Kültür Manşet

Sosyal karmaşa: Deneyim telaşı, anı yakalama ve mahremiyet sorunu

Sınırsız eğlence, sürekli mutlu olma hali, çok gezmek, çok giymek, çok yemek… Erdemli ve duyarlı insan sayısındaki artış… Ağlamak, öfkelenmek, depresif hissetmek ve dahası. Artık insanlar kendilerine uygun gördüğü ya da başkalarına göstermek istediği kendi anlamlarını sosyal medya profillerinde hızla büyütebilir, sonradan tüm algıyı değiştirip yeniden bir başka kimlik inşa edebilir. Paylaşılan gönderiler, yapılan alıntılar, takip edilenler ya da takipçiler… Her biri bir profil hakkında fikir yürütmenin ve anlam bulmanın yolu olarak karşımıza çıkıyor. Sosyal medya platformlarında yer alan markalar için çalışan ajanslar, yıllardır video ve görsel içeriğin daha fazla dikkat çektiğini ve bir markanın olabildiğince bu içeriklere odaklanması gerektiğini söylüyor. Aslında her bir profilin kişisel markamızı temsil ettiğini düşünürsek markalaşmaya çalışan bir kişi için, ilgi çeken ve hikâye anlatan fotoğraf ve videolar eşit derecede önemli hale geliyor. Bu tip içerikler beynimizde bir hikâye yaratmaya ve paylaşan kişi ya da markanın vermek istediği mesajı daha çabuk algılamamıza sebep oluyor. Üstelik hepimiz bunlar yaşadığımız anlara ait göstergeler olarak karşımıza çıkarken görünen değilse bile gösterilenin kalıcılığını sağlayabilir, gizleyebilir ve silip yenilerini yaratabiliriz. Tabii bunları gerçekleştirmek teknolojinin sınırsız olanakları sayesinde çok kısa sürede yapılabilir. Teknolojinin buna imkân vermeyen olumsuz yanlarına ve buna kayıtsız kalmamıza birazdan değineceğiz.

Olan ve gösterilen şeklinde iki ayrı ucu yaşıyor ya da bunu tercih etmiyor olabiliriz ama milyonlarca kullanıcı olarak bunlara maruz kalmadığımızı söylemek de ne yazık ki mümkün değil. Eskiden televizyon ekranlarında gördüğümüz her figürü, bugün etrafımızdakilerin yaşadığı hayat gibi algıladığımızda insan arzuların yansımasını da keşfedebiliriz. Çünkü gördüklerimizin ve göstermek istediklerimizin üçüncü kişiler tarafından incelenmesi bir yandan medyanın kurduğu toplumsal ilişkinin işareti gibi. 18’inci yüzyılın sonundan 19’uncu yüzyıla kadar sanatçılar ve turistler tarafından kullanılan çizimleri, resimleri ve fotoğrafları çerçevelemenin bir yolu olarak sunulan bir teknikten bahsedelim. Adını ressam Claude Lorrain’den alan “Claude camı” ya da “siyah ayna” tekniği, çizenin ya da çekenin gördüğü manzaranın değil; cama yansıyan görüntünün kullanılmasıyla elde edilir. Tıpkı şimdiki görüntülerin açı, ışık ve çeşitli filtrelerle elde edilmesi gibi.

Deneyime karşı özgünlük telaşı

Bruce Hood: ”Sahip olduğumuz şeylere değer vermekle kalmaz, başkalarının ilgilenir gördüğü şeylere gözümüzü dikeriz.”

Kişisel deneyimler, üzerinde nasıl duracağı bilinmeden alınmış bir kıyafet gibi düşünülmeden benimseniyor. Sosyal medyada yaygın şekilde varlığını sürdüren trendler, sık ziyaret edilen yerler, gurme edasıyla yenilmiş yemekler ve fikirler hızla çoğalıp yayılıyor. Buna karşı gelenler ise özgün ve orijinal içerik telaşıyla bazen hiç de kendileri gibi olmayan ancak sırf eleştirel işlerin peşine düştükleri için bambaşka bir trende yol açabiliyor zira her ikisi de sosyal medyada dikkat çeken içeriklere örnek.

Sosyal medya ünlüleri dahil olmak üzere makyaj ve güzellik alanında fenomen olan isimlerin çoğalması, bir süre #nomakeup etiketi ile paylaşılan fotoğrafların sayıca artmasına ve bu trendin sosyal hayatta da kullanılmasına sebep oldu. Instagram’da bu isimler gibi olmaya çalışıp başarısızlığı üzerinden mizahi içerikler paylaşanların da eklenmesiyle sosyal medya yansımalarına karşı eleştirel bir görüş doğdu. İnsanlar elde edilebilir bir hayata karşı umutlu bir biçimde taklit etmek, imrenmek ve/veya tüketmek için rol modellerin statüsünü somutlaştıran bir tür mikro ünlülükle uğraştılar. Orijinal olma arzusu Instagram kültüründe yer aldığında anlatıların peşinde koşanların sayısı arttı. Herkesin yeni ve özgün bir fikri, bolca deneyimi ve birden çok benliği var gibi.

