Manşet Tematik

Sanal yaşam fikrine neden karşı koyamıyoruz?

William Gibson, 1984 yılında başyapıt niteliğinde bir esere imza atmıştı. Bilimkurgudan oldukça uzak yetişenlerin bile bir yerde adını mutlaka duyduğu, pek çoğumuzun da ilhamı olan Neuromancer, teknolojinin gerçek dünyayla kurduğu diyalektik ilişkiyi konu alıyor. Hatta her ikisinin de birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğini aktaran alt mesajlarıyla, alternatif bir gerçekliğin olabileceğini de gözler önüne seriyor. Bütünsellik ise tam olarak burada başlıyor.

Neuromancer, William Gibson

Başkarakter Case’in bağımlılıklarını, tercihlerini hatta arzularını sanal dünya içinde gerçekleştirdiğine şahit oluyoruz. Ve hayata bu şekilde bağlanabildiğine… Akış boyunca sanal gerçeklik fikrinin, gerçek yaşamdan çok daha arzu edilebilir olduğunu görüyoruz. Siberuzamda gerçekleşen olağanüstü olaylar, insanın özgürce hareket edebilmesini sağlıyor. Üstelik zamanın ve mekânın bükülebilir bir özellik taşıması, dilediğimiz özgür yaşam fikrine kapı aralıyor. Öykü kısa süre içinde kendine bağlamasının yanı sıra geleceği bu denli öngörür olmasıyla da ününü hak ediyor. Zira sinir sistemini etkileyen ilaçlar dışında kalabalığı, toplumun çarpık ilişkilerini, teknolojinin bizleri benzersiz bir noktaya getirdiğini ve insan isteklerinin ne denli arttığını çok net bir şekilde görebiliyoruz burada. Sanal yaşam fikrinin karşı koyulamaz olmasını bize aktaran yüzlerce eser, geleceğe atıfta bulunan pek çok evren mevcut; ancak gelecek ihtiyaçlarını açıkça gözler önüne serenlerin sayısı da bir o kadar az.

Gereksinimleri karşılayan teknoloji

Richard Ryan ve Edward Deci, psikolojik tüm ihtiyaçlarımızın doğuştan geldiğine inanır. Bu ihtiyaçların evrenselliğine dikkat çeken ikili, insanın kendini gerçekleştirme arzusuna değinir. Ve elbette bunun için gerekli motivasyonların sağlanması gerektiğini de eklerler. Ryan ve Deci’nin ortaya çıkardığı Self Determination (Öz Belirleme) kuramı, insanın üç temel ihtiyacını ele alıyor. Bu ihtiyaçları, karşılama şekillerimizi ve sanal/gerçek hayattaki mevcudiyetlerini mercek altına aldığımızda içsel ve dışsal motivasyonlarımızı tanıyabiliriz. Üstelik bu ihtiyaçların karşılanmasındaki teknolojinin rolünü çok daha rahat inceleyebiliriz.

Deci ve Ryan; insanın özerklik, yeterlilik ve ilişkide olma ihtiyaçlarına dikkat çekerek, var olduğumuz günden bu yana tamamlamak istediğimiz yanlarımıza odaklanıyor. Her ne kadar özerklik ihtiyacı bir dönem sorgulamalarına konu olsa da kültürlerarası çalışmalar, bugün bunun her toplumda görülebileceğine işaret ediyor. Eylemlerimizin kendi kontrolümüz altında olmasından tutun da seçim haklarımız ve tüm bunlara istekli olmamız, bu ihtiyacın altında değerlendiriliyor. Ancak burada özerkliği toplumdan, aileden ya da yakın çevreden kopmak olarak değil, ilişkili olma haliyle birlikte deneyimlediğimiz bireysel seçimler olarak görmeliyiz. İkinci temel psikolojik ihtiyacımız ise yeterlilik, bir başka deyişle yeterli hissetme hali. Herhangi bir konu üzerinde kavrayış hissetme ihtiyacımıza ve bir eylemi gerçekleştirirken yaşadığımız yönetme çabamıza değiniyor. İşlevsel ve yetkin olma durumu, kişinin performansındaki standardı geçmeyi amaçlıyor. Dış olaylara dahi hâkim olma isteği gibi düşünebiliriz bunu. Üçüncü ve son gereksinim ise ilişkide olabilmek. Başkalarıyla bağlantı kurmak, iletişime geçmek gibi evrensel eğilimleri temsil ediyor. Kaliteli bir ilişki kurmak, yakın olmak, güven ve destek hissetmek gibi doyurulması gereken ihtiyaçları ele alan ikili, sosyal düzende diğer insanlarla kurduğumuz ilişkilerin tatmin edici olmasının altını çiziyor.

