İnsan Manşet

“Self”ine yakın, kendine yabancı

2013 yılında Oxford Üniversitesi tarafından yılın kelimesi seçilen “selfie” 2014 yılında özçekim olarak Türk Dil Kurumu’nda yerini aldı. Kavram dilimize ve hayatımıza yerleşse de kendine oturtamadığı kılıflarla halen eleştirel tartışmaların odağında duruyor. Bu tartışmaların kilit noktaları arasında görece dikkat çeken soru ise yaygınlaşan “selfie” kültürünün patolojik bir sorun yaratıp yaratmadığı. Fotoğraf çekme, fotoğrafta görünme ve yayınlama tutkusunun bu kadar konuşulmasının nedeni bugün neredeyse herkesin hükmünü sürdürdüğü sosyal medya ve insanın görünme arzusu.

Biraz daha geriye gidelim… Oxford Dictionary “Kişinin kendini akıllı telefon veya webcam ile çekerek sosyal medyada paylaştığı fotoğraf” diyor ilk önce. “Dijital fotoğraf makinesi veya cep telefonuyla kol boyu mesafesinden ya da ayna karşısında çekilen paylaşılabilir otoportre” olarak yeniden yorumlanıyor. Anlamı ve tanımıyla ilgili fikirler sayısız; ancak Robert Cornelius’un 1839 yılında kendini fotoğraflamasıyla otoportre tarihinin başladığı biliniyor. Bir de The Guardian’ın da yer verdiği Buzz Aldrin paylaşımı var ki “selfie”nin sözlük anlamını bir kez daha sorgulatıyor. Ay’a adım atan ikinci kişi olarak tanınan astronot Aldrin’in, 1966 yılında uzay gemisine bağlı bir makine yardımıyla Ay’da çekilmiş fotoğrafı hatırlara düşüyor. Sonra Dünya’yı arkasına aldığı fotoğrafın cep telefonu ya da sosyal medyayla bir bağlantısı olmaması savunmasıyla “selfie”nin tanımını sorgulamaya yeniden başlıyoruz. Tüm bu sorgulardan sonra insanın kendini yansıtma ve izler bırakma ihtiyacıyla otoportrelere kadar geri sarıyoruz. Ve fotoğraftan resim sanatına hatta arkeolojik çalışmalara kadar giden bir benlik arayışını sorgusunda buluyoruz kendimizi.

Ayna, objektif ve akıllı telefonlarda benlik arayışı

Sayısız metafora konu olan aynaların 15’inci yüzyılda Venedik’te keşfedildiği söylenir. Dönemin soyluluk ifadesi olarak görülen aynalar; metaforlara olduğu gibi kültüre, psikanalize, sanata ve daha pek çok alana dahil olarak insanın kendine dönmesini, kendiyle yüzleşmesini gözler önüne serer. Seneca ona kibrin, Socrates ise ruhun yansıması der. Yansıma dediğimizde narsisizme adını veren Narkissus’u da hatırlarız. Zira aynalar gibi “selfie”lerin, onun kadar olmasa da otoportrelerin narsisizmle bağlantısını düşünürüz bu sembolik hikâyenin ardında. Ancak psikanalist Alain Héril’in de dediği gibi “insanın kendine uzun süreler bakmasının sebebi kendini beğenmesi değil, başkalarının onda ne gördüğünü anlamak istemesi” olabilir mi? Yani benliğin keşfedilme ve ifade edilme çabası dıştan görülen ve beğenilenin önüne geçebilir mi?

Bir mutlaktan bahsetmek zor zira insanın belirli bir amaç doğrultusunda, kendi formunu yansıtma mücadelesiyle sınırsız sayıda “selfie” çekilebileceğini biliyoruz. Hatta gelişen teknoloji sayesinde kendi görüntüsüne müdahalelerde bulunabilir ve oluşturduğu sanal kimliği tamamen bu bedene bürüyebilir. Burada “selfie”nin ve otoportrenin birbirinden ayrılığına ya da zaman kavramına olduğu gibi kültüre, teknolojiye ve günün şartlarına da odaklanmak gerek. Zira sanatçılar kendi otoportrelerini oluştururken kendi görünüşlerini keşfetmek, yaşamsal gerçekliklerini olduğu gibi yansıtmak üzerine yoğunlaşırlar. Bunun için bedenlerini, kimliklerini, değerlerini, ruhsal durumlarını ve kimi zaman cinsiyetlerini dahi kullandılar daha önce. Bazen bazı detaylarla toplumsal meselelerin varlığını da anlattılar. 70’li yıllardan bu yana çektiği farklı otoportrelerle fotoğrafçılık dünyasına adını kazıyan Cindy Sherman gibi. Sherman kostümleri, kıyafetleri, makyajı ve peruklarıyla kendini farklı karakterlere bürüyen bir otoportre sanatçısı. Bunu yaparken çoğu zaman cinsiyet kimliklerine meydan okuduğunu da belirtiyor. Bugünün “selfie” eleştirisine karşı söylediği bir sözü de hatırlamak gerek: “Ben otoportre çekmiyorum, her zaman fotoğraflarda kendimden olabildiğince uzaklaşmaya çalışıyorum.”

