İnsan Manşet

Ofansif mizahın yükselişi

Dünya tarihinde yaşanan kötülüğün ve nefretin emsallerine baktığımızda bunları rasyonelize edenler kadar vicdan terazisinde değerlendirenlerin de olduğunu görürüz. Yaşamın bir getirisi mi bu bilmiyoruz ancak taraf olmak ve fikir ayrılıklarına maruz kalmak insanlığı yüzyıllardır imtihana sürükleyen ve bir şekilde nefreti, kötülüğü hatta şiddeti körükleyen kolektif travmalara sebep oluyor. 1917 yılında, La Città Futura (Geleceğin Şehri) adlı gazetede düşüncelerini ifade eden Antonio Gramsci’nin “Yaşıyorum. Taraflıyım. Bu yüzden iştirak etmeyenlerden nefret ediyorum. Bu yüzden kayıtsızlardan nefret ediyorum” söylemi derin tartışmalara neden olsa da bu taraflılığın yaşamın içinde olduğunun işareti aynı zamanda. Zira bir toplumun yaşadığı acıların, şans ve kaderin değil akıllı bir çalışmanın ürünü olduğunu ifade ederek verilen mücadeleleri göz önünde bulundurmamız gerektiğini söyler Gramsci.

Anlık ya da gelip geçici olmadığını bildiğimiz nefret, Türk Dil Kurumu tarafından “bir kimsenin kötülüğünü, mutsuzluğunu istemeye yönelik duygu” olarak tanımlanır. Ancak nefret çoğu zaman din, dil, ırk, cinsiyet gibi hassas olduğumuz noktaları hedef almasıyla ve bir kimsenin değil daha geniş toplulukların travmalarına sebep olmasıyla tarihte iz bırakır. İşkenceler, toplu katliamlar ve daha nice ağır acının yanı sıra bireysel farklılıkların, farklı fikir ve düşüncelerin ardında bıraktığı hasar ise hem fiziksel hem de psikolojik olabilir. Yaşananların ardından çokça sular aksa da tüm bunlar birilerinin kozu, birilerinin mecburi mağduriyeti olur ve bugün sıradanlığını hissettiğimiz nefret aslında bizi hiç etkilemediğini iddia ettiğimiz ve alıştırılmak zorunda bırakıldığımız bir şekle bürünür.

Ofansif mizah: Komik mi yoksa utanç verici mi?

Mizahın eğlendiren ve komik olan taraflarının yanı sıra yaratıcılığın ustalıkla sergilendiği, bazen anlamsız bazen düşündüren anlayışına da denk geliriz. Meşruluğu halen tartışılan ve çoğu zaman eleştirilerin odağında yer alan ofansif mizah ise bugün giderek yaygınlaşmasının sebeplerini sorgulatır, geçmişi ve bugünüyle birlikte…

Adı üstünde saldırgan olan bu mizah anlayışında bir trajediye, inanca, ırka, cinsiyete ve hassas olunması gereken değerlere yönelik bir tavır var. Dayatılanların, politikliğin ve dogmaların yer aldığı bu mizah türünün sınırını çizen ya da belirleyen bir kuralı da bulunmuyor. 1960’lı yıllarda Amerika’da bar ve pub gibi mekânlarda başlayan Lenny Bruce ile o günlerin gündeminde yer alan bu mizah türü sonraki yıllarda George Carlin ve Bill Hicks tarafından sürdürülür. Ricky Gervais, Jimmy Carr ve Daniel Sloss gibi yakın dönemdeki tanıdık isimlere ek, internet kullanımının artması, sosyal medyanın insanlara fikir ve düşüncelerini ifade etme fırsatı sunmasıyla bugün Twitter başta olmak üzere pek çok sosyal medya kullanıcısının mizah anlayışında yer eder; üstelik toplum kanaati ve bazı hukuki kuralların yaptırımları dışında hiçbir otoriteye bağlı olmadan. Ofansif mizahın bir kalıba uydurma olarak kullanıldığı bugünlerde yer aldığı stand-up şovlarına ve bu algıyı yaratan profesyonel isimlerin düşüncelerine odaklanmak gerek.

