İnsan

Parazit: Aufhebung’suz bir efendi-köle diyalektiği

Geçen sene, henüz Covid-19 salgını dolayısıyla sinemalardan ele etek çekmeden önce piyasaya sürüldü Bong Joon-ho’nun Parazit (2019) filmi. Belki de bir kısmımızın salgın öncesi sinemada en son izlediği film olma özelliğine de haiz oldu, kim bilir? Gabrielle Paiella, QP Dergisi’nde yayımlanan yazısında, bu filme konu olan fikrin uzun zamandır yönetmende yer ettiğini belirtiyor: “Tıpkı bir parazit gibi,” diyor buna Joon-ho.

Tıpkı bir parazit gibi küresel izleyicinin de içinde yer etmiş olacak ki kısa süre içerisinde Amerikan ana akım film piyasasına girebilen az sayıda uluslararası filmden biri oldu. ABD’de filmin hasılatının 53 milyon dolar olduğu ifade edildi. Film Avrupa’da da ses getirdi, Cannes Film Festivali’nde Palme d’Or ödülü kazanan ilk Kore filmi oldu.

‘Tıpkı bir parazit gibi’

Filme konu olan antagonizmanın gerçekten de yönetmenin zihnini “tıpkı bir parazit” gibi bir zamandır meşgul ettiğini görmek için 2013 yılında çekilen Snowpiercer filmini izlemek yeter. Ezen-ezilen çelişkisinin distopik bir kıyamet-sonrası senaryoda, sürekli ilerlemekle malul bir trende bütün şiddetiyle sergilenmesi, üstelik son sahnede “efendi” olma sırasının şimdi de trenin arka vagonlarından şiddetli bir kendini kurtarma mücadelesiyle en ön vagona kadar ulaşan kahramanda olduğunun belirtilmesi bizi Parazit’in karşıtlıklarla dolu, yıkıcı evrenine taşır. Değil mi ki Parazit’in sonunda da muazzam bir girişimcilik örneği sergileyerek kendini ele geçirmek istediği eve/hayata atan genç, efendi olma arzusunu açık eder? Snowpiercer’ın da Parazit’in de üzerine bina edildiği tarih kadar eski karşıtlık belki de kapitalizmden ziyade efendi-köle arasında çıplak, şiddetli, bir o kadar da çıkışsız bir bağımlılık ilişkisi sergiler. Tevekkeli “parazit,” filmde aslında tek yönlü bir fayda ilişkisinden ziyade karşılıklı parazitik bir ilişkiselliğe tekabül eder: parazitik sembiyoz, karşıtların çıkışsız, yıkıcı, sentezsiz karşılıklı bağımlılığı.

Özel olmak: Bir girişimcilik hedefi

Parazit-konak ilişkisi tek yönlü faydaya dayanır, parazit öldürmediği ama onun içinde, onunla beslendiği konaktan tek yönlü faydalanır. Filmde antagonizmanın iki tarafı da aksine bir diğeriyle parazitik bir ilişki içerisindedir oysa. Bodrum sakinleri asıl parazit olanlar gibi görünse de pek çok açıdan ev sahiplerinin de onlarla parazitik bir ilişki içerisinde olduğunu söylemek mümkündür. Muazzam bir girişimcilik örneğiyle kendilerine bir persona yaratan kardeşler libidinal ve duygusal doyum sunarlar ev sahiplerine. Bilhassa kız kardeş ev sahibine oğlunun “özel” olduğunu düşündürerek, “özel” olmanın bir girişimcilik hedefi olarak ortaya konduğu bir düzende, ev sahibi anne nezdinde büyük bir boşluğu doldurur. Ayrıca ev sahibi erkeği libidinal açıdan besleyen bir arzu nesnesi olur. Bodrum sakinlerinden anne daha az dolaylı bir biçimde, doğrudan sağladığı ev-içi emekle, konağı harfi harfine “besler.” Konağın sahibesinin aksi takdirde evin yemek, temizlik gibi ihtiyaçlarını göremeyeceği arada vurgulanır. Bodrum sakini baba ise yine hizmetiyle emek sunar. Bodrum halkı “parazit” değildir, bu yönde bütün çağrışımlara rağmen. Karşılıklı parazitik bir ilişki söz konusudur.