Güney Kore doğumlu, Alman filozof Byung-Chul Han da “selfie”lerin benlik üretiminde etkili olan olumluluk toplumunun genel yargılarından bahseder. Han’a göre insan, diğerleriyle iletişimini olumsuzluğa uğratacağı her şeyden kaçınır. Bugünkü toplumun olumlu/olumsuz değerlerini Facebook’taki “like” ve “dislike”lara bağlayan Han, Güzeli Kurtarmak adlı kitabında güzelin de çirkinin de pürüzsüzleşmesine dikkat çekiyor. İçinde bulunduğumuz çağın her zemini yıktığından, öznenin de kendini sürekli kanıtlama ihtiyacından yakınan Han’ın “uçucu imajlar koleksiyonu” adını verdiği bu koleksiyonu dolduran “selfie”ler ise benliğin yalnızca boş bir biçimidir çünkü özne yoktur ve üretilen yalnızca boşluktur.

Fotoğrafta görünme tutkusu: “Selfie”

Londra’nın en ünlü sanat galerilerinden Saatchi geçtiğimiz yıllarda alışılagelmedik bir sergiye imza atmıştı. Geçmişi çok da eski olmayan “selfie”lerin bir sanat galerisinde yer bulması yeteri kadar dikkat çekiyordu. Merak uyandıran bir diğer şey ise serginin adıydı: From Selfie to Self Expression (Selfie’den Kendini İfade Etmeye).

Sergide Rembrandt, Van Gogh, Picasso gibi usta ressamların otoportrelerinin yanı sıra Kim Kardashian gibi bu yüzyılın ünlü isimlerinin paylaştığı “selfie”lerin olması akıllara şu soruyu getirdi: “Selfie” otoportrenin modern ve yaratıcı halini ortaya çıkarıyor olabilir mi? Yönetim Kurulu Başkanı Nigel Hurst’un cevabı ise “Selfie nesiller boyunca tecrübe ettiğimiz görsel iletişimin muhtemelen en yaygın biçimi haline geldi ve bu yüzden de kültürel bir kuruluşu idare etseniz de etmeseniz de bunu görmezden gelemezsiniz. Yaptığımız şey anlatının bir sonraki bölümünü bu çerçevede benimsemek. Yüzyıllardır kendi fotoğraflarımızı paylaşıyoruz, şimdi ise bunu kitlesel bir seviyede yapıyoruz” şeklindeydi.

Patolojiden ne kadar bağımsız değil mi? “Selfie” kültürü ve sosyal medyada görünür olma telaşı, görmezden gelinemeyecek sayıda araştırmanın konusu oluyor ve sonuçların çoğunda patolojik bir durumun varlığına işaret ediyor. Yapılan eleştirilerin ve okuduğumuz haberlerin de bunu lanse ettiği aşikâr. Dolayısıyla Hurst’un ve onun gibilerin verdiği cevaplar, tartışmalara farklı bir bakış açısı sunarak bir yandan şaşırtıyor diğer yandan merak uyandırıyor. Rönesans döneminde yükselen bireysellik algısıyla otoportrelerin artması, fotoğraf sanatının başlangıcından bu yana insanın görünür olmak için kendinden bir iz bırakması ancak yine de “selfie”leri mutlak bir patolojik soruna bağlamanın yanlış olduğuna dikkat çeken benzer bir örneğe daha var.

“İnsan var olmak için intihar bile eder”

Yılın ilk haftasında Yapı Kredi Kültür Sanat’ta fotoğraf çekme nedenlerinin, yaratılan ruhsal alanın gizemini ve insanın fotoğrafta görünme arzunu ele alan bir konuşma gerçekleşti. Yazar, Ressam ve Psikiyatrist Cem Mumcu Fotoğraf Kulübü söyleşisinin konuğu olarak Merih Akoğul’a eşlik etti. Konuşmanın adı “Fotoğrafta görünme tutkusu: Selfie” olunca ilk sorunun fotoğraf çekme ve/veya çektirme nedenlerimiz üzerine olması şaşırtmadı. Cem Mumcu özel olarak ilgilenmediği ama birlikte inceleyebileceğimiz bu ilk sorunun yanıtını verirken tam da az önce bahsettiğimiz benlik arayışlarımızdan birine değindi: “İnsan var olmak için intihar bile eder.”