Mantıksızlıklardan başlayarak bizleri güldürüp düşündüren ve sıklıkla insanlara kendi ahlaki değerlerini güldürerek sorgulatan Louis C.K, 2017 adlı stand-up şovuyla derinlerde gizlenen karanlık düşünceleri sorgulatmak istiyor. Zira Louis C.K. insanları gücendirmenin gerekli ve sağlıklı bir eylem olduğuna inanıyor ve “Ne zaman başka biri için ofansif bir şey söylerseniz, bir noktaya parmak basmış oluyorsunuz. Bu da onları bir şeyler hakkında düşünmeye teşvik ediyor” diyor.

Ofansif mizahın en yeni isimlerinden İskoç Komedyen Daniel Sloss, Netflix’te yayınlanan şovuyla son zamanların en çok konuşulan isimlerinden. Sınırlarının ABD’yi aşmasındaki en büyük sebep dünyanın birçok ülkesinde yaşananları, gizli gerçekleri gün yüzüne çıkaran Sloss’un dinleri, ırkları, aile yaşantılarını, tabuları ve özellikle cinselliği ele alması. Sloss’u bu kadar meşhur eden bir diğer unsur ise medyada yer alan haberler. Bu haberlerin iddiasına göre Sloss’un Jigsaw adlı şovu 20 binden fazla kişinin ayrılığına ve yaklaşık 80 evliliğin bitmesine sebep oldu.

Tüm bunları düşündüğümüzde bir yanda ofansif mizahın tabuları yıkması, sorgulatması, düşündürmesi ve konuların geniş perspektiften ele alınması gibi olumlu yönlerinin yanı sıra nefretin, nefret söylemlerinin ve bunların normalleşmesinin zeminini yaratan yönlerine de şahit olduğumuzun farkına varıyoruz. “Bu şakaya gülünür mü?” demekten “Bunlar dünyanın gerçekleri” demeye kadar giden uzun bir yolda risk alanlar ve lince maruz kalanlar da var. Sanıyoruz ki böylesi bir durumda ahlaki değerleri, güldürü ögelerini, hitap ettiğimiz kitleyi ve yaşadığımız coğrafyayı da unutmamak gerek.

Yargı, aşağılama ve eleştiri: Linç kültürü

Online nefretin ekolojisinde yatan insanlığın bilinç bulmacasına odaklanmak ve toplumsal bir travmanın insanlığı nereye getirdiğini hatırlatmakla başlayalım. Tek sebebi siber zorbalık ve nefret/şiddet söylemleri olmasa da artan intiharlar, psikolojik rahatsızlıklar ve ölümlerin ardında yeni bir kültürün yer aldığını söylemek yanlış olmaz. Zira geçmişteki akran zorbalığının insanlar üzerinde bıraktığı etkiden tutun bugün yapılan araştırmalara kadar hepsi ortada. Hatta hiçbirine gerek yok; sosyal medyada yer alan yorumları okuduğumuzda bile bunun artık sıradanlaşmış bir şekle büründüğünü görüyoruz. Özellikle bu mecralarda çokça göz önünde olan fenomen kişilere gelen ölüm tehditlerinden, yine bu kişilerin fanlarının birbirini savunmasına kadar yeni ideolojik tarafların doğduğu da aşikâr. Bunu eleştiriden ölüm beddualarına kadar geniş bir çerçeveden ele alındığımızda ise gelecekte bizi bekleyen endişelere yenik düşebiliyoruz. Peki, neden saldırıyor ve saldırganlaşıyoruz?

