Teknoloji

Sanat için teknoloji, teknoloji için sanat

20’nci yüzyılı sevgi ve nefret ilişkisi içinde geçiren sanat ve teknoloji ikilisinin 21’inci yüzyıl şafağından bu yana aralarından su sızmıyor. Gelişen teknolojilerin görsel algı ve perspektiflerimizi değiştirdiği, nesneleri kavrama düzeyleri ve gerçeklik ilişkimizi yeniden biçimlendirerek farklı izleme, görme ve ilişki kurma biçimleri ortaya çıkardığı bir gerçek. Kitlesel iletişim araçlarının dolaşıma soktuğu imgeler ve dijital medyanın yeniden ve yeniden ürettiği hakikat düzlemleri yaşamlarımızda geri dönüşsüz değişimler yaratırken, bir başka gerçek de şu ki, sanat ve teknoloji birlikteliği artık ayrılmaz ve birbirine derinden bağlı tek bir hibrit yapıya büründü.

Sanatın daimi öznesi: Narsisistler

21 Ağustos 1911 sabahında Louvre’un müze görevlisi Vincenzo Peruggia, önlüğünün altında sakladığı Mona Lisa panosuyla Rivoli Caddesi’nin kalabalığına karışıp gözden kaybolduğunda işini oldukça temiz, sessiz ve ihtiyatlı bir şekilde icra etmişti. Öyle ki, hırsızlığın fark edilmesi için neredeyse 24 saatin geçmesi gerekecekti. Takip eden günlerde, Mona Lisa’nın “yokluğunu” görmek için binlerce insan Paris’e akın etmişti. Da Vinci’nin şaheseri mevcudiyetinde yakalayamadığı şan ve şöhrete, ancak sansasyonel bir kaybolma anlatısıyla kavuşabilmişti. Hem psikanalizde hem de sanat dünyasında tek başına bu fenomen bile birçok tartışmayı ateşlemişti. Örneğin, sanatı neden severiz? Sanat eseriyle nasıl bir ilişki kurarız? Bu tartışmalar zamanla muhalefet dozu yüksek eleştirel performanslara sahne olmuştu. Bazı sanat kuramcıları, hatta sanatçılar müze ve sanat galerini ziyaret ederek, sanat eserlerinin içerisinde sergilendiği cam fanuslardaki yansımaları önünde gündelik işlerini yaptılar. Aralarında parlak fanustaki soluk görüntülerine bakarak tıraş olanlar bile oldu; yalnızca tek bir düşünceyi öne sürmek için: Sanat artık, ne sanat eseriyle ne de sanatçının kendisiyle ilgili bir etkinlik; sanatın yöneldiği tek mecra bireyin, yani seyircinin kendisi.

Bu istisnai durum, günümüz için rutin bir eğilim sayılır. Independent yazarlarından Holly Williams, günümüzde çalışmalarına en yüksek değerler biçilen “süperstar” sanatçı Damien Hirst’ün kişisel sanat koleksiyonlarının sergilendiği Londra’daki Newport Street’de geçtiğimiz yıl sunulan Jeff Koons’un parlak, mavi, dev metal heykeli Balon Köpek’i ziyaret ettiği zamanki deneyimlerini şöyle anlatıyor: “Beni Jeff Koons’un dev Balon Köpek’i karşılıyor galeriye girdiğimde, aynı zamanda da bir kamera ordusu: Telefonlarında çektikleri fotoğrafları birbirleriyle karşılaştıran genç bir çift, boynuna astığı SLR’siyle bir hipster ve selfie çekimi öncesinde saçlarını düzelten genç bir kadın. Biraz öfke duymaktan kendimi alamıyorum. Bu insanlar arasında sahiden sanata odaklanan var mı? Ama heykelin etrafında dolaştıkça, yani heykelin inanılmaz parlak köşelerinde kendime ait çarpıtılmış görüntülere rastladıkça benim de elim kolum oynamaya başlıyor. ‘Bu görüntü Instagram’da muhteşem olur’ diyor bir ses: ‘Hey, ne de olsa bu bir Jeff Koons çalışması. Bu sanat tamamen yüzeylerle ve yansımalarla ilgili zaten. Fotoğrafını çek ve #Instagram’a #tesadüf gibi görünen #sanatsal bir #selfie koy.”

