Ekonomi Genel

Siyasetin yeşile boyanması: “Marjinal” Yeşiller merkeze yerleşince

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, doğa tahribatına karşı çıkmak için kurulan sivil inisiyatif ve örgütlerinin oluşturduğu çevre ve ekolojik hareketlerle, özellikle 1960’lı yıllarda Soğuk Savaş ile artan ideolojik kutuplaşmalar karşısında şiddet karşıtı bir tutum belirleyen siyasal akımlar, 1970’li yılların başından itibaren Yeşil politikalar altında partileşmeye ve ülke çapında seçimlere girmeye başladılar. Not In My Backyard (NIMBY) – Benim Arka Bahçemde Değil – gibi doğrudan kendi bölgesel alanındaki yapılaşmaya ve endüstrileşmeye karşıt reaksiyoner sayılabilecek söylemlerden, iktidarın her tipini yozlaştırıcı bulan ve köktenci olarak adlandırılan yaklaşımları aynı anda içinde barındıran Yeşiller, parti olarak çıktıkları ilk zamanlarında diğer siyasal aktörler tarafından oldukça tutarsız bulundular ve dönemsel bir hareket olacakları varsayıldı. Günümüze kadar geçen 40 yılı aşkın bu süreçte, ağırlıklı çoğunluğu Batı demokrasilerinde olmak üzere yirmiden fazla ülkede hükümet ortağı olan Yeşil partiler, 23-26 Mayıs 2019 tarihinde yapılan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleriyle Avrupa Birliği’nin (AB) en büyük dördüncü grubunu kurarak tarihlerinin en büyük başarılarından birini elde ettiler.

Çevresel kaygıların ötesine geçen vaatler

1980’lerde ülkelerarası Yeşil grupların ortaklaşa temel olarak belirledikleri ekolojik haklar, sosyal adalet, tabandan demokrasi ve şiddet karşıtı gibi temalara, ilerleyen yıllarda katılımcı demokrasi, çoğulculuk, hayvan hakları, yerelleşme, feminizm ve küresel sorumluluk gibi birçok yeni alan eklendi ve Yeşil partiler ekseninde bu konular toplumlarda tartışmaya açıldı. 1980 yılında kurulan Alman Yeşiller Partisi’nin, parti içindeki hükümet kurma karşıtı grubun güç kaybetmesi ve 1998 yılındaki seçim başarılarıyla Almanya Sosyal Demokrat Partisi ile koalisyon ortağı olması, Yeşil hareketin dünya çapındaki ilk ülke genelinde yönetime gelme örneği oldu ve iktidar ortağı olarak 2005 senesine kadar devam ettirdiği koalisyonda nükleer santrallerin kapatılması ve nükleer enerji kullanımının azaltılması konusunda büyük başarılar elde etti. Avrupa ve AB’de bölgesel oluşumlara da öncüllük eden Yeşil partiler, ekolojik ve çevre perspektifiyle beraber özerklik/yerelleşme taraftarı bölgesel partiler ve bilginin mülkiyet haklarını sorgulayan Korsan Partilerle beraber aynı platformlarda yer aldılar. Bununla beraber, bulundukları ülkelerde LGBTQ, azınlık ve mülteci haklarının bayraktarlığını üstlenen Yeşil partiler, sosyal haklar ve özgürlükler konusunda ilerici bir siyasetin merkezi haline gelmiş durumda. Bu bakımıyla, Yeşillere artan güncel ilginin sebebi iklim krizi ve ekolojik dönüşümlere olan tepkiler olarak başı çekse de, Yeşiller bu başarılarını aynı zamanda birçok hak alanındaki özgürlükçü söylemine ve ekonomik büyümenin kendisini sorun edip toplum içi paylaşımcı ve dönüştürücü bakış açılarına da borçlular.

İklim aktivisti Greta Thunberg’in Stockholm’de her Cuma düzenlediği eylemlerden biri, 12 Nisan 2019.

