Kültür Manşet

Platform’dan kurtulmak mümkün mü?

17’nci yüzyılda feodal yapının çökmeye başlamasıyla birlikte Cervantes, toplumu incelemeye koyulmuş ve dönem insanlığının tablosunu derinlikli bir biçimde resmetmişti. Sürekli mücadele eden Don Kişot’un hiç tükenmeyen umudu ve yüce amaçlarını anlatan eser, yaşadığı çağın eleştirisini içermesiyle bir felsefe kitabı olarak da görüldü aynı zamanda. Belki tam da bu sebeple tıpkı felsefe gibi bugünü dahi etkileyen ifadeler bulabiliyor ve yeni eserleri ondan aldığımız ilhamla okuyabiliyoruz.

Elbette hiçbir çağda unutulmayan ve birilerinin muhakkak aklına kazınan bu romanı son zamanlarda pek çok kişinin de sıkça duyduğuna eminiz. Zira 2019 Toronto Film Festivali’nde dünya prömiyerini gerçekleştirdikten sonra pek çok festivale daha konuk olan The Platform (El Hoyo) filminin başkarakteri Goreng, altı ay boyunca zihnini dinlendireceği bir hapishanede kendini iyileştirmek için bu romanı okuyor. Herkesin yanına sadece bir eşya alma hakkının olmasına rağmen Goreng’in Don Kişot’la buraya gelmesine ve sebeplerine değineceğiz. Ancak önce biraz filmden bahsetmek gerek.

Netflix’te yayınlanmasının ardından popülerliğini ikiye katlayan The Platform, yönetmen Galder Gaztelu- Urrutia’nın imzasını taşıyor. Aşağıda ve yukarıda yaşayan mahkûmları konu alarak karşımıza çıkan film daha önce rastladığımız sistem eleştirilerinden yalnızca biri. Bu kadar ilgi görme sebebi ise hikâyesinde ve temasında bunu apaçık bir şekilde belli ederken; metaforlara, felsefeye ve edebiyata sıkça başvurması olabilir.

Kuralları basit bir oyun: Delik

High concept films (konsept filmler) olarak değerlendirebileceğimiz bu yapım, ona adını veren bir platform üzerine kurulu: Delik.

Her katında iki mahkûmun yer aldığı, dikey bir biçimde inşa edilen Delik’in ortasında yer alan boşluk, yemek servisi için kullanılıyor. Özenle donatılmış ve herkesin sevdiği yemeklerle bezenmiş bir sofra, sıfır noktasından başlayarak bu boşluk sayesinde katları geziyor. Yüzlerce katın olduğu ve yemeklerin her katta iki dakika durduğu düşünülürse en dipteki katın halini siz düşünün. Platform’da herkese yetecek kadar yemek var ancak ihtiyacı kadarına kanaat etmeyen kat insanları, dengeyi bozuyor. Ve bu konsept üzerinde ilerliyor film. Dolayısıyla oyunun kuralı yeterince basit. Üst kata çıkan insanlar şanslı çünkü bolca yemek bulabiliyor; alt kattakilerse yaşamak için kendini suçun ortasında buluyor. Her ayın sonunda rastgele değişen katlar ve yanımızda yer alacak mahkûm da şansın bir göstergesi.

İlerleyen sahneler filmin başkarakteri Goreng’in hiçbir suç işlemeden buraya geldiğini anlamamızı sağlıyor. Sadece dinlenmek ve kitap okumak için buraya geldiğini söyleyen Goreng’in Delik için bir isyan başlatması ise tercih ettiği romandan izler taşıyor.

Goreng’in Don Kişot benzeri bir devrim yaratma çabası kaçınılmaz ancak bu devrim için izlenen yol romandan biraz daha farklı ilerliyor. Zira ilk geldiği günlerdeki suçsuz bu başkarakterin gözetim altında ve suçluların yanında bu kadar masum kalması mümkün olmuyor. Bu da akıllara şunu getiriyor; suçun ve gözetim toplumunun insan davranışları üzerindeki etkisi büyük. Bu tür senaryoları çok farklı yanlarıyla ele alıp incelemek mümkün. Ancak başından sonuna kadar aynı konsept üzerinde ilerleyen filmde hapishane ve platform işleyişinden başka bir yere
gidemiyoruz. O yüzden biraz da sistemin suçlularına ve suçlu olmayan başkarakter Goreng’in değişimine odaklanmak gerek. Hatta kaçış için denediği yollardan da bahsetmeliyiz.

Ruhun eğitimi bedenden mi geçiyor?

Fransız Devrimi ile hareketlenen sanayi toplumunun yapısında dikkat çeken unsurlardan “suç” ve “ceza” kavramları, dönem edebiyatı üzerinde etkisini sürdürürken elbette mimariye ve felsefeye de uzanan incelemelere sebep olmuştu. Suç oranlarının artması ve denetim mekanizmalarının düzenlenmesi, modern bireyde yaşanan değişimi de yeniden yapılandırma sürecine itecekti. 18’inci yüzyılda İngiltere’nin ceza hukukunda adeta bir reform hareketi başlatan Jeremy Bentham bir düşünce ortaya attı ve “panoptikon” hapishane fikriyle gündeme geldi. Bahsettiği bu düzen de denetim toplumunun simgesi olarak kabul edildi.

“Ruhun eğitimi için bedeni evcilleştirme” anlayışına dayanan ve gözetime odaklanan bu tasarım, Delik gibi farklı bir mimari yapının insan davranışları üzerindeki etkisinden besleniyor. Zira 24 saat kesintisiz izleme yapabilen bir kule ve kuleden her hücrenin görülebildiği daire şeklinde bir yapıdan söz ediyoruz. Panoptikon, gardiyanların bütün mahkûmları görebilecekleri bir yapı fikri üzerine kurulu. Mahkûmlar bunu biliyor ancak onların gardiyanları göremeyişi hareketlerini sürekli olarak kontrol altına almalarına neden oluyor.