Self Determination kuramı dahilinde içsel ve dışsal motivasyonlara da odaklanmalıyız. İçsel motivasyonlarımız genellikle deneyimler, hisler ve refah üzerine kurulu özelliklerimizi temsil ediyor. Dışsal olanlar ise içselin tam tersi bir şekilde para, ün ve şans gibi dış dünyanın sunduğu ödülleri…

Sanal motivasyonlar

Dünya üzerinde sağlayamadığımız çoğu imkânı bizlere sunmak için tasarlanan sanal evrenler ise bizlere hem içsel hem de dışsal motivasyon sağlıyor. Biraz düşünelim. Hem bağımsız ve özerk şekilde hareket etme alanlarına sahibiz hem sağlanan olanaklar içinde yeterliliğimizi artırabiliriz hem de bu sanal evren içinde ilişki kurabiliriz.

Hal böyle olunca gerçek dünyanın karşılayamadığı ihtiyaçları bir oyun içinde ya da sanal iletişim platformlarında karşılayabiliyoruz. Ve bu yaşam fikrinden biz uzak kalmayı tercih etsek bile ihtiyaç ve arzularımızı körükleyemediğimiz noktada kendimizi tam olarak bu noktada bulabiliyoruz. Tıpkı bilgisayar başından kaldıramadığımız milyonlarca insan gibi… Tıpkı kendini sosyal mecralarda gerçekleştirdiğine inananlar gibi…

Fikir gerçek, geleceği meçhul…

Dinlemelere doyamadığımız hikâyelere önce inandık sonra da bu hikâyelerin nasıl gerçekleştiklerini düşünüp şaşırdık. Şimdi ise hikâyelerin tam ortasında kendi hikâyelerimizi var edebileceğimiz bir dünya içinde yaşıyoruz. Bir yandan bir sonraki adımı heyecanla beklerken diğer yandan rotasını kendimiz oluşturabiliyoruz. Ancak sonunda tehditler olsa bile doğru-yanlış ikilemine girmeden alıştığımız çoğu şey gibi sanal gerçekliğin sınırı ve geleceği de tartışılıyor. Zira neye hazırlıklı olduğumuzu bilmiyor olsak da insan psikolojisini az çok tahmin edebiliyoruz. Bir kitabı alıştığımız kokuyla değil ekran dokusuyla okuyor, iletişimlerimizi dile değil parmak uçlarımıza emanet ediyoruz. Hatta kendimizi iki boyutlu bir yere bakmaktan bile sıkılmış hissedip üç boyutlu mekânlara sıkıştırabiliyoruz.

Oynanan oyunların kalitesi de gelişen teknoloji dahilinde sunulan imkânlar da değişiyor ve kendimizi bir anda çok da gerçekçi olduğuna inandığımız bir yerde bulabiliyoruz. Üstelik zamanın nerede daha hızlı geçtiğini fark bile etmeden… Görsel zenginliklerle dolu bu evrenler en sıkıldığınız anlarda bize bir kaçış yolu sunuyor. Peki hikâyenin sonunu göremesek de yollarını kendimiz çizdiğimiz bu sonda isteklerimizin bir sınırı olacak mı? Daha doğrusu, korkularımızın da sınırlarını çizebilecek miyiz?

William Gibson

Bilimkurguyu perdeye yansıtmada usta Marvel ve Marvel’i yükselten iki isim bize bu soruları cevaplamamızda yardımcı olabilir diye düşündük. Joe ve Anthony Russo kardeşlerin CNet’e verdikleri röportajda bu kadar içinde oldukları teknolojiden hangilerine daha yakın oldukları sorulmuştu. Russo kardeşler ise sanal gerçeklik cevabını vermişti. Televizyonun altın çağını yaşadığı zamanlar geride kaldığında hikâye anlatımını mükemmelleştiren, duygu deneyimlerinin çok daha yoğun yaşandığı bir geleceği işaret etmişlerdi. Keza eğlence sektörünün sınır tanımazlığı ve artan kitlesi arayışlarımızın farklılaştığını da gösteriyor. Sanallık ilerler, evrenler değişir ve hayat standartlarımız değişebilir. Geleceği meçhul bir dünyada evrenin yasaları mı bunu gerektiriyor bilemiyoruz ancak sanallık her geçen gün kabul edilebilir bir hale bürünüyor.

Benzer Yazılar

İstanbul’un geridönüşüm işçileri: Çöpün sahibi kim?

Ad Hoc

İnsanlığın yarısını hesaba katmayı unutanların hikâyesi

Ad Hoc

Bir dünya masalı: Sınırlı kaynaklar ve sonsuz tüketim

Ad Hoc