Kültür

Sinema cebe sığar mı?

Sinema cebe sığar mı?

Takvimlerin 28 Aralık 1895’i gösterdiği soğuk bir kış gününde iki erkek kardeş, Paris Capucines bulvarındaki Grand Café’nin kapısından ellerinde yeni bir sanat türünün mihenk taşı olacak bir buluşla girdi. Bodrum katta yer alan Salon Indien, bu buluşun vaadini bizzat deneyimlemek isteyen küçük bir grup insanla doluydu. Hummalı hazırlıkların ardından ışıklar kapandı ve şov başladı… Auguste ve Louis Lumière’in hem hareketli görüntü kaydı alabilen hem de bu kayıtları aralı devinim düzeneğiyle toplulukların izleyebileceği şekilde yansıtabilen “sinematograf”ıyla sinema tarihinin ilk toplu film gösterimi gerçekleştirildi. Gara yaklaşan bir tren, fabrikadan çıkan işçiler gibi günlük hayattan birkaç saniyelik kesitlerin kaydından ibaret olan filmler, bugünkü sinema algı ve estetiğine oldukça uzak olsalar da hareketli bir görüntüyü ölümsüzleştirmenin ve topluluklara sunmanın alışılmadık olduğu o yıllarda büyük bir şaşkınlıkla karşılandı. Öyle ki “Bir trenin La Ciotat Garına Girişi” filminin ilk gösteriminde seyircilerin trenin üzerlerine geldiğini düşünerek paniğe kapılıp çığlık çığlığa kaçıştıklarına dair bir rivayet bile var.

Öte yandan ABD’de Thomas Edison, Lumière kardeşlerden 4 sene kadar önce, kaydedilmiş görüntüleri üzerindeki deliğe yaklaşarak izlemeyi mümkün kılan kişisel izleme sistemi “kinetoskop”un patentini almıştı. Fakat Edison’un buluşu teknolojik bir devrim niteliği taşısa da bir öngörü yetersizliği sebebiyle başarısızlıkla sonuçlandı. Zira sinema ilerleyen yıllarda bireysel değil, kitlesel bir vakit geçirme aracına dönüştü ve Edison’un kinetoskopu, Lumière’lerin sinematografına yenik düştü. Fransa’da sinematografın namı giderek yayılır ve ülke sınırlarını aşarken Edison, ABD’de sinematografa benzer bir sistem geliştiren Thomas Armat’ın “vitaskop”unu satın alarak Lumière’lerin yolundan ilerlemeye karar verdi ve ilk geniş ekran sinema gösterimini 23 Nisan 1896’da New York’taki Koster and Bial’s Music Hall’de gerçekleştirdi.

Boş zaman aktivitesinden yedinci sanata

Film gösterimleri ilerleyen yıllarda yeni rakiplerin de dahiliyetiyle hızla arttı. İtalya, Almanya, İngiltere gibi Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde sinemanın ekonomik potansiyelini fark eden sermaye sahipleri, benzer makineler geliştirerek ya da satın alarak gösterimlere başladılar. Salon anlayışının yerleşmesine öncülük edenlerse 1897’de tamamen film gösterimine ayrılan ilk salonu açan Lumière kardeşler oldu. ABD’nin ilk sinema salonuna kavuşması 1902’yi bulurken, 1908’e gelindiğinde ülkede 5 binden fazla sinema salonu vardı. Bu salonlarda gösterilen filmler bir hikâye anlatmasalar da geçmişteki bir anın yeniden üretimi insanları bu filmleri izlemek için para harcamaya teşvik etmeye yetiyordu.

Sinema tarihinin nasıl biçimlendiğini anlamak için estetik diyalektiği de teşhis etmek şart. Sinema estetiğinin ikiye bölünüşü Lumière kardeşler ve Fransız sahne sihirbazı George Méliès arasında gerçekleşti. Lumière’lerin gösterimlerinden birine denk gelen Méliès, kamera efektleri ve perspektifle oynayarak sinemayı gerçekliği bozmak için bir araç olarak kullanmaya başladı. Fotoğraftan gelen Lumière’ler içinse sinema, gerçekliği yeniden üretmenin bir fırsatıydı ve sinemanın amacı olayları filme almak olmalıydı.

Bildiğimiz anlamda sinema 1910’larda ortaya çıktı. Çekim ölçeklerini bulan ve bunların dramatik amaçlarla nasıl kullanılabileceğinin farkına varan David W. Griffith 1915’te ilk anlamlı uzun metraj film olan Bir Ulusun Doğuşu’nu (The Birth of a Nation) çekti. O zamana kadar üretilen ve yayınlanan kısa filmler sinema dilinden yoksundu. Üzerinden fazla zaman geçmeden kısa metraj, uzun metraja teslim oldu. Kısa filmlerin ana akımın dışında kalmasındaki başlıca sebepse ekonomikti. Zira uzun metraj filmlerin biletleri daha yüksek meblağlara satılabiliyor, bu da yapımcılar için daha fazla kâr anlamına geliyordu.

