İnsan Tematik

Son bir dileğim var: Öl(me)mek

Birleşmiş Milletler “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri” doğrultusunda 2013 yılı itibarıyla başlayan ve 2030 yılına kadar devam edecek bir plan hazırladı. Dünya Sağlık Örgütü tarafından yürütülen bu hedef doğrultusunda intihar oranları 2020 yılına kadar yüzde 10 oranında azaltılacak, 2030 yılında ise bu oranın üçte birine düşürülecek. Oysa altı yıldır devam eden uygulamalara rağmen açıklanan son rapordaki kilit noktalar arasında, intihara ilişkin ölüm oranlarının son 20 yılda yüzde 24 oranında arttığını ve son 50 yılda intiharı anlama ve iyileştirmeler için ciddi bir ilerleme kaydedilemediğini görüyoruz. Her 40 saniye içinde bir kişinin intihar ederek yaşamına son vermesi ise akılla şu soruyu getiriyor: İntiharların nedeni bilince dair ihmaller mi yoksa daha fazla kişinin hayatını sonlandırmak istemesi mi?

10 Eylül Dünya İntihar Önleme Günü öncesi Cenevre’de konuşma yapan Dünya Sağlık Örgütü Genel Müdürü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, “Tüm ülkeler kanıtlanmış intihar önleme stratejilerini sürdürülebilir bir şekilde ulusal sağlık ve eğitim programlarına dahil etmelidir” dedi. Zira hedefleri benimseyen ve çeşitli çalışma yapan ülkelerde düşen rakamlar olsa da raporda dikkat çeken bulgulara göre; bu yıl yaklaşık 16 milyon kişi intihar girişiminde bulundu. Üstelik bu kişilerin yaklaşık 800 bini de hayatını kaybetti. 15-29 yaş arasındaki kişilerin önde gelen ikinci ölüm sebebi olan intiharların yüzde 79’unu ise düşük ve orta gelirli ülkelerde yaşayanlar oluşturuyor.

Ölümün ardındaki esas soru

Bu ölümlere ilişkin intihar sebepleri kişisel veya kişinin kendi kendine zarar verme potansiyeli açısından değerlendirilebilir ancak tüm bunları bir kenara koyduğumuzda önlemlerin yetersizliği ve bunca insanda ölüm arzusunu oluşturan nedenler daha farklı şekilde incelenmelidir belki de. Yıllardır ortaya çıkan araştırma sonuçlarının özeti; çatışma, felaket, şiddet, istismar ve duyguların kaybolması gibi nedenlerin intiharla ilişkili olması. Ayrıca ayrımcılığa maruz kalan hassas gruplar, en güçlü risk faktörünü oluştura kişiler arasında. İntihar bilinci algısal olarak farklı açılardan inceleniyor ve yasal gereklilikler üzerinden birçok toplum için farklı tartışmalara neden oluyor. Peki, kişide intihar bilincinin oluşturulması ve psikolojik olarak onları daha sağlıklı hale getirmek, gerçekten önlem almak anlamına mı geliyor?

İntiharlara karşı yeterli önlem alınamaması da bir yana, intiharın kişiye verilmesi gereken bir hak olması son yılların en çok tartışılan konulardan biri. Zira sebeplerin önlenmesi değil, risklerin azaltılması önlem niteliğinde tartışılırken; kişinin bu sebeplere maruz kaldığında ölüm hakkını kullanmak istemesi de yüzyıllardır sorgulanıyor. Peki sorgulanan yüzyıllardan da öte intiharları önlemek için patolojik nedenlere değil, dönemin patolojik sorunlarını oluşturan etkenlere ve topluma odaklanmak gerekmez mi?