Sosyal medya eleştirmeni ve Snapchat çalışanı olan Nathan Jurgenson, 2019 yılında Social Photo: On Photography and Social Media adlı bir kitap yayınladı. Sosyal medyada paylaşılan ve paylaşılabilir bu fotoğraflara sosyal fotoğraf ismini vererek akıllı telefonların, uygulamaların ve bu plaftomda yaşayan insanların; dünyayı ve dünya içindeki insanları anlama konusunda kendini ve diğerlerini nasıl bir anlam kaybına uğrattığına değindi.

Sosyal fotoğrafın sosyal hayata sızması

Teorisyene göre; sosyal fotoğraflar görüntü oluşturma ve paylaşma teknolojilerinin kullandığı dönüşümleri anlamak için cesur ve yeni yollar geliştiriyor. Ancak Jurgenson için asıl sorun fotoğrafçılıktaki bu değişimin tartışılma biçimi. Sanat yönetmenleri ve fotoğraf eleştirmenleri dijital görüntülere bir nesne olarak yaklaşıyor ama Jurgenson ‘’tartışılması gereken fotoğrafçılığın anlamları nasıl inşa ettiği olmalıdır’’ diyor. 21’inci yüzyılda kimliklerimizi belirleyen etkileri geçmiş kavramlar üzerinden anlamlandırmaya çalışıyor ve Jean Baudrillard’ın simülasyonunu, George Bataille’ın bilgisizliğini, Zygmunt Bauman’ın akışkan modernitesini birleştirerek kameralarımızı neden bırakamadığımızı açıklamaya çalışıyor.

Kitabın tartışmaya değer en önemli yanlarından değişen kültürel ve teknolojik normlar ise telefonlara olan bağlılık ve sürekli fotoğraf çekme çabası. Jurgenson’a göre böyle giderse kısa süre sonra dijital fotoğraflar için saklama gerekliliği sonlanacak, fotoğraflar da metin ya da e-posta gibi tek kullanımlık olacak ve görsel okuryazarlık fikri öne çıkacak. Ki neredeyse herkes sosyal fotoğrafların depoladığı verileri hiç düşünmeden bir sonraki fotoğrafı nerede çekeceğine dair yeni bir plan yapıyor. Bu verilerden ve sosyal fotoğrafların sattırdığı ürünlerden çıkar sağlayan sektör ve kişilerden habersiz; kimliklerimizi ‘’selfie’’ler ve yaşandığımız hayata tutulan kameralar sayesinde aktarırken kaçımız sosyal hayatımıza sızan etkileri yeterince görebiliyoruz?

Den Hoog olarak da bilinen Lahey sokaklarında, alan algısını değiştirmek için tasarlanan yerleştirme sanatı. (Hollanda)

Sosyal topluluklarda hesapları gizli tutma fikri giderek azalıyor. Birilerinin bizleri gözetlemesine kapı aralıyor, duyarsızlaşıyor, viral ve görünür olmayı tüm bunların önüne koyabiliyoruz. Bu sınırsız telaşın rızayı ve etik değerleri bulanıklaştırdığını iddia eden Jurgenson, tıpkı orijinallik arayışının olduğu gibi mahremiyetin de görünürlüğe karşıt olmadığına dikkat çekiyor. Rıza demişken toplu alanları fotoğraflarken bir başkasının kareye dahil olması da ayrı bir gerginlik yaratıyor. İnsanlar izinleri olmadan paylaşılan fotoğraflara karşı tepki göstermeye başlıyor. Araştırmacı Kate Crawford’un gözlemine göre ise veri sorunu insanlar arasında gerginlik yaratıyor ancak sonuç kaygısız bir anksiyeteden ibaret. Crawford, ‘’İnsanların bu hissi yaşadığında şifreli mesajlaşma uygulamalarına, sosyal medya içeriklerini düzenli olarak silmeye, kimliğin çok daha az ifşa edildiği platformlara geçmeye başlıyor’’ diyor. Kim bilir belki de anonim hesapların artması ve diğer platformların zamanla yükselişi de bu sebeptendir. Sosyal medyada yaşanan deneyimlerin dağınıklığı, kutuplaşmanın fazlalığı ve zorbalık da… Ancak bunların hiçbiri anlık ve kaçınılması zor fotoğraflama arzusunun önüne geçemiyor.

Benzer Yazılar

Her şeyin başı dopamin

Ad Hoc

Bir yavaşlama vesilesi olarak bisiklet

Ad Hoc

Süper kahramanlar neden dönüyor?

Ad Hoc