Kültür

Robinson Crusoe: Bir başka hikâye

Robinson Crusoe: Bir başka hikâye

Daniel Defoe’nun 1719’da yayınlanan Robinson Crusoe adlı romanının olay örgüsü yaygın olarak bilinir. Yolculuk yaptığı geminin fırtınaya yakalanmasından sonra Crusoe’nun tek kurtulan kişi olarak ıssız bir adaya düşmesi, yakınlarda olan gemi enkazına 12 kez giderek işe yarayabilecek her malzemeyi adaya getirmesi, kendine barınaklar yapması, hayatta kalabilmek için keçileri evcilleştirmesi ve etlerinden, sütlerinden yararlanması, tesadüfen de olsa pirinç ve mısır yetiştirmesi, üzümleri kurutarak yemesi, ihtiyaç duyduğu masa-sandalye gibi eşyaları yapması, kendisine kano yapması, adaya zaman zaman geldiklerini çok sonra keşfettiği yamyamların esirlerinden birini kurtarması ve ona Cuma adını vermesi, daha sonra birisi İspanyol birisi Cuma’nın babası olan iki esiri daha kurtarması, çıkan bir isyan sonucu ada yakınlarına gelen bir İngiliz gemisinde esir alınan kaptanı kurtararak isyanı bastırması ve nihayet bu gemi ile ülkesine dönmesi romanın genellikle bilinen ayrıntılarıdır.

William Dumpier’in A New Voyage Round The World (1697) ve Woodes Rogers’ın A Cruising Voyage Round The World (1712) adlı eserlerinden ve o zaman çok okunan seyahat yazılarından esinlendiği düşünülen Defoe’nun bu romanı çok kısa zamanda popüler olmuş ve aynı yıl Defoe, Robinson Crusoe’nun Yeni Serüvenleri’ni ve 1720’de de Robinson Crusoe’nun Yaşamı ve Olağanüstü Serüvenleri Boyunca Ciddi Düşünceleri’ni yayınlamıştır. Edward Said’den Jules Verne’e, Jonathan Swift’ten Karl Marx’a kadar pek çok yazar bu romandan bahsetmiş ya da esinlenmiş, günümüze kadar benzer hikâyeleri anlatan pek çok roman ve film yapılmıştır. J.D.Wyss’in İsviçreli Robinson Ailesi (1812), William Golding’in Sineklerin Tanrısı (1954), başrolünü Tom Hanks’in oynadığı Cast Away (2000) filmi ve 2004-2010 yılları arasında 6 sezon devam eden Lost dizisi bunların en bilinenleri.

21’inci yüzyıldan geriye bakış
Yıllardır pek çok ülkede olduğu gibi ülkemizde de genellikle çocuklar için sadeleştirilmiş, basitleştirilmiş ve özetlenmiş hali bilinen ve okunan Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe adlı romanı, 17’nci yüzyıl dünyasına Avrupalı ve İngiliz gözüyle bakan ve aslında içinde çok konuşulmayan ve 21’inci yüzyıl insanını rahatsız eden pek çok unsur barındırır.

Roman hakkında biraz bilgisi olan pek çok kişi Cuma’yı bilir ama Cuma’nın aslında Crusoe’nun uşağı ve hatta kölesi olduğunu hatırlamaz. Dahası Cuma, Crusoe’nun ilk kölesi de değil, Portekizli kaptana sattığı Xury ve ismi verilmeyen Brezilya’daki kölesinden sonra üçüncü kölesidir. Bunun yanı sıra, bilinen maceracı kişiliği ve üstün hayatta kalma becerileri dışında, Crusoe’nun aslında Brezilya’da çiftliği (plantation) ve bu çiftlikte çok sayıda kölesi olan bir köle tüccarı olduğu da pek bilinmez. Crusoe’nun ıssız bir adada yalnız kalması ile sonuçlanan yolculuk da masum bir yolculuk değildir; Crusoe ve birkaç çiftlik sahibi, rotaları olan Gine’ye çiftliklerinde çalıştıracak köle bulmaya gitmektedirler.

Felaketle sonuçlanan bu yolculuk Crusoe’nun Gine’ye yaptığı üçüncü yolculuk olup ikinci yolculuğunda da Faslı Mağribi korsanlar tarafından gemileri ele geçirildiği için iki yıl Crusoe’nun esir kaldığı da pek bilinmez. Hatta Crusoe’nun adada, sakalını Fas’ta gördüğü Türklerinkine benzer şekilde kestiğini söylediği pek bahsedilen bir ayrıntı değildir. Afrika’ya Crusoe’yu çeken esas unsurun daha çok para kazanma arzusu olduğu, ilk gidişinde Crusoe’nun Gine’de ıvır-zıvır, incik-boncuk, oyuncak, makas ve bıçak karşılığında altın tozu ve fildişi alıp büyük paralar kazandığı ve sonraki gidişlerinin amacının da hem köle almak hem de daha çok para kazanmak olduğu dile getirilmez.

