Tematik

Özneleştikçe özgürleşen zekânın distopyası

Özneleştikçe özgürleşen zekânın distopyası

Charles Darwin, 19’uncu yüzyılda Evrim Teorisi’ni ortaya attığı zaman, insanların çoğu şu an sahip olunandan çok daha farklı olan ve aksak görünen bu insan formunu kendine yakıştıramamış ve evirilme iddiasını ağır bir şekilde eleştirmişti. İnsan yıllarca kendini diğer hayvanlardan ayırdı; zira onun aklı, zekâsı ve dahası vardı. Kendi türünün fabrika ayarlarını sorgulamayı reddederken fabrikalaşan insan, yine kendi için makineler icat edip onları da kendine benzetmek için çabaladı. Çünkü ya bilinen son tür olarak kalacaktı ya da zekâsı ile kendinden daha üstün bir tür yaratacaktı.

İnsan da insandan daha üstün bir varlığın olup olamayacağı da yılların eskitemediği iki tartışma konusu. Gelecek ile ilgili tahminler bir yandan korku yaratırken diğer yandan öngörülen gelişmeleri hevesle bekleyen iki farklı kutup ortaya çıkardı. Yıllar henüz bu durumu kesin olarak değiştirmemiş olsa da geçmişin öngördüğü yeniliklere alışan insan, her geçen gün sonunda onu neyin beklediğini bilmediği bir muammaya doğru sürükleniyor.

Bugün, gelecek endişeleri sonlandıran teknolojilerin temeli sağlanarak insanlığa fayda sağlayan yeniliklerden geleceğe doğru yeni bir yol inşa ediliyor. Ama insan iyi ve kötünün salt olamayacağını biliyor, elbette kendi türünün başına gelecek zararların olacağını da. Yapay zekâ, robotlar, siborglar, mekanik insan ve transhümanizm… Kurgusal olarak mutlak alanlara konu olan, bir ütopya gibi görünen mekanik insan ise özneleştikçe fikirsel bağlamda özgürleşiyor.

İnsanı bunca yıldır insan yapan zekânın distopyası ise tam olarak burada başlıyor: Post insanlar insanlığın sonunu getirebilir mi? İnsan insana göstermediği adaleti kendi eliyle yarattığı bir başka varlığa uygulayabilir mi? Fırsat eşitliği konusunda etik bir çalışma yapılmazsa, post insanlar kendi haklarını arama yoluna giderse insan gücü onu durdurabilir mi?

Dün, bugün ve yarın
İnsan yüzyıllar içinde evrim basamaklarını teker teker tırmandı. Her devri adlandıran keşif ve icatlarla şu an içinde bulunduğumuz forma ulaştı. Mitler, dinler, tarih ve kavramlar zamanın sürekli geçmiş ve gelecek arasında gidip geldiğini gösterir nitelikte. Aydınlanma çağı düşünürlerinden Marquis de Condorcet de “Sketch for a Historical Picture of the Progress of the Human Mind” isimli çalışmasında bilim ve sanatın insan türünü dönüşüme uğratacağını öne sürmüştü. Denis Diderot da öyle. Makinelerin bir zekâya sahip olacağını ve insanlığın makinelerle birleştirilebileceğini iddia etmişti. Daha da eskiye gidelim. Yunan mitolojisinden bilinen en eski Sümer yazıtlarına, Gılgamış destanından birçok bilimkurgu örneklerine kadar insanlığın rüyası ölümsüzlük olageldi. Dün, bugün ve yarın da ulaşılmak istenen son nokta olarak arzulanmasının yanı sıra, insanlık tarihine düz bir çizgiden bakmamayı gösterir nitelikte.

