İnsan

Ne olacaksa biz evlerden çıktığımızda olacak

Ne olacaksa biz evlerden çıktığımızda olacak

Funda Tuğrul: Güzel Ölümün Öyküsü neyi anlatıyor?

Ayşegül Devecioğlu: Benim neyi anlatma gibi bir niyetim olduğunu soruyorsan, şimdi yıkılmakta olan ve yıkılmış olan Tarlabaşı’nda yerde pembe bir yorgan gördüm. Toz toprak içindeydi. O sırada kafamda bir hikâye oluştu, yani o yorganı hikâyesiyle gördüm ve sokakta yaşayan insanlarla ilgili bir şey yazmak fikri oluştu. Bakırköy’den bir hapishane ziyaretinden geliyordum. Bakırköy dolmuşları o zaman orada duruyordu. Geçerken bir sekans; yorganın rengi, orada olması, toz toprak içinde olması ve hâlâ bir yorgan olması. Birisi onu bir yorgan olarak kullanıyor. Oradan çıktı bu hikâye. Hikâye ilerledikçe de esas derdim, Emenike ile Kral arasındaki ilişki oldu. Çünkü hikâyenin iyi bitmeyeceğini biliyordum ve bir trajediyi adım adım örmeliyim diye düşündüm. Ben de kahramanlarla birlikte o sona doğru gideyim diye düşündüm. Niyet sokakta yaşayanlara ilişkin bir hikâye anlatmak değil, o pembe yorganın hikâyesi ile birleşmiş bir sokakta yaşayanlar hikâyesi anlatmaktı. Kafamda sokağın tozundan bir dil fikri vardı ve ondan çok korkuyordum. Çünkü onu yapabilmek için sanki sokakla başka türlü bir hemhal olmak gerekiyor.

Romanı nasıl bir kavramsal zemine oturtabiliriz?

AD: Bana bütün kitap boyunca öfke eşlik etti, çünkü bu sistem içinde bunun çözümü olmayacağını biliyordum. Ama esas olarak bir kavramdan söz etmek gerekiyorsa, zihnimde buradaki öfkeyi, neşeyi, iyiliği ve kötülüğü bu hayatı yaşamayanların tanıyamayacağı fikri vardı. Bu anlamda roman, bu tanıma ilişkisi üzerine. Mesela kitapta insana neşe gibi gelmeyen bir sürü şey vardır, biz onu neşe olarak tanıyamayız. Yine en önemlisi, Emenike ile Kral arasındaki sevgiyi de biz sevgi olarak tanıyamayız. Bize kendi hayatlarımız içinde başka bir şey gibi görünür. Bu kadar ayrıksı bir hayattaki insanların duygularını, eğer edebiyat gibi senin hemhal olmandan kaynaklanan bir şey yoksa tanıyamayacağımız ve bilemeyeceğimiz gibi bir şey çıkarabilirim. O insanlardan bizim anladığımız anlamda iyilik bekleyemeyiz: Biz onların iyiliğini görsek de tanıyamayız. Bu onların hayat koşulları ve insanın zihninin nasıl biçimlendiğiyle ilgili. Mesela sokakta yaşayan bir çocuktan iyi davranışlar beklemek gibi. Ya da yetiştirme yurtlarından iyi insan çıkabileceği gibi bir yanılsama. Bu, “iyi insan” kavramının ne kadar rezil bir şey olduğuyla ilgili.

Sanırım ne söylediğinizi seziyorum. Sokağın kiri gibi sokakta yaşayanlar. Düzen bozucu, bakışımıza iyi gelmeyen insanlar. Bize sokağın başka hallerini hatırlatan insanlar olmadığında, her şeyin yolunda olduğunu düşünmeye devam edebiliyoruz. Sokakta yaşayanlar bu algımızı kırıyorlar.