Yeşiller, Avrupa seçimlerinin en büyük kazananları arasında

Mayıs ayının son haftası dokuzuncusu yapılan AP seçimlerinde, geçmişi ile karşılaştırıldığında en fazla oy oranına ulaşıp parlamentoda yüzde 10 temsiliyet yakalayan Yeşiller – Avrupa Serbest İttifakı’nın üye ülkelerdeki başarısını çeşitli kültürel, bölgesel ve sosyolojik etmenlerle analiz etmek, hareketin güncel durumu ile ilgili bizlere önemli bilgileri sunabilir: Yeşillerin AP seçimlerindeki başarısı her ne kadar Birlik genelinde yakalanan bir başarı gibi algılansa da, Yeşil partilerin yükselişinin çoğunlukla Kuzey ve Batı Avrupa ülkelerinde yaşanması dikkat çekici. 2004, 2007 ve 2013 yıllarında Birlik’e giren ve 13 ülke arasından 11’ini eski sosyalist ülkelerin oluşturduğu bu üye ülkelerde ancak yüzde 2 oy oranına sahip olan Yeşiller; Almanya, Fransa, Hollanda ve İngiltere gibi eski AB üyesi 15 ülkede yüzde 14’e yakın bir sonuç elde etti. Bölgesel farklar konusunda Almanya özelinde ise, ülke genelinde tarihte yüzde 20 oy oranını ilk defa aşan Yeşillere en düşük destek eski Doğu Almanya’yı oluşturan eyaletlerden gelirken, Batı’da iki eyalette seçimi birinci tamamladı.

Berlin’de birinci parti olan Yeşillerin, AP seçimleri genelinde kırsal ve az nüfuslu yerlere göre başkentler ve büyükşehirlerde başarılı olması ise göze çarpan sonuçlardan. Seçim çıkışı ve AB seçimi anketlerine göreyse, yaş aralıkları baz alındığında en büyük dalgalanmaya sahip partinin Yeşiller olduğu gözleniyor: 18-24 yaş aralığında neredeyse yüzde 20’yi bulan oy oranları, yaş arttıkça azalarak 65 yaş ve üstü seçmen için yüzde 5 seviyelerine kadar iniyor. Benzer araştırmalarda, Avrupa genelinde neredeyse tüm Yeşil partilerin destekçilerinin ağırlıklı kısmını kadınlar ve üniversite öğrencileri oluştururken, ekonomik olarak orta ve üst sınıflardan aldıkları destek diğer ekonomik gruplara göre daha baskın. Özetlemek gerekirse, 2010’ların Yeşil partileri, Avrupa’da en yoğun olarak sosyoekonomik anlamda en gelişmiş ülkelerindeki şehirli, genç, ekseriyetini kadınların ve görece zengin sınıfların oluşturduğu kesimler tarafından temsil ediyor.

Yeşil söylem yumuşuyor mu?

Günümüze kadar seçimlerde ve parlamentolarda sınırlı başarılar elde eden Yeşil partiler, iktidara geldikleri tüm zamanlarda koalisyonların küçük ortağı olabildiler ve temel politikalarını birçok alanda hayata geçiremediler. Yeşil partiler, sol/özgürlükçü akımlar ekseninde dahi azınlık bir grup olarak değerlendirilse de, son yıllarda Yeşiller’in hızla yükselişe geçmesi üzerine birçok değerlendirme yapılıyor: AP seçimlerinde Almanya’da solun birinci partisi haline gelen Yeşiller, anketlerde 14 sene
boyunca koalisyonun kesintisiz bir şekilde büyük ortağı olan ve Angela Merkel’in partisi Hıristiyan Demokrat Birlik/Hıristiyan Sosyal Birlik (CDU/CSU) partisinin önüne geçerek ilk defa birinci parti oldular. Oy oranları son haftalarda yüzde 25-27 arası bulgulanan partinin, Almanya için ilerideki muhtemel ilk Yeşil şansölyesini çıkarabileceği yorumları yapılıyor. AB politikalarının birçok alanında en etkin ülkesi Almanya’daki böyle bir dönüşümün, Avrupa ve dünya genelinde de siyaseten köklü etkileri olabileceğini iddia etmek oldukça makul.