Köle ticaretinde İspanya, Portekiz ve Birleşik Krallık rekabeti
Romanda da izleri görüldüğü üzere, 17’nci yüzyılda İngiltere henüz Birleşik Krallık ve İmparatorluk olmak bir yana henüz Büyük Britanya’da bile birliği tam sağlayamamış iken Papa VI. Aleksandır’ın 1493’deki fetvası ve bir yıl sonra imzalanan Tordesillas Anlaşması ile özellikle deniz ve deniz aşırı ticaret ve sömürgecilik İspanya ve Portekiz Krallıklarının mutlak hakimiyetine verilir. Romanda da, denizlerde ve okyanuslarda Portekiz ve İspanyol gemilerinin ve gemicilerinin etkisi, bahsedilen pek çok Portekizli ve İspanyol gemi ve gemi adamı ile de görülür. Hatta isyan sonucu Crusoe’nun adasına gelen İngiliz gemisinin de orada bulunmasını Crusoe tuhaf bulduğu için şüphelenir ve bu şüphe isyanın bastırılmasını ve Crusoe’nun adadan kurtulmasını sağlar.

Bu bağlamda Crusoe’nun İspanya’ya karşı sık sık dile getirdiği kızgınlık ve hatta nefretten de söz etmek gerekir. Crusoe pek çok kez özellikle İspanyolları Amerika’da katliam yapmakla ve Amerika’da yaşamakta olan toplulukların milli servetlerini çalmakla suçlar ama aslında aynı şeyi Afrika’da kendisinin yapmakta olduğundan ve zamanla sayısı 3 milyona ulaşacak kölenin Amerika ve Karayip’lere Büyük Britanya/Birleşik Krallık gemileri ile taşındığından hiç bahsetmez. Hatırlamak gerekir ki Crusoe’nun ıssız adasının da bulunduğu Karayipler’e 1750’ye kadar götürülen 800 bin köleden ancak 300 bin kadarı hayatta kalmış ve Karayipler’in esas sahipleri Karib, Arawak ve diğer topluluklar ise hem sömürgecilerin askeri gücü hem de beraber getirdikleri salgın hastalıklar sonucu tarih sahnesinden büyük ölçüde silinmiştir.

Robinson’un tinsel ama radikal olmayan dönüşümü
Pek üzerinde durulmayan bir başka konu ise Crusoe’nun geçirdiği ruhsal değişimdir. Crusoe adadaki birinci yılında çok şiddetli bir hastalık geçirip, kabuslar, halüsinasyonlar gördükten sonra varoluşunu ve hayatının anlamını sorgulamaya başlar. Bu hastalık dönemi Crusoe’nun Protestan Hıristiyan inancına sığınması ve ibadeti günlük rutininin bir parçası haline getirmesinin başlangıcı da olur. Tanrıya sadece kendisinin hayatını kurtardığı için minnet ve şükran duyması gerektiğini ve yaşamak için mücadele etmesi gerektiğini düşünerek nihayet içinde bulunduğu durumu kabullenir. Zaten gemide bulduğu para ve kıymetli taşların adada ne kadar anlamsız olduğunu fark etmesi de onun hayatına yeni bir açıdan bakmasını sağlar ve kendisini İspanyollardan önce sahip oldukları hazineler hiçbir işe yaramayan Peru yerlilerine benzetir. Daha önce elindekilerden daha fazlasını elde etmek için pek çok tehlike yaşamış ama adada geçirdiği uzun yıllar sonunda bir pipo, el değirmeni, havuç ya da fasulye tohumu için tüm servetini vermeye hazır hale gelmiştir. Ancak inançlı bir Hıristiyan haline gelse de Crusoe, zamanın ruhuna uygun olarak Katolikliğe karşı tepkisini de sık sık dile getirir ve “Papacı” olarak adlandırdığı İspanyollar tarafından Engizisyondaki acımasız papazlara gönderilmektense diri diri yenilmeye razı olduğunu söyler. Ayrıca Brezilya’ya gitmeyi çok istemesine rağmen “Katolik olmayı istemediği, Katoliklik hakkında ciddi şüpheleri olduğu ve daha önce Katolik olduğunu beyan ettiği için” artık Brezilyaya dönüşünün mümkün olmadığın anlar ve çiftliğini satar.