Had ve hudutların bilgisi

Herkesin yerini bilmesi, ev sahibi babanın dediği üzere “had bilme” bir sınır koruma dürtüsüdür aslında, kapitalizmle sınırlı olmayan, onu da önceleyen bu antagonizmada “efendi” olanın çizdiği hudutun ahlaki bir sınır olarak korunması buyruğu. Lakin bu karşılıklı bağımlılığın tabiatı hudutu dinamik kılar. Michel Serres’in dediği gibi parazit hem karşılıklı bağımlılığı hem de bir düzende değişimin baş gösterdiği hududu ifade eder. “Birbirimize parazit oluruz, parazitler içinde yaşarız,” arka plan uyum değil gürültüdür, parazit, “herkesin yerini bildiği” ve bunun doğal ahlak üzerinden meşrulaştırıldığı zeminde başlangıçta parazitlerin, parazitik ilişkilenmelerin, asimetrilerin olduğunu gözler önüne serer. Marksist gizemsizleştirme mi demeli buna? Uyum sonradan kurulur, arka planda var olan o gümbürtünün “uyum” haline tertip edilmesidir, ki kapitalist gerçekçi mekânda “had bilme,” hangi sınıfın diğerini hangi açılardan besleyeceğini belirleyen hudutu muhafaza eden ahlaki bir buyruktur uyum yanılsaması. İdeoloji mi demeli buna? Ev sahibi için parazitin, asimetrinin, antagonizmanın kendini inkâr edilemez bir biçimde dayattığı alan bedenseldir: koku. Rahatsız edici, önlenemez, her yere sirayet eden koku karşısında ev sahibinin öncelik verdiği üstün bir ahlaki buyruk vardır: “ama haddini biliyor.” Parazitik ilişkilenmenin bedenli işareti, efendi lehine kurulan uyum içerisinde mevcut hudut korunduğu ölçüde yok sayılabilir, üzeri örtülür.

Hegel’in umutlarını boşa çıkarmak

Bu efendi-köle ilişkisinde iç rahatlatan, söz konusu ilişkiyi “tarihe” açacak olan bir tanınma yoktur, Hegel’in umacağı üzere. Köle kendi emeğinde, efendiye sunduğu emek ve kendinden başkası olarak onunla kurduğu ilişki dolayımında öz-bilinç kazanmaz. Tarihin treni ileri gitmez, Snowpiercer’ın boş kıyamet-sonrası mekânında döner durur. Hudut ihlalleri çıplak şiddettir bu evrende. Kara mizah çıplak şiddete döner.

Bir “tanınma” öyküsü yoktur bu filmde. Parazit adı üzerinde eşitsiz bir karşılıklı bağımlılık ilişkisinde kendini kokuyla, sesle, libidinal bir dürtüyle, en olmadı saf şiddetle gösteren parazitlerin bu sistemde her türlü uyum yanılsamasının ardında ikamet ettiğini gözler önüne sermekle yetinir. Karşılıklı tanınma değil, istila, bulaş ve cinayet vardır. Bir de fasit bir dairenin biteviye tekrarlanma arzusu.
Hem Snowpiercer’da hem Parazit’te ilerleme yalnızca fasit bir dairede dolanmaktır. Köle efendi olabilir belki ama karşılıklı tanınma suretiyle bir üst momente geçilmez. Tarih açımlanmaz, zira kıyamet-sonrası, tarih-sonrası bir na-mekânda ikamet edilir. Medeniyetin acınası bir temsilcisi ve hapishanesi, varacak yeri olmadan sırf gitmek için giden, nihai bir yönü, ereği kalmamış bir tren ve kapitalist tezat mekânları: bodrumlar, gecekondu mahalleleri versus kasvetli bir konfor mekânı olarak tek, izole bir ev ya da konak olarak korunaklı mekân…

Nihai momenti kapitalist gerçeklik olan bir ilerleme treninde, kapitalist dünya tertibi tarihin-sonu, kavramına eren diyalektiğin ereği olarak tahayyül edildiği ölçüde sanatsal tahayyülün giderek böylesi distopik senaryolar üretmesi şaşırtıcı değil. Antroposenin, Jason Moore’un tabiriyle Kapitalosen, yani kapitalizmin sahnesi oluşu, parazitik sembiyozların hiçbir diyalektik aşılma imkânı olmaksızın içe patladığı bir imgelem doğuruyor. Timothy Morton’un Karanlık Ekoloji isimli kitabında bolca değindiği tuhaf döngüler sanatsal üretimin başat konusu oluyor haliyle. Parazit bir semptom olarak imgeseli istila ediyor.  

Öznur Karakaş
Yazar

Benzer Yazılar

İnsanlığın yarısını hesaba katmayı unutanların hikâyesi

Ad Hoc

İstanbul’da sokakta yaşayan çocuklar

Ad Hoc

İnsan olmanın sınırları ne?

Ad Hoc