Jeff Koons’un 2014 tarihli New York Whitney şovu tarihin en çok Instagram’lanan sanat etkinliklerinden biri oldu. Mükemmel, en çok paylaşılma potansiyeli barındıran görüntüyü elde etme arzusu, sanat eserinin izleyende uyandırmak üzere tasarlandığı hayretin ve provokasyonun önüne mi geçiyor? Sanat, dünya algımızı zenginleştirmekten uzaklaşıyor mu? Gelecek beğenileri planlamak, güncel anı özümsemeye çalışmaktan kolay olabilir ancak itiraf etmek gerekir ki dolaşıma sokulabilmesi, sanat eserinin verifikasyonu anlamına geliyor bugün zira 21’inci yüzyılın sanatı statik bir nesnedense, sosyal medya paylaşımlarının da tamamlayıcı bir parçasını olduşturduğu akışkan ve hareketli bir deneyim anlamına geliyor. Paylaşım yapan bireyse bu sanatın dolaylı yoldan faili haline geliyor. Narcissus’tan selfie’lere varan evrim tarihini hepimiz biliyoruz. Bu evrimin en güncel aşaması da bireyin teknolojik imkânlarıyla beraber sanatçının kendisine dönüştüğü içinde bulunduğumuz dönem.

Bana akıllı bir telefon verin, dünyayı yerinden oynatayım

Eğitimini Londra’da tamamlayan Arjantin doğumlu sanatçı Amalia Ulman, 2014 yılında Los Angeles’a taşındıktan sonra aylarını, tüm deneyimlerinin günlüğünü Instagram’a aktarmaya adadı. Alışveriş seanslarının, avokadolu tariflerinin, hatta göğüs büyütme operasyonlarının fotoğraflarını paylaştı. Yani, kısa süre içinde her egzersiz yapan ve Los Angeles klişelerine tabi olan kadının stereotipik bir örneği haline geldi. Paylaşımlarına “kendiniiyi- hisset” aforizmaları eklemeyi de ihmal etmedi (“Arkanızdan konuşanlara kulak asmayın, arkanızda olmalarının bir nedeni var.”) Tabii, bu paylaşımların hiçbiri gerçek değildi. Kadınların toplum içinde -daha da özelinde hipergüzellikteki mükemmel hikâyelerin alemi olan Instagram’da- kendilerini sundukları yollara dair bir performanstı bu; serinin adı da “Excellences & Perfections” idi.

Sosyal medya, teknolojinin açtığı dijital imkânlardan biri ve sanatçılar için de kayda değer bir mecra haline geldi. Instagram ve Facebook her geçen gün yeni sanatçılar üretiyor. Sosyal olarak bağlantılı, dijital bir toplumda sanatın üretildiği, dağıtıldığı, pazarlandığı, muhafaza edildiği ve desteklendiği yollar da değişime uğruyor. Sanatçıların ellerinde portföyleriyle galerilere başvurduğu ve galerilerin bu işlerin sanatsal niteliğini belirleme tekeline sahip olduğu zamanlar yerini internete dönerek alıcı buldukları bugüne bıraktı. 2011 yılında Kickstarter, 27 bin sanatla ilgili proje sayesinde 100 milyon dolarlık gelir elde etti.

Zamanla, resmi bir sanat eğitimi almayanlar da ekleniyor bu trende. Steve Jobs, yıllar önce bir sonraki büyük şeyin akıllı telefon aplikasyonları olacağını söylediğinde; bu büyük şeyin en önemli ayağını sanatsal ve estetik kaygıların oluşturduğu kültürel sermaye ile eklemleneceğini kuşkusuz hepimiz öngörebilmiştik. Bugünün sanatçıları arasında milyonlarca takipçilere ulaşan sıradan (sıradanlığı yeteneksizliğinden değil; sanatın ne olduğunu belirleyen otorite network’lerinden ve sanatın tarihsel bürokrasisinden ayrılan bir yerde konumlanmasından geliyor) insanlar var. Sıradan bir görüntüyü milyonlarca filtreleme mekanizmasından geçirip ideal haline ulaştırmanın mükemmel bir zevk göstergesi olmadığını ve takdir gerektirmediğini kim iddia edebilir? Birey, yeni teknolojiler sayesinde rahatlıkla bir sanatçıya dönüşebiliyor. En azından, takipçilerinin gözünde.