Örgütlendikleri 1970’ler ve siyasi alanda etkinliklerinin arttığı 1980’lerden bu yana eko-sosyalizm, pasifizm ve tarımsal üretim gibi radikal bulunan temaları günümüzde geri plana itmek ve bu taleplerinden vazgeçmeleriyle eleştirilen Yeşil partiler, birçok karşıtları tarafından ekonomik ve sosyal düzene entegre olmakla ve dönüştürücü potansiyellerinden uzaklaşmakla suçlanıyor. Bu eleştirilerden en yaygını, Yeşillerin Almanya’da koalisyon ortağı olduğu dönemde (1998-2005), 1999 yılında Kosova’daki NATO eylemlerine ve 2001 yılındaki Afganistan işgaline verdikleri destekle savaş karşıtı söylemlerinden taviz vermeleri olarak öne çıkıyor. Buna karşın, Yeşillerin toplum karşısına çıktıları ilk zamanlarda neredeyse siyasetin alanı içerisinde bile değerlendirilmeyen birçok temasının ise günümüzde yaygınlaştığı ve ana akımlaştığından bahsedilebilir: 2018 yılında İsveç hükümetini çevresel sorunlara karşı etkin önlemler alması için protestolara başlayan Greta Thunberg’in okul grevleri, dünya çapında birçok ülkede on binlerce çocuk aktivistin iklim krizine karşı eylemlere başlaması için ilham kaynağı oldu. Sivil itaatsizlik yöntemlerini kullanarak İngiltere’de politikacıların çevre karşıtı uygulamalarını afişe eden Yok Oluş Hareketi (Exctinction Rebellion) ve Almanya’nın birçok kentinde düzenlenen iklim değişikliğine karşı karakterdeki Gelecek için Cumalar (Fridays for Future) yürüyüşleri, bu hareketin halk tabanındaki yayılışını gösteren örneklerden.

Gelecek ancak yeşil olursa mı mümkün?

Yeşil hareketin günümüzdeki etkileri ve başarıları, Yeşil partiler dışındaki aktörlerde yarattığı değişimler bağlamında da tartışılabilir: Sosyal demokrat ve sosyalist eğilimli birçok parti, Yeşillerin en temel olarak vurguladıkları çevresel ve ekolojik dönüşümlere karşın uygulanması gereken politikaları gündemlerine alırken; azınlık hakları ve LGBTİ+’lar gibi baskılanan/dışlanan grupların sosyal ve kültürel talepleri birçok demokraside karşılık bulmaya başladı. Hayvan sömürüsüne yönelik eleştirilerin arttığı ve zararsız yaşamın veganlık gibi pratiklerle yükselişe geçtiği bu dönemin de aynı zamanda Yeşil hareketin toplumdaki gücü ile ilişkilendirilmesi gerekir. 2018 yılında demokratik sosyalist bir
aday olarak ABD Temsilciler Meclisine seçilen Alexandria Ocasio- Cortez’in öncülerinden olduğu ve Yeşil Yeni Düzen (Green New Deal) olarak adlandırılan iklim krizi ile mücadele etmeyi planlayan geniş yasal değişiklikler Amerikan toplumda büyük bir heyecanla tartışılıyor. Bunlardan hareketle, henüz bir Batı olgusu olarak algılanan Yeşil hareketlerin ve siyasi taleplerin, zamanla küresel gündemde daha da yaygınlaşacağı ve daha çok tartışmaya yol açacağı öngörülebilir.

Yazı: Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Yüksek Lisans Öğrencisi Dersu Ekim Tanca

Benzer Yazılar

Bir kukla olarak dijital medya

Ad Hoc

Milyon dolarlık soru: Yapay zekâ dünyayı ele geçirecek mi?

Ad Hoc

Küresel eşitsizlikler devam edebilir

Ad Hoc