1927’de Warner Bros. ilk sesli film olan The Jazz Singer’a imza attı. Sinemaya sesin girmesi, bütünlüğü olan, anlamlı anlatıların yaratılabilmesi için sonsuz seçenek demekti. Yıllar içinde heybesine sesi, kurguyu ve görsel efekt tekniklerini katarak türlere ayrılan sinema, zamanla bir hikâye anlatım türüne, birçok sanat dalını bünyesinde barındıran yeni bir sanata, görsel ve işitsel bir şölene dönüştü.

Bireysel izlemeye dönüş

Bugünün multiplexleri, Grand Café’nin bodrum katından çok daha konforlu şüphesiz. Deri koltuklu, yataklı sinema salonları ve gelişen 3D, IMAX gibi teknolojilerle film izleme deneyimi 1890’larda hayal dahi edilemeyecek bir boyuta ulaşmış durumda. Fakat buna rağmen 1970’lerde video kasetlerle başlayan salon dışında film izleme furyası, bugün istediğimiz içeriği, istediğimiz zaman ve istediğimiz yerde izlememize olanak sağlayan internet tabanlı platformlarla daha da güçlenmiş durumda. Sinema salonları ise bu gelişmelerle birlikte kan kaybetmeyi sürdürüyor. Son 20 yılın rakamlarına bakıldığında, Kuzey Amerika’da 1,6 milyar bilet satışıyla rekora imza atılan 2002 yılından 2020’nin başına kadar bilet satışlarının yüzde 25 düştüğü görülüyor. Üstelik, nüfustaki kabaca yüzde 15’lik artışa rağmen. Şimdiyse, Covid-19’un yayılımını durdurmak için alınan önlemler kapsamında sinema salonları birçok ülkede tamamen kapatılmış durumda. Her şey normale döndükten sonra bu süreçte streaming platformlarıyla iyiden iyiye bağ kuran izleyicinin salonlara ne oranda döneceği ise merak konusu. Kitlesel izleme alışkanlığının yerini hızla bireysel izlemeye bıraktığı; filmlerin her zamankinden daha popüler, salonlarınsa her zamankinden daha boş olduğu 21’inci yüzyıldan geriye baktığımızda Edison’un kinetoskopunun sanıldığı kadar öngörüden yoksun bir buluş olmadığını düşünmemek mümkün değil.

Çerçevenin dışına doğru bir adım

Whiplash ve La La Land gibi filmleriyle adından söz ettiren Oscar’lı yönetmen Damien Chazelle, Ağustos ayında sessiz filmlerden aksiyon ve western’lere kadar sinema tarihinde aşina olduğumuz film büyüsünü yeniden çerçevelendirip modernize ettiği dikey çerçeveli deneysel kısa filmi The Stunt Double’la sinemanın geleceğine dair yeni bir paradigma sundu. Teknoloji devi Apple için tamamen Iphone 11 Pro’yla çektiği filmin ilk mesajı bugün elimizdeki akıllı telefonlarla sinema filmi kalitesinde işler ortaya koymanın mümkün olduğu, ikincisiyse sinemacıların çerçevenin dışında düşünme vaktinin gelip çattığıydı.

İnsan görüş açısına en uygun çerçeve yatay olsa da sinema filmlerinin bir gün dikey olarak çekilebileceği fikrine inanmak o kadar zor değil. Yine doğası gereği yan bir format olan fotoğrafın da sosyal medya kullanımının yaygınlaşmasıyla artık çok büyük oranda dik çekildiğini hatırlamak için fotoğraf galerilerimize şöyle bir göz gezdirmemiz yeterli. Dikey formatlar bir yandan görüş açımızı kısıtlarken, diğer yandan mobil içerik tüketimimizin hızla artması, yeniliklere adapte olma yeteneğimizin ne denli yüksek olduğunun göstergesi. Üstelik ortada sinemanın gelişim sürecinden çıkarabileceğimiz bir ders de var: Yeni, her zaman eskiye teslim olur ve teknolojik gelişmeler film dilini kolaylıkla değiştirebilir.

Mobilin yükselişi sınırlarımızı nereye kadar zorlar ve bir gün sahiden sinemayı dönüştürür mü, bilinmez. Fakat Chazelle’in sunduğu anlatı, şimdilik “neden olmasın” sorusunu akıllara düşürmek için fazlasıyla yeterli.  

Simge Şenses
Gazeteci

Benzer Yazılar

Anlatıya tutunmak ya da gezginden sonrası üzerine

Ad Hoc

Vaporwave: Var olmayan geçmişin hayaletleri

Ad Hoc

Kültürün şırıngası yok

Ad Hoc