AD: Kendi konforumuz içinde bunları görmek hoşumuza gitmiyor. İki nedenle hoşumuza gitmiyor. İlki, kendi hayatlarımız içinden kendi koşullarımıza yönelmiş bir tehlike olarak algılıyoruz. Ben sık sık karşılaşıyorum, buraya da geliyorlar. Gördüğüm zaman ilk duyduğum şöyle bir şey oluyor: Bir ilişki kurmanın zemini yok. Arada, onun sokakta yaşayan bir çocuk, benimse belli bir gelire sahip küçük bir burjuva olmamdan çok daha büyük bir iletişim engeli var. O yüzden böyle ilişkilerin bireysel olarak kurulabileceğine de inanmıyorum. Daha önce böyle deneyimlerim oldu. Oralarda kırıldım, kırıldığım için kendimi suçladım. Niye kırıldığımı düşündüm. Beklentimin ben ona bir iyilik yapınca o da bana iyilik yapmalı gibi ne kadar burjuvaca olduğunu gördüm. Bunları kendimde görmek ve böyle hissetmek de hoşuma gitmedi. İkincisi de çaresiziz aslında. Çünkü bu o kadar sisteme ilişkin bir mesele ki, buralarda bireysel olarak alabileceğimiz çok fazla bir yol yok buralarda.

Korku ve çaresizlik arasında, sokakta yaşayan çocuklarla “melezleşmeye” imkân sağlayabilecek, insanların birbirine değebilecekleri bir geçiş alanı hiç mi yok?

AD: Muhtemelen vardır. Olmayacağını düşünmek de insani her türlü rabıtayı inkâr etmek olur. Ama yaşanan felaketin büyüklüğü karşısında beni insan olarak tatmin edecek, çözüm bu diyebileceğim bir şey yok. Sokakta yaşayan çocuklarla çalışan çeşitli örgütler var. Bunların yaptıkları çalışmalar anlamsız değil. Ama durumu çok büyük bir sistem meselesi olarak görüyorum. Yapılan bu çalışmaların çok büyük bir değişim yaratmadığını düşünüyorum.

Bu çalışmalar sokakta yaşayan çocukların durumunu değiştirmeyi amaçlamıyor mu?

AD: Sadece onların durumunun değişmesi gerekmiyor. Bizim de durumumuzun, algımızın değişmesi gerekir. Yani mesela, sokakta yaşayan, benden para istemek zorunda olan birinin gelip benden para istemesi çok mu insani? Benim ne ayrıcalığım var? Niye ben bu durumdayım da sokakta yaşayanlar o durumda? Çünkü ben daha makul bir ailede doğdum, eğitim alabildim. Bunu ben kendime izah edemiyorum. Niye o orada ve niye ben buradayım? Beni rahatlatan bir çözüm yok burada. Benim bu konumda kaldığım durumda, onun daha iyi beslendiğini, daha iyi eğitim aldığını bilmek beni rahatlatmıyor. Çünkü insani ihtiyaçların karşılandığını düşünmüyorum. O insani ihtiyaçlar beni de ilgilendiriyor. Bu tür insani ihtiyaçlar varken var olabilmekten söz ediyorum, şurada oturabilmekten, evinde yatabilmekten. Bu nasıl mümkün olabiliyor? Bunu biz çok doğallaştırmış ve içselleştirmişiz. Aslında biz insan kılığında dolaşıyorsak bunun mümkün olamaması gerekir. Bu kadar insanlık dışı bir durumu nereden meşrulaştırıyoruz? Onların değişmesi değil, bizim de durumumuzun değişmesi gerekir. Bu duruşla, bu bakışla bir çözüm yok. Para verip kendini rahatlatırsın, iş bulmaya çalışırsın. Sonra niye ben iş buldum da çalışmadı diye şaşarsın. Çalışmayacaktır aslında. Çünkü onun gördüğü iş senin gördüğün iş değildir. Çünkü o tarihle, o toplumsallıkla oraya geldiği zaman onun çalışmasıyla senin bakış açın bir değil.
Sokakta yaşayan bir sürü insanın aynı zamanda bir ailesi var ve zaman zaman onların yanında da kalıyorlar. Fakat bu aileler çok yoksul, ev içi şiddetin çok yoğun, taciz ve tecavüzün olduğu aileler. Biz bunlarla da karşılaşmak istemiyoruz. Bunları da duymak istemiyoruz. Bunlar bir yerlerde olsun, ama biz bunları duymayalım, bizden uzakta olsun istiyoruz. Kitabı yazma sürecinde bu nedenle kendimi yiyip bitirdim açıkçası.