Bugüne dönelim! İnsan ömrünü uzatan çalışmalar, mekanik organlar ve insana giderek daha da benzeyen yapay zekâ sahibi robotlar… Transhümanizm -amacı ölümsüzlük olan düşünce biçimi- insanlığın evrimini tamamladığını ve post insan olarak gelişecek yeni türün üstün bir zekâ ile gerçekleşeceği fikrine dayanıyor. İlk olarak, J. Huxley tarafından 1957’de kurgulanan transhümanizm felsefesi, giderek artan bir takipçi kitlesine sahip. Üstelik bir güç olarak da görülüyor. Yapılan çalışmaların siyasi ve sessiz bir savaş olarak algılanmasının sebebi ise elbette teknolojiyi elinde barındıranların aynı zamanda meydan okuyucu bir donanıma sahip olması. Bugünün teknolojisiyle yapay organ nakledilen insanlar sorunsuz olarak yaşamlarını sürdürebiliyorlar. Hatta herhangi bir kas ve iskelet sistemine sahip olmamasıyla kişiyi yoracak ya da ona yeniden hasar verecek bir durumda olmadığı için gerçek bir organdan çok daha işlevsel olarak görülüyor. Transhümanistlere göre; insan tamamen mekanik bir yapıya dönüşürse aradığı ölümsüzlüğü ve yeni türünü bulabilir. Düşüncenin bu kısmı çok da korkutucu gelmiyor fakat üretilen robotlara yapay ve duygusal zekâ yüklenmesi, insanlığın bununla nasıl mücadele edeceğini düşündürüyor.

Duygusal yapay zekânın geliştirilmesi üzerine çalışmalar yapan Alman yapay zekâ uzmanlarından Doç. Dr. Björn Schuller da önümüzdeki 5 yıl içinde bizi anlayan, bize cevap veren ve duygularımıza göre bize yaklaşan teknolojilerin olacağından bahsetti. Kısaca, “insana insan gerek” düşüncesinin çok daha uzağında, alıştırılmış yalnızlığa bir çözüm gibi sunulan yeni bir propoganda var karşımızda. Bir diğer taraftan evimizin içine kadar giren bu teknolojinin başka bir güç tarafından ele geçirilebileceği de tartışma konusu. Siber ortamda yaşanan saldırılar ve uluslararası savaşlar bu denli yaygınken ileriki zamanlarda bu durumun kitlesel olduğu kadar bireysel olacağı da işaret ediliyor.

Gerçek zamandan bilimkurguya: 3 robotbilim yasası
1942 yılında Isaac Asimov, “Durağan Döngü” ismini verdiği öyküde robotların insanları incitmesini engelleyen “3 Robotbilim Yasası” ortaya attı. İnsanlara zarar vermeyen, emirlere uyan ve bu ikisini yapmadığı sürece kendi varlığını korumakla yükümlü olan robotların yine o dönemde bu düşünce ile birçok bilimkurgu filmine konuk olduğunu biliyoruz. Kime/neye hizmet edeceklerinden bize verecekleri zarara, düşünebilmelerine, öğrenebilmelerine, hissedebilmelerine, hak aramalarına ve hatta hükmedebilmelerine kadar birçok konuyla gündeme gelen robotların, insan algısındaki yeri pek de değişmedi. İnsan o gün “bu sadece filmlerde olur” dediğine bugün biraz daha yakın o kadar.

“Metropolis”, Thea von Harbou ve Fritz Lang aracılığıyla sinemaya uyarlanan bu kitaplardan yalnızca biri. Sıradan dünyayı ve insanlığın sonunu getiren bir robotu konu alıyor. Kusursuz hazzın peşinde olan insan kendinden daha üstün bir varlık yaratma çabasını yine kendi ihtiyacı için gerçekleştiriyor. Böyle düşünülmesinin sebebi ise çok basit çünkü romanda bahsi geçen robot bir kadın. Dönemin bilimkurgusunda benzer birçok hikâye ile erkeklerin arzularını karşılayacak kusursuz kadın yaratma düşüncesinin hâkim olduğunu biliyoruz. Fakat bu düşünce bilimkurgu olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşüyor. İnsanlığın dünden bugüne yaşadığı endişenin sadece insan türü üzerine değil aynı zamanda toplumsal cinsiyet üzerine kurulu olması bir başka tartışma daha yaratıyor.