Zira bu arayışın telaşında görülme, duyulma ve anlaşılma isteği yatar. İnsanın varlığını işaretlemeye yönelik ihtiyacı ilk etapta garip gelebilir ancak kendi merkezi alanımızı korumamız gerektiğinden, kendi varlığımıza dair bir şeyleri hissetmek isteriz. Eylemlerimizin ve söylemlerinizin hiçbir işe yaramadığı durumların artması, ötekiyle ben arasındaki kıyaslamalar, tatmin ve nihai yaşamı güvende tutma ihtiyaçlarımız görünür olduğumuzu kanıtlamanın çabasına götürür bizi. Mumcu’nun ifadeleri bunun sadece görsel olmadığını ve yıllara dayandığını düşündürür nitelikte. Sesimizi kaydetmemiz, ağaçlara adlarımızı kazımamız, arkeolojik çalışmalar sonucu mağaralarda bulunan geçmiş zaman çizimleri…

Konuk bir psikiyatrist olunca fotoğrafta görünme tutkumuzun psikolojik nedenlerini ve bu kültürün patolojik taraflarını dinlemek gibi şeyler bekliyor olabilirsiniz ancak sohbetin devamı tam tersini düşündürür nitelikte. Histeriklerden bahsedelim mesela. Dikkatin merkezinde olmaya meraklı, abartılı ve teatral davranışları, dramatik gülme ve ağlamalarıyla dikkat çeken bu kişilerden söz eden Mumcu, histerikliğin edebiyattan sokağa kadar yayıldığını ve bundan 30 yıl sonra neredeyse herkesin böyle olacağını düşündüğünü ifade etti. Muhtemelen o zaman patolojik olarak değerlendirilecek insanların da histerik kişilik bozukluğu belirtilerine sahip olmayanlar olacağını da ekledi, her birimizin içinde primer narsist bir birey olduğunu da belirterek.

Görünürlüğün kısıtladığı özgürlük

Kendini gizleyerek etrafı, sokakları insanları ve kendini fotoğraflayan; yıllar sonra ölümünün ardında geçmişin hikâyesini sunan Vivian Maier, çektiği fotoğraflarının çoğunu hiç basmamış, haliyle kendisi bile görmemişti. Kimsenin tanımadığı gizemli bir dadı şehrin sokaklarında elinde objektifiyle gezerken kimse anın gerçekliğinden ödün vermezdi muhtemelen. Kendinden bir işaret bırakarak adını yıllar sonrasına taşımayı başaran fotoğrafçı Maier, bunu düşünerek mi her şeyin fotoğrafını çekiyordu bilinmez ancak görünmez olmanın verdiği bir hazzı vardı belli ki. Zira yıllar içinde kimsenin gitmeye cesaret edemeyeceği yerleri gezen ve sokak fotoğrafçılığı alanında benzersiz çalışmalara imza atan Maier’in yeteneğinden 16 yıl boyunca dadılık yaptığı aile bile haberdar değil.

Öyleyse soralım: Maier, tüm bu fotoğrafları şu anki ününe ulaştıktan sonra çekebilir miydi ve etkisi bu kadar yüksek olur muydu? Kendi yaratıcılığının sorgusuna düşmeden, beklentileri karşılama ihtiyacı hissetmeden, bir fotoğrafçının objektifine takıldığını fark eden insanlara maruz kalmadan…

Vivian Maier’in otoportresi.

Görünür olma telaşının ardında çoğu insanın ihmal ettiği bir durum var, diyor Cem Mumcu. Biz sosyal medyada, kendi küçük çevremizde, şehrimizde, kasabamızda, dünyamızda bir itibar sahibiyiz. Spesifik olarak bazı tanımlarla tamamlanan bu itibarın verdiği şey her neyse özgürlüğümüzü kısıtlıyor. Bir ressamın sürekli şapka ve fularla gezmesi gerekiyormuş algısını, bir yazarın sürekli kitap okuyor ve hiç eğlenmiyormuş gibi anılmasını hatta diğer insanların “size hiç yakıştıramadım”larını da belirterek kendimizi içinde bulduğumuz tanımların kısıtladığı özgürlüklerimizden bahsediyor. Rilke’nin bir sözünü hatırlatarak isimlerimizin ve kimliklerimizin bizleri nasıl etkilediğinin altını çiziyor. Üstelik bizler sosyal medya gibi her ânı yansıtan ve benliği geniş kitlelere ulaştıran bir mecradan söz ediyoruz. Kendimize ne kadar yakın ve bir o kadar uzak olduğumuzu sorgulayarak son verelim öyleyse. Rilke, Malte Laurids Brigge’nin Notları adlı kitabında diyor ki; “Eğer birgün, herkesin bildiği bir ismin olursa, bir gece yarısı elini gökyüzüne kaldır ve tanrıdan hiç kimsenin bilmediği yeni bir isim iste. Çünkü şöhret, itibar, kişinin benlik arazisinin başkaları tarafından işgalidir.”

Benzer Yazılar

İnsanın en iyi hali: İçimdeki Lider

Ad Hoc

Büyümeyen çocuklar, ölmeyen yaşlılar

Ad Hoc

Çeşitliliğe kucak aç ya da…

Ad Hoc