Bir söyleşinizde “o şiddetin dili, şiddetin kelimenin kendisine işlediği dil bende yok,” diyorsunuz.

AD: Böyle bir dil var. Benim mesela hayranlıkla okuduğum Leo Malet’nin Kara Üçleme kitabı. O bambaşka bir şey. Bir anarşist, tamamen düzen dışı bir karakter. Ben onlarla kendimi karşılaştırırsam, ne kadar kendimi muhalif biri olarak görsem de ne kadar düzenle kuşatılmış olduğumu, aslında ne kadar düzen içi olduğumu da görüyorum. O sözle isyanım ona benim. Bu isyan ancak edebiyatla mümkün olabilir diye düşünüyorum. Sokakta yaşayanlar bizim sandığımızdan çok daha güçlüler. O hayat koşulları, bizim imkân olarak görmediğimiz yerde bir imkân görüyor. Bizim durduğumuz yerden görüp tanıyabileceğimiz insanlar değil. Bize başka kılıkta görünürler. Biz onları tanıyamayız. Yoksulluk insanın parasının olmaması değildir, nesiller boyu gelen bir şey. Yoksulluk sadece parasızlıkla açıklanamayan, aynı zamanda insanın zihnini de değiştiren bir yoksunluk hali. Böyle bir şey var oldukça da bizim insan kılığında yaşamamız mümkün değil. Bu bize hiç değmeyecek olsa da bizi yaralayan bir şey. Kitabı yazarken sürekli insani olarak kendimi sorgulamam tesadüfi bir şey değil. Sahip olduklarım bana diken olup battı, ahlaki bir tartışmaya soktu beni.

Yine bir söyleşinizde bir meseleyi edebi olarak kavramaktan söz ediyorsunuz. Bir meseleyi edebi olarak kavramak ne demek?

AD: Bir meseleyi edebi olarak kavramak, onu hikâyesiyle birlikte kavramak imkânını verir. Onu hikâyesiyle birlikte göremezsek oradan bir edebiyat çıkmaz. Siyasi kavrayış sokakta yaşayanları anlatmaya kalktığında yetersiz kalır. Edebi tanımada daha bir cüret var. Dili ve bilinci zorlayan o bakışın açtığı ufuklar. Hikâye oradan, o bakıştan çıkıyor. O bakış salt siyasi anlam yüklü olsa çıkmaz. Ama siyasi anlamın da burada bir yeri vardır diye düşünüyorum. Edebi tanıma dediğim bir şeyi hikâyesiyle görmek.

Pembe yorganı gördüğünüzde, gördüğünüz hikâye neydi? Pembe yorgan “inşallahlarla maşallahlarla” ilgili bir yorgan. Hikâyesi oradan mı geliyor?

AD: Doğru. O yorgan neye serilir? Lohusa yataklarına serilir, sünnet yataklarına serilir, gerdek yataklarına serilir. Gelenek. Ama bütün o bağlamından kopmuş, yine de bu anlamlara bağlı olarak -o pembe öyle bir pembe ki, o anlamlara boğuyor bizi- tozun toprağın ortasında, bütün bu hayatlara en uzak yerde duruyor. İlk dikkatimi çeken bu oldu.

Romanda kentsel dönüşümle ilgili ya doğrudan ya da dolaylı olarak söylenenler var. Kentsel dönüşüm biraz da metruk binaları yaşam alanı olarak kullanan insanları kentte sığınabilecekleri son yerden de çıkardı, onları şehirde bir kez daha tasfiye etti.