Nefretin ya da nefret olmadan bile saldırı göstermenin nedenini tek bir unsurla sınırlamak ve buna net bir cevap vermek imkânsız. Zira bu dürtülerin altında yatan hormonların yanı sıra kişinin ya da toplumun geçmiş deneyimleri, sosyal koşullanmaları ve dünyayı algılayış biçimleri gibi etkileri de göz önünde bulundurmak gerek. Ancak tarihsel süreçte yılların getirdiği felsefi birikimler ve psikolojinin deneysel çalışmaları buna ışık tutacak güçte olabilir. Bu çalışmaların ortak bulgularından işaretle dünyayı algılayış biçimimizin sınıflar ve gruplar çerçevesinde ayrıldığını söyleyebiliriz. Literatüre işleyen “sosyal kimlik kuramı” 1970’lerde Tajfel ve Turner tarafından ortaya atılıyor. İkili, insan doğasının dünyayı biz ve onlar olarak ikiye ayırma eğilimine dikkat çekerek üç çekirdek düşünceden söz ediyor: Gruplandırma, kimlik belirleme amacı ve sosyal karşılaştırma. Biyolojik olgulardan hareketle ortaya çıkan bu çalışmaya göre insanlar belirli gruplara kendilerini ait hissettiklerinde önce kendilerini güvende hissediyor, sonra diğer gruplara karşı önyargı geliştirmeye başlıyor.

Bandura’nın “sosyal öğrenme kuramı” ise saldırganlığın öğrenilebilirliği üzerine. İnsan doğasında var olan bu dürtünün harekete geçmesinde dış etkenlerin rol aldığına inanan Bandura, saldırganlığın medyada yer alan ifadelere ve şiddetin ceza ya da ödül gibi etkenlere bağlı olduğunu iddia ediyor.

Nefretin sıradanlığı<7h4>

Sürekli değişen dinamikler -ki bu konuda bunlardan en önemlisi dijital kültürün dinamikleri- insan hayatının ayrılmaz bir parçası haline geldikçe ahlaki bozulmalara karşı verilen tepkinin şiddeti de azalıyor. Her şeyin mümkün olduğuna ya da olabileceğine inandığımız bu çağın sorunu da uyum sağlamak ya da sağlayamamak oluyor. Politik ve sosyo-ekonomik dalgalanmalar yaşayan dünyanın dijital bir dünyaya daha ayak uydurmak zorunda kalması, insanların kendi kimliklerine ek bir sanal kimliğe daha sahip olması, kuralları önceden belirlenmeyen ve huzursuzluğa yol açan dijital otorite beklentileri saldırganlığın, şiddetin, uyumsuzluğun ve elbette nefretin de sıradanlaşmasına yol açıyor.

Avrupa Birliği, geçtiğimiz yıl sosyal paylaşım sitelerinde nefret içerikli söylemleri engellemek adına bu konuyu gündemine aldı. 2016 yılından bu yana bu platformların kabul ettiği kurallar ırkçı, yasa dışı ve şiddet içeren içeriklerle ilgiliydi ancak nefret söylemleriyle ilgili kontrol henüz sağlanmış değil. Şirketleri kontrol altına aldığını ifade eden Avrupa Birliği’nden gelen yanıt ise söylemlere engel olmak için verilen çabaların yetersiz kalması. Sadece online nefret de değil, nefretin her türlüsüne maruz kalan bizlerin, tüm çabalar yetersiz kalırken, birbirimize sevgiyle nasıl yeniden bakabileceğimizi düşünmemiz, yollarını yaratmamız gerekiyor. Ancak bu şekilde nefretin sıradanlaşmasını durdurabiliriz.

Yazı: Kübra Taşkesen, Gazeteci
Bu yazı ilk kez Ad Hoc Nisan 2020 sayısında yayımlanmıştır.

Benzer Yazılar

Suya adanmış gizemli bir şehir: Bath

Ad Hoc

Göç ve zihin sağlığı

Ad Hoc

Narcissus’un aynası

Ad Hoc