Bentham’ın disiplini sağlama çabasının altında yatan unsur; insanların karşı koyamadıkları korkuları olabilir. Buna ister gözetim diyelim ister başka bir sistem, her türlü propagandanın altında yatan amaç meşru ya da olmayan korkuları hissettirmek için tasarlanıyor zira -ki acı çekeceğinden korkan insanların zaten korkuları yüzünden acı çektiklerini ifade eden Montaigne, korkunun kendini yeniden üretebilen süreçlerden meydana geldiğini söylemişti. Korku, böylelikle güçlü bir psikolojik kuvvetle bir başka düşünceye kendini kapatma özelliği sayesinde hapishanelerin ve denetimin yaratmak istediği etki haline geliyor.

Zimbardo yıllar önce denedi

Geçmişte bilim dünyasında yapılan pek çok sosyal deneyin eleştirildiğini ve tartışıldığını gördük. Verilen kimliklerin bizleri nasıl değiştireceğine ve eğilimlerimizi ne şekilde etkileyeceğine yönelik yapılan çalışmaların en çok konuşulanlarından biri de hiç kuşkusuz Zimbardo’nun Standford Hapishane Deneyi. Das Experiment adlı filme de konu olan deney, 1971 yılında, Zimbardo’nun görev aldığı Standford Üniversitesi’nin bodrum katını bir hapishaneye çevirmesiyle başlıyor. Mahkûm edilmenin psikolojik etkilerini inceleme, suçun ve kötülüğün sebeplerini sorgulama adına 24 üniversite öğrencisi iki haftalık bir deneye katılıyor. Hapishanenin sahte olduğu bilinse de duyguları etkileyecek faktörler özenle hazırlanıyor. Mahkûm rolündeki denekler gerçek birer suçlu gibi hiçbir uyarı yapılmadan baskı görerek evlerinden alınıyor. Suçluların parmak izlerinin kaydedilmesinden tutun da gardiyanların can sıkıcı ve baskıcı tutumlarına kadar her şey gerçeklik hissi üzerine tasarlanıyor. Acımasız tavırlar, psikolojik çöküşün ilk aşamasını tamamlıyor. Rollerine hızla alışan her iki tarafın beklenenin ötesinde sergilediği adaptasyon süreci hızla işliyor ve 14 gün sürecek deney, Zimbardo’nun kararıyla altıncı günde bitiriliyor. Çünkü deneklerin yaşadığı ruh halleri sanıldığından çok daha sert şekilde ilerleyerek suça meylin giderek artmasıyla sonuçlanmış ve tüm bunlar deneklerin ilerleyen zamanda çok daha fazla zarar göreceğini düşündürmüş.

Toplumsal etkinin biçtiği rollerin farkında olunmadan nasıl da sahiplenildiğini gözler önüne seren deney; acımasız, gaddar ve vahşice bulunsa da Zimbardo dahi beklenmedik bir şekilde etkilendiğini söyleyerek deneyin bu günlere kadar uzanan etkisine değinmişti. Rollerimizi, uyumumuzu, insana kötülük yaptıran sistemleri ve kontrolsüzlüğümüzü zoraki bir biçimde benimsenen kimliklerle de yeniden üretebiliyorduk çünkü.

Görünen platform, görünmeyen tasarım

The Platform’un ardında bıraktığı soruların cevabı elbette filmin yönetmeninden geliyor. “Bu bir toplum eleştirisi değil, bu toplumsal bir özeleştiri” diyor, Gaztelu-Urrutia.

Filmin sonu ve pek çok soru yarım kalıyor ancak Urrutia da bize bu soruların tam karşılığı vermiyor. Öznel olarak yorumlanabilir metaforlara, aslında içimizde iki karakterin olduğunu söylemekle yetinen yönetmen, kendi iç mücadelemizde kimin kazanacağı kararını yine bizim vereceğimizi ifade ediyor. İlk bakışta herkesin Goreng olmak isteyeceği bir dünyada pek çoğumuzun Trimagasi’ya bakınca aslında kim olduğunu anlayacağını söylüyor. Trimagasi ise hayatta kalmak için ihtiyaç halinde yamyamlık dahi yapabilecek bir karakter.

Bu yüzyılın en büyük sorunlarından kıtlığa karşı üretebileceğimiz çözümler ve denemelerimiz yoksullukla, zenginlikle, masumlukla ya da suçla değil; içinde bulunduğumuz sistemi dönüştürecek mimari tasarımlarla da mümkün olabilir. Ya da olamaz… Filmin sonundaki bu yarım bırakıştan sonra Goreng’in başına gelenlerle Don Kişot romanının sonu benzer olabilir mi? Peki hapishane, suç, gözetim ve denetim gibi mekanizmalar; aşağıdakileri ve yukarıdakileri hedef göstererek kendilerini gizleyebilir mi? Toplumu değil toplumsal olarak kendi özeleştirimizi yaptığımızda, yaşadığımız bu mucizevi dünyayı çok daha net göreceğimize ve değişimi sağlayan temel etkileri fark edeceğimize eminiz.

Bu yazı ilk kez Ad Hoc Mayıs 2020 sayısında yayımlanmıştır.

Benzer Yazılar

“Encore! Encore!”

Ad Hoc

Gerçek(dışı) varlıklar

Ad Hoc

Toplumsal yapay zekâ biraz bekleyebilir

Ad Hoc