AD: Soylulaştırma dediğimiz durum. Şehrin aslında yaşadığı, hayat ettiği yerleri, doğal yerlerinden çıkarmış. Bir reklam hatırlıyorum. Ancak bir Amerika şehrinde görülebilecek, kıyafetlerin bile öyle olduğu bir ilan. Büyük bir panoya tamamen yabancı bir hayatın imgesini yerleştirmişlerdi. Çocuk bahçeleri, etekler-bluzlar içinde kadınlar, şık erkekler. Bana çok çarpıcı gelmişti, çünkü yalan. Yalanın hakikatin yerini almaya çalıştığı bütün gücüyle görülüyordu. Öyle bir hayat vaadi. Peki oradaki hayat ne oluyor? Orada göçmenler var, transseksüeller, eski nüfusu, gayrimüslimler var. Bir kısmı hâlâ orada, Tarlabaşı’nın arka mahallelerinde oturuyor. Bir kısmı TOKİ evlerine göçertildi ya da oturabilecekleri yerlere gittiler. Sulukule kentsel dönüşümle soylulaştırılınca Romanların başına geldiği gibi, kendi hayat anlayışlarının tamamen dışındaki alanlara gitmek zorunda kaldılar. Mesela Romanlar, birbirlerinin altında, üstüne oturmayı sevmezler, onu bir statü meselesi olarak görürler, acayip acayip binalara yerleştiler.

Kitapta üç grup isimlendirme var: İlki, ismi olmayan, göreviyle tanımlananlar: Çocuk yurdundaki görevliler, bekçi, müdür, baba gibi. Bir diğeri Emenike, Kral, Yüz gibi lakaplarla anılanlar. Bir de Nusret, Cansu, Tahsin gibi kendi isimlerini taşıyanlar. Bu romanda neyi ifade ediyor?

AD: Emenike’nin özel bir durumu var, kendi ismini hiç taşımak istemiyor. Kral belli bir iktidar iddiası olan bir çocuk, o isim o iddianın uzantısı. İsmi Ahmet de olsa o ismi taşımaya meraklı değil, Kral ismini taşımaya meraklı. Sokak korkunç bir iktidar alanı. Sokakta yaşayan çocukların kendi aralarındaki iktidar ilişkileri de çok korkunç. Orada bir eşitlik yok, tam tersine güçlünün güçsüzü ezdiği, tecavüz ettiği, cinsel olarak kullandığı bir durum var. Ya da kendinden daha zayıf olanı gördüğünde bunu yaptığı bir hayat var. Kral orada var olabilmek için bu adı seçmiş. Emenike ise ancak birine sığınarak var olabilen biri. Müdür, bakıcı gibi kişiler zaten gerçekte de öyle anılıyor. Onları o şekilde betimledim, çünkü gerçekte varlıkları da o; müdür müdür olarak var oluyor, bakıcı babalar bakıcı baba olarak var oluyor.

Romanda kötü karakterler genelde erkek. Nusret öyle, yetiştirme yurdundakiler öyle, Kral öyle. Kadınlar da Emenike’nin annesini hatırlamasında olduğu gibi hayal olarak ya da Emenike’ye börek veren Kürt kadın gibi iyi olarak resmediliyor.

AD: Bu konuda bilinçli olarak yaptığım bir seçim yok, ama bilinçsizce yapmış olabilirim. Yazar yaptığı şeyi niye yaptığını her zaman bilmiyor. Sonradan, araştırmalarla ortaya çıkıyor. Mesela sen şimdi böyle bir şey söylüyorsun, muhtemelen çok doğru bir şey, ama nedenini bilmiyorum. Büyük ihtimalle kadın mücadelesi içinde aktif olmak, kadın meselesine duyduğum yakınlık buna sebep olmuş olabilir. Anne figürü başka bir şey de olabilirdi mesela. Emenike’nin çok kötü bir annesi olabilirdi, yine onu özleyebilirdi. O belki daha iyi olurdu. Ama biz sadece başka erkeklerle yatan, gayrı meşru çocuğu olan bir kadın olarak biliyoruz. Dövebilirdi de Emenike’yi, bu Emenike’nin onu özlemesine engel olmazdı.

Romanda dolanan tenler var. Şehrin teni var, üşüyen ten var, annenin çıplak kolları, yanmak var, Kral’ın dokunuşu var. Bu ten meselesi nereden ortaya çıktı? Bizim kelimelerden çok tenimizde kavrayabileceğimiz durumlar var romanda.

