Tematik

Ölçülebilir güzellik mümkün mü?

Doğayı anlamanın yolu evrenin dilini çözmekten geçiyor. Evrenin dili ise matematikten. Estetik açıdan zevk veren güzellikle sanatın, doğanın, insanların ya da tasarımların arasında ortak bir dil olması uzun zaman tartışıldı. Kavramsal olarak eskitilse de yeni kullanım alanına rastlamanın mümkün olduğu, ya gözün alıştığı ya da rakamların sırrı olarak değerlendirilen altın orandan bahsediyoruz.

Bir dönemin sanat ve mimarisinde sıklıkla görülen bu ölçülebilir güzellik, matematiksel bir model olarak “Fibonacci dizisi” adıyla ortaya çıkmış, güçlü bir estetiğin oranını simgeler. Mısırlıların kutsal saydığı, Eski Yunanların ilk keşfeden olarak bolca kullandığı hatta uzun süre tartışmaya kapalı olan altın oran zamanla ve pek çok düşünürün de etkisiyle dogmatikliğinden uzaklaşarak eleştirilmeye ve yalanlanmaya başlar.

Her zaman biraz eksik kalacağı ve kesin bir sayıya ulaşılması mümkün olmadığını iddia edenler, belirtilen sayının irrasyonel olduğunu (altın oran 1,618033… olarak devam eden bir sayıyı ifade eder) ve herhangi bir nesneye uygulanamayacağını söyler. Buna kâinatın sırrı gibi inananları ise 150 yıldır bir saçmalığın peşinden gidenler olarak betimlerler. Stanford Üniversitesi’nde matematik profesörü olarak çalışan Keith Devlin altın oranla ilgili düşüncelerini; “Gerçek dünyadaki herhangi bir şeyin, kesin olarak altın orana uyması mümkün değil çünkü altın oran dediğimiz irrasyonel bir sayıdır” şeklinde ifade ediyor.

Rasyonel beğeni ve irrasyonel sayılar

Doğada bulunan ve görmeye alıştığımız bir oranın olduğu ve bu sebeple asimetrik olmadığı sürece benzer şekillerin bize estetik geldiği tartışılınca altın oran yerini evrenin sırrından estetik bir forma taşıdı. Doğanın, bitkilerin ve gözün alıştığı pek çok şeyin yansımasını geometrik figürlerde, antik mimaride, Rönesans dönemi eserlerinde hatta müzikte kullanmak onu estetik bir fenomen haline dönüştürdü. Estetik olarak ortak bir zevkin olduğu kabul ediliyor ama halen güzelliğin matematiksel olarak kesin bir karşılığından söz edemiyorsak ölçülür olduğunu da söyleyemeyiz.

Rakamsal olarak bir bütünlüğü ifade etmese de bunu ilhamın bir parçası gibi düşünebiliriz. Böylece estetik olarak insana hitap eden bilinçaltını benzerlik üzerinden etkileyen bir tasarıma ulaşabiliriz. Mısır Piramitlerinde, Mona Lisa tablosunda; National Geographic, Twitter ve Apple benzeri markaların logolarında varlığı iddia edilen orantısal güzellik gibi.

Altın orana yakın oranların göze ve beyne daha hızlı işlendiği ve daha fazla dikkat çektiği, 2009 yılında Duke Üniversitesi’nden Adrian Bejan ve çalışma arkadaşları tarafından ispatlandı. Kanıtlara göre insan gözü altın oran benzeri dikdörtgen görüntüyü hızlıca tarayabilir. Bunun sebebi estetik ve kültürel tercihlerin algı, anlayış ve kayıtlarla ilgili olmasıyla ilgilidir.

Soyut kavramlar gündeme geldiğinde subjektif yaklaşım toplum genelinde kabul görmüyorsa insan kendini genele uydurup başkalaşabilir. Estetik ve güzellik açısından değerlendirince de yüzyıllardır değişkenlik gösteren bir algı olduğunu görürüz. Bu kavramlar sanat, mimari, medya ve kültür tarafından işlenen, genelleşen ve kitlesel olarak tükettiğimiz bir imge haline dönüşür. Çevresindeki imgelere alışan göz, bildiği ve benzerliği olduğuna inandığı şeye daha fazla çekilir ve bu değer ölçülebilir güzellik dediğimiz sınırda altın oranın tartışılmasının asıl sebebidir.

Güzelliğin oranı da estetik algı da değişti

Altın oranın kutsal sayıldığı zamandan bugüne kullanım etkisi değişmiyor hatta bugün tahmin bile edemediğimiz pek çok yerde kullanıldığı iddia ediliyor. Zira bilinç oluşturmak ve gözlerini belirli alanlara çekmek için ideal bir yöntem. Özellikle tasarım alanında sıkça karşımıza çıkan bu oranı gelişen teknolojinin de etkisiyle mobil cihazlarımızda, internet sitelerinde, fotoğrafçılıkta ve hatta sosyal medyada görüyor ama gözümüze neden güzel geldiğini anlamlandıramıyorsak bunun sebebi altın orana en yakın formların kullanılmasıyla elde edilen etkidir. Bahsi geçen onca şeyin üstüne, DNA ve nörobilim çalışmalarında dahil kullanılabilir olması insanların hassasiyetini daha da artırmakta belki biraz da korkutmaktadır. Çünkü orantısal güzelliğin beynin farklı bölümleriyle oynamak için kullanılan bir tetikleyici olduğu da iddia edilir. Belki de yıllardır kullanılan bu formlar satın alma etkisine kadar ilerlemiş ve Jagodzinski’nin de tasarım kapitalizmi adını verdiği etkiyi doğurmuştur.

İnsan kendi estetik farkındalığına ulaşamadıkça ortak davranış kalıplarının içine girer. Popüler kültüre olan aşırı ilginin sebebi de budur. Yoğun ve genel olarak yargıya ulaştırılan sanat, nesne, düşünce ya da güzellik kavramı da onu işleyenler tarafından kullanılır. Altın orana yakınlığı tartışılan insan yüzleri, doğada dikkat çeken nesneler, geçmişten günümüze popülerliğini kaybetmeyen eserlerdeki dengeyi kavrayanlar bunu elbette anlayabilir.

Modern zamanın işlerinde, kullanıcı arayüzlerinde, cep telefonlarımızdan fotoğraf çekerken karşımıza çıkan ızgara düzenlerinde hatta yazı fontlarında dahi algısal bir oran kullanılır ve bu basit teorinin insan gözüne ve beyne etkisi sanıldığı kadar basit değildir.

Stephen M. Dobbs, estetik yargının bilgi ve bilinç düzeyiyle değişebileceğine inanır. Bunu da “Her özne ya da birey, sanat yapıtından aynı derecede haz duymaz. Bunun sebebi de bireyin, geçmiş edinim ve bilgi birikimlerinin diğer bireylerden farklı olmasıdır” diyerek biraz daha somutlaştırır. Bilgi çağında, bilmenin hızı, iletişim ve insanın bir parçası haline gelen teknolojiyi düşününce güzelliğin, estetiğin, sanatın hatta yaratıcılığın belirli bir sınırı olmadığını da görebiliriz. Gözün alıştığından ziyade farklı olan, dikkat çeken, asimetrik ve benzersiz olanın güzelliğinin sorgulanması da belki bu yüzdendir.

Benzer Yazılar

Kent ve doğayı birbirinden ayıran ekomodernizm çare mi?

Ad Hoc

Ya sev ya da terk et: Bedensiz varoluşlar

Ad Hoc

Güzelliğin ardındaki cinsiyet yanılgısı

Ad Hoc