İntiharın sosyolojisi ve anomi

İntihar yöntemleri hakkında hazırlanan küresel raporlar çerçevesinde; 18’inci yüzyılın yaygın intihar yöntemlerinde ateşli silahları, 19’uncu yüzyılda evlerde kullanılan gazları, 20’nci yüzyılda ise uyku ilaçlarını görüyoruz. Ancak bunu 21’inci yüzyıl için tartışmadan önce toplumsal yapılara da değinmek gerek. Tarihsel sürece baktığımızda, silahlı çetelerin hâkim olduğu ve mafya kültürünü çok net gördüğümüz İtalya, İspanya gibi ülkelerde bireysel silah kullanımının yasal olması, ülkede yaşayan ve yaşamına son vermek isteyenlerde silah kullanımını artırırken; kontrol seviyesinin görece yüksek olduğu ve silah taşımanın yasa gereği koruma altına alındığı İngiltere’de bu yöntemin yok denecek kadar az olduğu görülür. Japonya’da uygulanan Harakiri ise intiharın yasal olduğu ülkede yöntemlerin zaten çok daha önceden belirlendiğini gösterir. Ancak yakın tarihe geri dönersek; intihar oranlarını ciddi şekilde azaltan Japonya, 2018 yılında ilk ve orta dereceli okullardaki intihar eden öğrenci sayısının yükseldiğini ve son 32 yılın en yüksek değerine ulaştığını belirtti.

İntiharın sosyal düzenden, kültürel ve toplumsal normlardan ayırmadan değerlendirilmesi gerektiğini düşündüğümüz bir diğer kıstas ise cinsiyet. İntihar teşebbüsünde bulunan ve/veya intihar eylemi ölümle sonuçlanan kadınların çoğunun “öldükten sonra vücut yapılarını değiştirmeyecek yöntemleri seçmesinde” estetik kaygı ve kas gücü gibi sebepler ortaya çıkıyor ve bu kaygının aktif olduğu durumlarda ise ölüm riski azalıyor. Dolayısıyla çoğu intihar değil; intihar girişimi olarak değerlendiriliyor. İstatistiksel olarak intihar edenler arasında erkeklerin sayıca fazla olması onların daha aktif, kesin sonuca ulaştıran ve kas gücünün devreye girdiği yöntemleri tercih edişine bağlanıyor. Tüm bunlar da tahmin edildiği üzere çağdan çağa, toplumdan topluma ve kullanılan yöntemlerden sebeplere kadar intiharın tarihsel sürecinde yaşanan değerlendirilmesine yol açıyor. Kısacası bir toplumun
geçmişini araştırmanın en verimli yollarında birini de intihar şekillerine, nedenlerine ve yöntemlerine bakmak oluşturuyor.

Kültürel normlar ve değişen koşullar kişinin davranışlarına, farklılaşan davranışlar da toplumdan ayrılmaya kadar kişinin kendi kendini yok etme fikrinden bahsederken, Durkheim’ın sözlerine kulak vermeden geçmek doğru olmaz. Normalin yeni halini anomi olarak tanımlayan Emile Durkheim, “Kişinin yaptığı ve ilk bakışta sadece kişisel yaradılışını dışavurur görünen hareketler, gerçekte dışavurdukları toplumsal durumun uzantısından başka bir şey değildir” diyerek; bağlantısız veya gereksiz hissetmekten kaynaklanan intihar biçimlerini tanımlar. Bu tanımlamanın altında yatan sebeplerden – kuralsızlık, sosyal bütünlüğün bozulması, yabancılaşma- bahseder ve elbette anominin bireysel sonuçlarından biri olan intiharlardan. Kamu otoritesinin zayıflaması, toplumun ahlaki olarak ayrılması, ekonomik dengenin bozulmasıyla hızlanan yoksulluk ve varsıllık; yabancılaşma ve yalnızlıkla birlikte psikolojik sorunlara yol açar. Durkheim’ın belirtilerine ve yok sayamayacağız sebeplere; bugün artan kalabalığı, teknolojinin tartışılan çoğu olumsuz yönünü ve oluşturulan yeni değerleri kattığımız zaman, yalnızlık ve yabancılaşmanın da ötesinde öfke krizlerinin, narsist bireylerin ve dengesiz davranışların artmasını da ekleyebiliriz. Zorbalığın, nefret ve şiddet söylemlerinin parmaklarımızın ucunda olması, dijitalleşmenin yalnızlığı artırması ve gerçek kimliklerden öte sanal kimliklerin varlığı, dijital çağa alışan tüm ülkelerde toplumsal değişikliğe neden oldu. Pek tabii bu değişiklikler de sosyal düzenin bozulmasına yol açtı.