AD: Bence kadın yazısına özgü bir şeyden söz ediyoruz. Bedenleştirme, herhangi bir olayı, acıyı, hikâyeyi bedenleştirme, tenle ilgisini kurma bence kadınlara özgü bir davranış. Benim kavrayışım da öyledir. Ben de şehri öyle görüyorum, şehri gördüğüm gibi anlatıyorum.

Sokakta ve evde çocuklara yönelik şiddet çok yaygın mı?

AD: Çocuk tacizi ve çocuk istismarının çok çok yaygın olduğunu düşünüyorum. Ve her tür sosyal sınıftan ailede yaygın olduğunu düşünüyorum. Şimdi bu konuda biraz daha politik bilinç var, yavaş yavaş, kadınların da mücadelesiyle belli bir noktaya gelindi. Ama hâlâ çok çok yaygın. Dergide çalışırken bir haber hatırlıyorum. Çok önemli bir ceza hukukçusu, hoca, yığınla vaka anlatıyor: Dört yaşında, vajinası parçalanmış, duhul etti-etmedi tartışmaları, ama sayfalarca anlatıyor ve bu yıllar önce, 60’ların hikâyeleri. Çok yaygın olduğunu ve en büyük korunan sırlardan biri olduğunu düşünüyorum. Her ailede en büyük korunan sırlardan biri ve bütün sırlar gibi, bir iktidarı korumak, erkek iktidarını korumak için saklanan bir sır.

Kitabı okurken şehre derin bir sevgiyle bağlı olduğunuz hissediliyor. Şehir sizde nerede duruyor? Bir de bütün bu yaşananların kabı olarak şehir, romanda neye tekabül ediyor?

AD: Şehir romanda her şeyin gerisinde ve merkezinde duran bir yer. Bütün olaylar şehrin de buna olanak vermesiyle böyle bir şehirde cereyan ediyor. Bütün karmaşasıyla, bütün zalimliklere ve insanın yarattığı bütün iyi ve güzel şeylere olanak sağlayan bir mekân olarak her şeyin merkezinde duruyor. Bir de sokakta yaşayan çocukların şehirle ilişkisi bizim şehirle kurduğumuz ilişkiden farklı. Çünkü şehir gece onlara yatak oluyor, tehlikeli bir yatak. Çünkü gece sokakta tek başına yatan çocuklar tecavüze uğruyor, onun için grup olarak geziyorlar. Ya da onun için gece değil gündüz uyuyorlar. Gece tek başınaysan eğer, çetenin bir parçası değilsen risk altındasın. Çete söz konusu olduğunda da başka şeyler giriyor devreye, orada da bambaşka iktidar ilişkileri var. Belki birinin gönüllü seks kölesi oluyorsun, böyle bilgiler var. Şehir onları kollamıyor. Şehir de adeta içinde yaşayan insanlar gibi, belki de onlar böyle olduğu için zalim, şehir de zalim. Şehir bir yuva değil, zalim, öfkeli, yırtıcı.

Bütün dünyada sokakta yaşayanların sayısı artıyor. Bu insanlar sokaklardan nereye gidecek? Gitmeyeceklerse sokakta bir imkân var mı?

AD: Belli ki demin çizdiğim manzara içinde şehir, sokak, köprü altları, şehirdeki birtakım girintiler ve kuytular, sokakta yaşayanlar için bir sığınak, barınak. Gidilecek başka bir yer olduğunu düşünmüyorum. Onlar sokakta olduğu için ne yapabilir, vitrin camı kırar, kendini yakabilir. Ama ne olacaksa biz evlerden çıktığımızda olacak. Biz mevcut konumlarımızı terk etme cesareti gösterebilirsek, bunu da örgütlenerek yapabilirsek, başka bir dünya hayaliyle, o zaman sokağı çok seveceğim. Sokağın bize dost olduğu zamanları biliyorum. Bizim, bulunduğumuz yerlerden çıkmamız gerek.

Funda Tuğrul
Araştırmacı

Benzer Yazılar

Mindfulness yeteri kadar devrimci mi?

Ad Hoc

Narcissus’un aynası

Ad Hoc

Var mıyım yok muyum?

Ad Hoc