Sanat, siyaset ve teknoloji dünyasının gündeminde

Avrupa Komisyonu, 2016 yılının ilk aylarında yayınladığı çalışma programında, sanatın teknoloji ve bilim kadar, geliştirilen projelerin odak noktasında olacağını ortaya koymuş; inovasyon için sanatsal sorgulamaların ve deneylerin de hayati olduğunu savunmuştu. Hatta Avrupa Birliği 80 milyar euro’luk bütçesiyle en büyük araştırma ve inovasyon programı olan Horizon 2020 ile sanatçıların ve yaratıcı insanların yetkinliklerinin, girişimciler ve teknoloji insanlarıyla değiş tokuş edilmesinin önünü açma kararı almıştı. Enstalasyon çalışmalarında teknolojinin sınırlarını keşfeden sanatsal pratikler ve teknolojinin daha önce benzeri görülmemiş kullanımlarının keşfedildiği sanat projeleri kaynak paylaşımlarında yerlerini alacaktı.

Adobe da inovasyon çalışmalarına sanatçıların dahil edilmesi gerektiğini fark eden şirketlerden. San Francisco Sanat Komisyonu tarafından 600 aktif sanatçıyla gerçekleştirilen 2016 tarihli bir saha çalışması, şehirdeki sanatçıların yüzde 70’inin yüksek konut fiyatları nedeniyle şehri terk etmek durumunda kaldığını ortaya koyduğunda, Adobe, sanatçıların yaşadığı engelleri aşmaları için
çalışan inisiyatif Minnesota Street Project ile işbirliğine geçerek, sanatçılara kendi kampüsündeki stüdyoda yer vermişti. Adobe, sanatçıların şirket bünyesindeki Adobe ekipleriyle fikir üretebilecekleri; VR/AR gibi alanlarda inovatif tasarımlar yapabilecekleri, machine learning ve 3D baskı gibi teknolojilerde eğitim görebilecekleri ve bir yıl boyunca ekonomik kaygılardan arınmış bir hayat sürdürebilecekleri bir ortam yaratarak, sanat ve teknoloji disiplinlerinin birbirlerine önerebilecekleri fırsatların keşfedilebileceği açık bir art/ tech toplumu yaratmıştı. Adobe’un Head of Community Innovation and Collaboration’ı Lisa Temple bu birlikteliği şöyle açıklamıştı: “Bu piksellerden oluşan evrenimizden çıkarak farklı perspektiflerden ilham alabilmemiz için bir fırsat. Kreatif çalışanlarımıza farklı kesitlerden stratejik ipuçları vermeye çalışırken, sanatçıların da aramıza katılıp bizlerle deneyler yapmalarını istiyoruz. Karşılığında bizler de sanatçıların yaratıcılıklarını icra edebilecekleri yeni yollar açan teknolojiler üreteceğiz. Bu, sanatı destekleyen bir teknoloji şirketi olmanın ötesine geçen bir amaç. Sanatın bize önerebileceklerini, bizim de sanatçılara önerebileceklerimizi keşfetme zamanı geldi.”

Benzer ilhamı taşıyan şirketler arasında yıllardır tasarımcılarla çalışan ve sanatçı içgörülerini ürünlerine yansıtan Samsung ve Apple da bulunuyor. Adobe gibi sanatçılar için sanat rezidans programlarını başlatanlar arasındaysa teknoloji devleri Planet Labs, Autodesk ve Facebook var.