İnanç sistemindeki değişiklikle Crusoe, sürekli ‘yamyam’, ‘vahşi’ ve ‘insan eti yiyici’ gibi olumsuz sıfatlarla andığı yerlilere karşı kendi tavrını da sorgulamaya başlar. Kendisinin Tanrı dururken ne sıfatla onları yargıladığını, kendisine bir zararı olmayan bu insanların yaptıklarının yanlış olduğunu bilmediklerini, onları öldürmenin de adil olmayacağını düşünür. Bu noktada özellikle Güney Amerika’da milyonlarca insanı katlettiklerini düşündüğü İspanyollardan bir farkının kalmayacağına, pek çok barbarca ve vahşice âdete sahip olmalarına rağmen bu insanların insanlığa ve Hıristiyanlığa uymayan katliam ve suç işleyen İspanyollara göre çok daha masum olduklarını düşünür. Ayrıca kaçacak herhangi bir vahşi daha fazlasının gelmesine neden olabileceğinden zorunda kalmadıkça vahşilerin işlerine karışmamaya karar verir.

Başlangıçta özel hiçbir becerisi olmayan Crusoe, zamanla gemicilik, tarım, hayvancılık, marangozluk, inşaat, avcılık, savunma gibi her konuda olağanüstü işler becerdiği için artık sahip olduğu adayı bir koloni gibi görür ve barınağını önce evi sonra kalesi olarak, küçük kayığını ise firkateyn olarak adlandırmaya başlar. Tek ihtiyacı olan yöneteceği halk ise Cuma, Cuma’nın babası, İspanyol denizci, Britanyalı mürettebat ile ortaya çıkınca kendisini adanın rakipsiz tek hakimi, “istediğini asan, istediğini yaşatan, istediğini serbest bırakan” koloni valisi, kralı ve imparatoru olarak görür. Bu durumun asla değişmesini istemeyen Crusoe’nun en dikkat çeken özelliklerinden biri de Xury’den Cuma’ya, hatta isyan çıkan gemideki tüm mürettebata kendisine zarar vermeyeceğine ve otoritesini kabul edeceklerine dair yemin ettirmesi ve söz verdirmesidir.

Bu bağlamda Crusoe ve Cuma’nın ilişkisi irdelendiğinde çok açıkça görülmektedir ki ilk andan itibaren bu ilişki efendi-köle ilişkisidir. Crusoe geçirdiği değişime ve İspanyol sömürgecilere yönelttiği tüm suçlamalara rağmen ve kendi dilini, dinini, alışkanlıklarını, geleneklerini ve yaşam tarzını doğru, Cuma’nınkileri yanlış gördüğü için, Cuma’nın tüm özelliklerinin değişmesi gerektiğine inanarak onu “medenileştirmeye” başlar. Öncelikle korkunç ve tiksindirici olduğunu düşündüğü yamyamlıktan vazgeçirmek için başladığı eğitim süreci, yerlilerle yaşayan İspanyolların aksine, kendisi tek kelime Cuma’nın dilini öğrenmeye zahmet etmeden onu İngilizce konuşmaya zorlamakla devam eder. Hayatı boyunca çıplak dolaşmış Cuma’nın elbise giymekten çok mutlu olduğunu, kendisi gibi tek tanrılı bir dine inanan Cuma’nın Hıristiyanlıkla ilgili sorduğu sorulara zaman zaman cevap vermekte çok zorlansa da Hıristiyan olması gerektiğini düşünüp onu büyük bir değişikliğe yöneltirken ona her zaman “müteşekkir, samimi ve itaatle” yaklaşan Cuma’yı hâlâ “yaratık” ve “zenci” gibi sıfatlarla anmaktadır.

Crusoe’nun ilki 1 Eylül 1651, ikincisi 1654’de, üçüncüsü ise 1 Eylül 1659’da başladığı üç deniz seferinden sonra, 30 Eylül 1659’da 28 yıl 2 ay 19 gün sürecek ada hayatı 19 Aralık 1686’da adadan ayrılıp 11 Haziran 1687’de 35 yıl ayrılıktan sonra Büyük Britanya’ya ulaşması ile sonlanır. Satır araları dikkatle okunduğunda açıkça anlaşılmaktadır ki Robinson Cruose, 17’nci ve 18’nci yüzyıllarda özellikle İspanya ve Portekiz’in başını çektiği ve Büyük Britanya/Birleşik Krallığın palazlanmaya başladığı sömürgecilik, deniz aşırı ticaret ve köle ticareti ile Katolikler ve Protestanlar arasındaki sorunlar ve çatışmaları arka plana alarak, bir İngiliz yazarın dünyaya bakış açısını sunar. Her ne kadar çocukların ilgisini çekebilecek baskıları varsa da asla göründüğü kadar basit bir macera romanı değildir.

Nejat Töngür, Öğretim Üyesi

Benzer Yazılar

Yabancı gezginlerin gözünden Türk kadınları

Ad Hoc

Gastro kritik: Yerel, yerinde güzel

Ad Hoc

Canavar aşkımız: Vampirler ve zombiler

Ad Hoc