Farklı örnekler de yok değil. İnsan-robot ilişkisini konu alan Turhan Selçuk’un Abdulcanbaz isimli çizgi roman serisindeki anlatılan bir hikâyede cinsiyet bağlamında hiçbir ayrım olmadığını görüyoruz. Erkek robotların da kadınlara hizmet ettiği bir düzende her şeyin doğal karşılanması, anlatının sadece insanlar ve robotlar üzerine olduğuna dikkat çeker. Üstelik konu bakımından benzer içeriklere oranla çok daha etik ve tarafsız bir işleyiş olduğunu da söylemek mümkün. Çünkü buradaki asıl sorun gelişen ve daha üstün yeteneklere sahip olan robotların çoğalması, güçlenmesi ve insanlara bir tehdit oluşturması üzerinden ilerliyor. Sonrasında iki tarafın hakları konusunda günümüzdeki bir tartışmayı da içeren diyaloglar gerçekleşiyor, robotlar ve insanlar arasında. Dünya üzerine doğan insan, başka gezegenlerin varlığını da keşfedince insanlar ve robotlar için yeni yasalar düzenleniyor.

Bilimkurgudan gerçeğe
Bundan iki sene önce RealDoll adlı bir şirket, yapay zekâya sahip “partner robot”u tanıttı. İnsana giderek daha çok benzeyen ve bir insan gibi bize arkadaş olabilen robotların da geçmişte kadın olarak tasarlandığını görüyorduk. Şu an birçok ülkede benzer çalışmalara denk gelmek olası ancak artık cinsiyet algısını değiştiren toplumlarda erkek bedenine sahip robotlar da pazara sunuluyor. Yalnız insanlar için bir arkadaş, insanların fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılayacak bir partner. Üstelik cinsiyetini, fiziksel özelliklerini ya da karakterini oluşturabileceğiniz fonksiyonel biri olabiliyor.

İnsanlığın bu fikre alışması ya da yapay olduğunu bildiği bir bedene insan gibi yaklaşması şimdilik zor gibi düşünülebilir çünkü insan mekanik bir varlıkla kurduğu ilişkinin gerçekliğini muhtemelen sorgulayacaktır. Bu nedenle üretici şirketlerin ve transhümanistlerin de gönlü epey rahat gibi görünüyor. Ne de olsa onlar için bu teknoloji insana fayda sağlayan bir yapıda.

İlişkinin ütopik ya da distopik taraflarını bir kenara bırakalım. İlla yeni bir düzene alışacaksak ve gerçekten hayatımızda iyi ya da kötü mekanik insanlar yer alacaksa, bunu denetleyen bir yapı olacak mı? Sıradan hayatın içinde yaşamaya başlayan mekanik insanların duyguları, hakları ya da talepleri karşılık bulacak mı?
Mesela aşk… Onlar da insanlar gibi aşk acısı çekecek mi yoksa ölümsüz insanın yeni formunda acıya ve kedere yer yok mu?

Ya da haklar… Duygu ve düşünce yüklediğimiz mekanik bedenler bizimle kalmak ister mi? Bu yeni formun bir benliği, kişisel rızası olmazsa insanın etik değerleri ya da yasaları yeniden değerlendirilecek mi?
İnsan yine kendinden üstün bir varlık yaratıp ona hükmetmek isteyecek. Ona önce düşünce sonra duygu yükleyip sonra “Ama sen insan değilsin! Üzülemezsin, hak arayamazsın, acı çekemezsin” diyecek. Gerçekler bilime, bilim bilimkurguya dönüşüyor. Bu durumda bilimkurgu yeniden gerçeğe dönebilir mi bilinmez ama olur da ezilen yeni insan egemenlik uğruna insanla savaşa girerse hakkıdır. Alsın insanın eti de kemiği de onun olsun.

Ne de olsa aşkın devrime, insanın evrime ihtiyacı var.

Benzer Yazılar

Raymond Williams taşrasından beyaz yakalıların taşra imgesine

Ad Hoc

Küresel ısınmadan 100 yıl sonrası

Ad Hoc

21’inci yüzyılda ‘flâneur’ olmak ya da olamamak…

Ad Hoc