Karşılıklı yarar

Teknolojinin sanata katkısı yalnızca işin üretilme biçimlerini etkilemekle kalmıyor; sektörel dönüşümlere de yol açabiliyor. Big data, sanat alanında da varlığını günden güne hissettiriyor. Geçtiğimiz Eki ayında Sotheby’s, sanat eserlerinin müzayedelerde görücüye çıktıkları zamanlar arasındaki değişen değerlerini kayıt altında tutan veritabanı Mei Moses Art Indices’ı satın aldı. ArtNet de bir başka veri analitiği şirketi olan Tutela Capital’i satın aldı. Her iki şirketin de bu satınalımlar için farklı motivasyonları olsa da, verinin sanat piyasasının geleceğini belirlemede gelecekte etkin bir rol oynayacağını biliyoruz.

Geçtiğimiz yıllarda Kuad Galeri’de sanatseverlerle buluşan “Teknik Esrime” teknoloji ve sanat arasındaki çok yönlü ilişkiyi anlatmış; teknolojik süreç ve imgelerin görünür kıldığı işlerin üretimlerinde kilit rol oynayan teknolojinin sanatsal olarak araç mı amaç mı olduğu sorusunu ortaya atmıştı. Biliyoruz ki artık bir eserin safi teknoloji ürünü mü olduğunu yoksa teknolojiyi kullanan sanat eseri mi olduğunu ayırt edebilmemiz mümkün görünmüyor. Teknoloji, bir yapıtın ana malzemesi olduğunda mesaj da Marshall McLuhan’ın yıllar önce söylediği gibi medyanın kendisi haline geliyor.

Sanat ve teknoloji bugün birbirine güdümlü ve aynı yörüngeyi takip eden iki endüstri.

Büyük potansiyellere gebe bu birliktelik birçok etkinliğe de sahne oluyor. Örneğin, dijital sanatı destekleyen New York New Museum’un kardeş organizasyonlarından sanat ve teknoloji organizasyonu Rhizome, Nisan ayında bu iki alandan temsilcileri bir araya getirdiği Seven on Seven etkinliğinin 10’uncu yıldönümünü kutladı. Seven on Seven sade bir format üzerine kurulu: Yedi teknolojist yeni sanatçıyla bir araya gelerek 24 saat içerisinde canlı kalabalığa sunmak üzere yeni bir şey geliştiriyor. Rhizome’un yönetici direktörü Heather Corcoran bu etkinliğin amacının “daha geniş kitlelere ulaşarak, teknoloji ve sanat arasındaki dualiteleri yıkmak” olduğunu belirtiyor. Etkinlik ayrıca, Londra ve New York’taki kreatif insan kaynağı potansiyelinin girişimcilerin ve iş geliştirme uzmanlarının dikkatini çekmesini sağlıyor.

Gerçek sanat?

Tarih boyunca üst sınıfların yaratıcılık koltuğunda oturduğu, çoğunluğunsa izlemekle yetindiği ve pasif gözlemci rolünü üstlendiği sanata bugün herkes dahil. Bugün, elindeki editing, fabrikasyon, manipülasyon, modifikasyon ve remixing araçlarıyla herkes birer yaratıcı. Dünyayı dilediğince kişiselleştirebileceği biçimsel ve teknik özgürlüğe sahip. Bunun demokratik bir gelişme mi yoksa sanatın sonunu ilan eden bir durum olarak mı algılanması gerektiği konusunda birbirinden ayrışan pek çok görüş söz konusu. Bu gelişmeler, düşünülmemiş fikirsel deneyin önünü açtığı gibi, gerçekten kötü işlerin üretilmesine de neden olabiliyor. Belki de bugünün sanatçısını iki farklı görev bekliyor: İlki, teknolojik ilerlemelere ve ifade biçimlerini zenginleştirecek yeni kanalların açılmasına duyarlı olmak, ikincisi de geçmiş sanat çalışmalarıyla süregiden bir diyalog kurarak sanatın meydan okuyan, toplumsal kabulleri sarsan ve hayalgücünü cezbeden provokatif mirasına sadık kalabilmek. Teknoloji dünyasını bekleyense kuşkusuz sanatçılarla işbirliklerini artırarak tarihsel ilerlemeye daha insani ve toplumsal içerikler katmak.

Benzer Yazılar

Enerjide yeni dönem: Güneş çağı

Ad Hoc

İklim krizinde Akdeniz ormanları

Ad Hoc

Kömür: Yazdığı tarihi yok etmek üzere

Ad Hoc