olarak niteleniyorsa; kimse ona çıkar sağlamak için kullandığı vicdan algısının, vicdansızlık olduğunu söyleyemez. Zira vicdanen alınan kötü kararlar da “bireyin bağlı hissettiği grubun bazı standartlarını” yansıtır. Sosyal normların içselleştirilmesinde nörobiyolojik kapasite olarak görülen bu vicdan fikri, yanlışı doğru söylemenin felsefi hesaplarıyla çelişir. Bilim ve vicdan, ortak noktalarda “doğru ve yanlışı” inceleyip yargıya ulaşamaya çalışsa da bilim, ahlaki boyutun ve dolayısıyla vicdanın çoğu zaman ötesine geçer. Bilimin rasyonelliği onu toplumun ortak değerine dönüştürebilir. Fakat ahlakın ve vicdanın kişiselliği sosyal yaşam içinde onu sosyalleşemeyecek kadar farklı yorumlanır hale getirir.

Aynılığın beyne yansımasını inceleyen bilim

Kültürel davranış kurallarını algılamadan bir grubun üyesi ya da bir toplumun parçası olabilmek uzun süre ya da mutlak biçimde mümkün değildir. Toplumun biçilen rollerinde, ahlakın yanı sıra hukuki ve bilimsel kuralların olduğunu kabul etmek gerekir. İkilemlerin kasıtlı olarak iradeyi -daha doğru bir ifadeyle özgür iradeyi- kabullenmek ya da kabullenmemek olarak düşününce; kamusallaşan benliğin kontrolü ve vicdanın reddi, davranışları değerlendiren iki farklı ses olarak yeniden karşımıza çıkacaktır. Evrimin, evrimsel biyolojinin, felsefenin ve 20’nci yüzyıl sonrası bu sıraya dahil olan nörobilimin ortak paydası olan öz ve özgecil davranışlar beynin bilimsel olarak incelenebilir olmasıyla birlikte yeniden anlam kazanır.

Vicdanın yeni formülünde; nesillerin yetiştirilmesi ve onlara duyulan bağlılığın ortaya çıkardığı “ilgi”, kalabalığın da içinde bulunduğu ruh halinin tanınması sonucunda davranışlarını öngörebilen “yarar”, görece azalan kaynakların dağıtılması ya da toplumsal bağlamdaki sorunlara “çözüm getirme” ve olumlu ya da olumsuz destek, öykünme, koşullandırma ve örnekseme gibi yollarla kazanılan “toplumsal öğrenme” şeklinde dört aşama vardır.

“İkilem” bilimsel formüllerle, vicdanla, nedensellikle ya da benlikle çözülür mü yoksa aslında çözmeye çalışmak da anlamsız mıdır bilemiyoruz ancak soru sormaya devam etmek gerek. Çünkü sorabilmenin cevap bulmak için yararı olmasa dahi sormanın anlamı vardır. Tıpkı felsefe ve felsefenin kazanımları gibi.

Benzer Yazılar

Bir iktidar biçimi olarak aşk

Ad Hoc

İnsanlığın yarısını hesaba katmayı unutanların hikâyesi

Ad Hoc

Canlı ve deneyimli

Ad Hoc