Neredeyse her gün bir cinayet haberine denk geliyor, bir ülkenin hükümete ya da diğer insanlara karşı protestolarına şahit oluyor, silahlanmaya ve savaşa hatta savaşın siber versiyonuna alışıyor, küresel ısınmanın sonuçlarından birini daha hissetmekten korkanken tüm bunlara duyarsızlaşan insanları yeniden sevmek istiyor ancak giderek onlardan uzaklaşıyoruz. Üstelik bu uzaklaşma toplum değerlerimize ters düşüyorsa sorun tamamen bizdeymişçesine vicdan muhasebesine giriyoruz.

Son sözü söyleyen 21’inci yüzyıl kahramanları

Stefan Zweig, Walter Benjamin, Gilles Deleuze, Sergey Yesenin, Otto Weininger, Virginia Woolf ve Sylvia Plath gibi isimlerin popüler intiharlarına tanık olduğumuz 20’nci yüzyıl; yaşam ve ölüm arasında kalmanın bireysel karar ve isteklerin uzağında olduğunu düşündürür. Bunu 21’inci yüzyıl için tartıştığımızda az önce bahsi geçen narsizm devreye girer. Otonom geleneği benimseyen Markist kuramcı Franco Bifo Berardi de toplu katliamları ve intiharları ele aldığı Kahramanlık Patolojisi adlı kitabında simülasyon makineleri ile sonsuza kadar çoğaltılabileceğimiz kahramanlık imgelerine dem vurdu. Berardi, son kitabı için acı çeken insanların suça meylini, bunu kahramanlığa dönüştürmelerini ve içinde bulundukları cehennemden intihar ederek kurtulmaya çalışan kahramanları ele aldığını söyledi.

Ayrıca Seung-Hui Cho, Eric Harris, Dylan Klebold ve Pekka-Erik Auvinen gibi masum insanların hayatına son veren ve ilgiyi üzerine çektikten sonra kendini öldürenler için ölümün gerçek değil; gösteriden ibaret olduğunu düşündüğünü ekledi ve finans kapitalizm çağı adını verdiği gösteri toplundaki nihilizm krallığına atıfta bulundu. Kahramanlık fikrini Berardi’nin de ışığında intihar sebepleri üzerinden yeniden incelediğimizde, artan intihar oranlarının dünya genelindeki toplumsal değişim ve değişimin yarattığı sorunlar olduğunu söyleyebiliriz. Dijital ortamda artan ölüm tehditleri, video ve mobil oyunların intihara meylettirmesine yönelik manipülatif tartışmalar, sosyal medyada artan intihar vakaları ve hatta intihar mektubunu bu mecralarda duyuranların sayısı gün geçtikçe artarken; sosyal medyanın, yerleşik hayatın sınırlarını yeniden çizen dijitalleşme ile oluşan global köyün ve tüm bu tartışmaların ardındaki intihar fikrini farklı kriterler üzerinden yeniden düşünmek gerekir. Onlara ya da topluma bağlamak ya da ulusal önlemler almak ne derece doğru tartışılır; ancak değerler ve ibarelerin uzağında “intihar“ ya da kişinin kendi rızasıyla kendi hayatını sonlandırma isteği ciddi bir sorun olarak değerlendiriliyorsa; nedenler yeniden araştırılmalı ve kavramlarda bu yüzyıla uyarlanmalı. Çünkü intihar edenlerin ölmeden önceki son dileği ölüm değil; yaşamak ve ölmek arasındaki karar döngüsünden kurtulma isteğidir. İntihar eylemlerinin hepsinin intihar olarak sayılmaması ve bazı anahtar noktalar da bu söylemimizi kanıtlar nitelikte. Tanımın doğruluğu için akli dengenin yerinde olması, kişinin doğrudan veya dolaylı ölmeyi istemesi, ani ya da uzun zaman içinde karar verilmiş olması dikkate alınıyor. İntiharın tanımı ise son haliyle şu şekilde; “İntihar, aklı başında bir bireyin, toplumsal değerlerin desteklediği veya karşısında olduğu bir eylemle, doğrudan veya dolaylı olarak kendi yaşamına isteyerek son vermesidir.”

Benzer Yazılar

Balat’ın çocukları: Yetişkinlerin dünyasında yoksullukta buluşanlar

Ad Hoc

Yine, yeni, yeniden: Fandom, K-Pop ve popüler kültür

Ad Hoc

Yeni sevdamız: Komplo teorileri

Ad Hoc